server_tanilli_demokrasi225

Devlet ve Demokrasi, Anayasa Hukukuna Giriş! (2)

DEMOKRASİ!

17-18) Eski Atina bilgelerinden başlayarak, demokrasi, insanoğlunun düşünce gündeminden hiç eksik olmadı.

Yaşadığımız çağın en büyük özelliklerinden biri ise, demokrasi düşüncesinin, giderek uygulamasının hızla yayılmış olması. Birbirinden farklı yorumların konusu da olsa, demokrasiye bağlı olmadıklarını ileri süren rejim yok gibi zamanımızda. Şu ya da bu biçimiyle, demokrasi, hemen her yerde tek meşru yönetim biçimi olarak görülüyor. Öyle ki, demokrasiye inanmamak, çağımızın "ayıp"ları arasında artık.

Büyük ayıpları arasında hem de.

Ama nedir demokrasi?

Demokrasi, en kısa deyimiyle, halkın iktidarı demek.

Bundan anlaşılan, siyasal iktidarın kaynağının halkda olması; devlet yetkilerini kullananların halkın yeğlemesine ve denetimine bağlı bulunmaları. Böylece, halkın hoşuna giden, ya da halka hoş davranan bir rejimin —kavram olarak— demokrasiyle ilgisi yok. Demokrasi, aslında bir iktidar sorunu: Siyasal iktidarda ilk söz halkın olacak.

Ama son söz de.

Kelimeyi ilk kullananlar eski Yunanlılar. İlk demokrasi uygulaması da onların. Gerçekten, Yunanca "demos" (halk) ve "kratos" (iktidar) kelimelerinden oluşan demokrasi "halk iktidarı" anlamına geliyor. Eski Yunanlılar o zamanın Doğu despotluklarına karşı, kendi yönetimlerine bu adı vermişler ve demokrasinin ilk uygulayıcıları olmuşlar tarihte. Özellikle Atina Sitesinde olmuş bu.

Perikles'i anımsamıyan var mı? Nasıl da yüceltir demokrasiyi!

Demokrasi olabilmesi için, kanunların herkes için aynı olması (isonomia), Site'nin işlerine katılmakta (isegoria), siyasal iktidara katılmakta (isocratia) eşitlik olması gerekir ona göre.

*** *** ***
19) Eşitlik, daha o zamandan önemli demokrasi için. Ve demokrasi, bir "denge sağlama" aracı Atina'da.

Günümüz demokrasi anlayışına uymayan yönleri yok değil o uygulamanın. Gerçi halk, savaş ilânı, bârış akdi, iç ve dış politikanın belirlenmesi, özellikle kanunların yapılması gibi temel egemenlik haklarını —hem de temsilciler yoluyla değil— doğrudan kendileri kullanırlardı. Zaman zaman toplanarak yaparlardı bu işleri. Halkın yaptığı kanunları, aldığı kararları uygulayacak olanları da halk seçerdi. Ne var ki, Yunan demokrasisi, kısmi bir demokrasi, bir azınlığın demokrasisi idi gerçekte. Yani, halkın ancak belli bir bölümü demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanabiliyordu: "Metek" denilen yabancılar ile kadınlar, hele hele köleler bu haklardan yararlanamazdı.

Niçin öyle?

Çünkü, toplum "sınıflı"! bir toplum. Bütün üretim faaliyeti, kölelerin sırtında. Sömürünün sürebilmesi için, kölelerin susması gerek.

Efendiler konuşmalı yalnız; onlar karar vermeli, yönetmeli.

Ama yine de demokrasinin bazı temel ilkelerinin kabul edildiğini görüyoruz o uygulamada: Kral ya da hükümdar, bir tek kişinin egemenliğinin reddedilmesi; site ile ilgili her sorunun tartışılmasında "özgürlük ilkesi"nin tanınması; "çoğunluğun oyları"nın alınan kararların geçerliği için yeterli görülmesi; yurtdaşların özgürlüklerinin temel güvencelerinden biri olan "kanunlara saygı" esasının kabul edilmiş olması gibi. Eski Yunan demokrasisi, o zamanki Doğu halklarının yönetim biçimlerine oranla büyük bir ilerilik idi kuşkusuz. O dillere destan klasik Yunan kültürü, bu demokrasinin —kısıtlı da olsa— sağladığı siyasal özgürlük havası içinde gelişti.

Ne var ki, eski Yunan demokrasisi ile çağdaş demokrasiler arasında —aşağı yukarı— iki bin yıllık bir ara var. Bu geniş zaman aralığında demokrasi, toplumların yönetiminde gündeme girmez, Gerçi Batı'da Ortaçâğ'da, özellikle İtalya'da Venedik gibi denizci kentlerde "cumhuriyetçi" uygulamalara rastlıyoruz, İslamın ilk yıllarında da, bu nitelikte uygulamalar görülüyor.

*** *** ***
20) Ama genelleşmemiş, yaygınlaşmamış bunlar. Asıl Ortaçağ'ın sonlarına doğru, gene Batı'da başlayan gelişmelerdir ki, sonraki yüzyılların demokratik hareketlerine giden yolu, "temsili rejim yolu"nu açar. Bu gelişmeler, her şeyden önce, sosyal tablodaki bir büyük değişiklikle, burjuvazinin doğuşu ile yakından ilgilidir. Burjuvazi, o zamanın egemen sınıfı olan aristokratlara karşı, demokratik değerlerin savunuculuğunu üstlenir. 18. yüzyıl, bu bakımdan bir dönüm noktası olur ve mücadele —o yüzyılın sonlarında— burjuvazinin zaferi ile sonuçlanır.

"Burjuva demokrasisi"nin seherindeyiz.

19. yüzyılda demokrasi, tarih sahnesine yeni çıkmış bir sınıfın, işçi sınıfının mücadeleleriyle zenginleşecektir. İşçi sınıfı yalnız burjuva demokrasisinin sınırlarını genişletmekle kalmaz, yeni bir demokrasi biçimi de önerir: "Sosyalist demokrasi".

20. yüzyılda, bu mücadele,   dünya çapında boyutlara ulaşır.

Bugün de sürmekte bu görüş ayrılığı: Bir yanda burjuvazinin demokrasi anlayışı, öte yanda işçi sınıfınınki. Aslında demokrasi inancında birleşen, ancak demokrasiyi gerçekleştirecek araçlarda birbirlerinden ayrılan iki anlayıştır bu. Ne var ki, gerek dünyanın başka toplumlarında, gerekse Türkiye'deki oluşumları değerlendirebilmek için, demokrasinin çağımızda bu birbirinden farklı iki yorumunu bilmek gerekir.

Biz de oradan gireceğiz konuya.

*** *** ***
21-22) Bölüm I) BATI DEMOKRASİSİ

Batı demokrasisi, önce Avrupa'nın batısında doğmuş gelişmiş ve oradan dünyaya yayılmış belli bir demokrasi biçimi.

Hangi kaynaklardan doğmuştur bu demokrasi?

Ve hangi ilkelere dayanmaktadır?

BATI DEMOKRASİSİNİN KAYNAKLARI

Batı demokrasisi, "burjuva" dediğimiz belli bir sosyal sınıfın değerlerini dile getirir. Bu değerleri, giderek bu demokrasiyi anlamak için burjuva sınıfının doğuşunu ve gelişimini iyi bilmek gerekiyor.

Nereden girmeli konuya?

Önce Batı'da, Ortaçağ'a değin uzanarak, "feodal" rejimin üzerine eğilmeliyiz.

FEODALİTE  VE  BURJUVAZİ/ARİSTOKRASİ ÇATIŞMASI

Ortaçağ'da, özellikle Batı Avrupa'da oluşan toplum düzenine "feodalite" adı verilir.

Klasik feodalitenin —bütün çizgileriyle— ortaya çıkışı, Fransa'da Karolenj İmparatorluğunun batışından (10. yüzyıl), İngiltere'de ise Norman istilâsından (11. yüzyıl) sonraya rastlamaktadır.

Feodalite, çeşitli nedenlerden doğuyor(1).

1)    Bu konuda, özellikle bkz. Murat SARICA, Siyasal Tarih, İst. 1980.

*** *** ***
23) En önemli olay, Akdeniz'in doğu ve batı kıyılarının İslam egemenliği altına girmesi. Böylece Doğu ile Batı arasında ticaret ve kültür ilişkilerinde yaşamsal bir rol oynamış olan Akdeniz yolu, bir kısım Avrupa ülkelerine kapanır ve bu ülkeler Doğu, giderek dünya ticaretinin dışına atılırlar. Bunun sonucu olarak, ekonomi kendi içine kapanır. Malikâneler sisteminin genişlemesi ile, "para ekonomisi" yerine "aynî" diyebileceğimiz bir ekonominin geçmesi ve tam anlamıyla bir "tarım uygarlığı"nın egemen olması bu içe kapanışın belirtileri.

Ayrıca, Barbar istilâları da büyük bir rol oynuyor feodalitenin oluşumunda; Merkezî otorite parçalanınca, devletin birliği ortadan kalkıyor ve ülkeler bir çok senyörlüklere (beyliklere) ayrılıyor, istilâların doğurduğu o güvensiz ortamda, insanlar, gücünü yitirmiş bir merkezi otoriteye değil, bu senyörlere sığınıyor, bağlanıyor.

Ve bütün bunların sonunda, feodalite dediğimiz kendine özgü nitelikleri olan bir düzen ortaya çıkıyor. Daha doğrusu bir "üretim biçimi".

Nedir o nitelikler?


Feodalite bir "piramit'e benzetilebilir.

Burada, Roma hukukunda olduğu gibi, toprağa serbestçe tasarruf edebilmek söz konusu değil. Senyörsüz toprak bir istisna.

Ve topraklar, "fief sözleşmesi" ile hiyerarşik bir düzene tâbi kılınmış, iki yanlı bir sözleşme bu: Yanlardan biri "senyör"; öteki de ona tâbi ve "vassal" adı verilen bir başka senyör.

Senyör, tâbi ya da vassal denilen bu ikinci kişi yararına, belli bir toprak parçası üzerinde adaleti dağıtma gibi bir görevi sürekli bir hak olarak tanır. Karşılık olarak vassal da, senyörün kendisinden beklediği hizmetleri yerine getirmek zorunda. Ayrıca vassal da, aldığı toprağı başkalarına verebilir ve böylece kendisi de senyör olabilirdi. Ne var ki, bu hiyerarşi içinde sonuncu vassala ilk senyörle hiç bir ilişkisi yoktur. "Adamımın adamı, benim adamım değil". İlke bu.

*** *** ***
24) Vassal durumunda olan senyörlerin çeşitli yükümlülükleri var. "Yardım" ve "danışma" olarak özetlenebilir bu yükümlülükler:

Yardım ilkesi, vassalın senyöre "askeri alanda" yapacağı yardımla ilgili. Ayrıca, çeşitli "maddi yardımlar"da bahis konusu. Danışma ilkesine göre ise, vassal, senyöre "danışmanlık" yapmakla görevli. Senyör, vassallarının düşünce ve dileklerini öğrenmeyi yararlı bulmakta. Vassallar da, düşüncelerini, çeşitli konulardaki görüşlerini senyöre bildirecekler. Vassalların bu amaçla oluşturdukları topluluğa "curia" ya da "concillium" adı veriliyor.

Meşveretin ilk kurumları bunlar.

Feodal düzene verilebilecek en güzel örnek o zamanki Fransa.

Fransa kralı, "Fransa Dukalığı" denen toprakların senyörü. Bu bakımdan öteki fief sahipleriyle hiç bir ilişiği yok. Doğrudan ilişkileri yalnız kendi vassalleriyle. Öte yandan Kapet sülâlesinin kralları aynı zamanda bütün Fransa'nın da kralı olduklarından, kral, Fransa'deki tüm senyörlerin başı. Başka, bir deyimle, senyörler senyörü. Bu bakımdan bütün öteki senyörler —ki kralın vassalı oluyorlardı— ona tâbi durumdalar. Ne var ki kral, bu senyörlerin toprağında yaşıyan halka karışamazdı. Kralın yönetimi yalnız kendi dukalığı ile sınırlı.

Kralın öteki senyörlerle olan ilişkilerinin niteliği çok önemli. Çünkü bu ilişkiler, yavaş yavaş "temsilî rejim"in dogmasına yol açacaklar; temsil anlayışının ilk çekirdeği olacaklardır.

Feodal düzen de "sınıflı" bir düzen : Bir yanda soylular ve rahipler (kilise); öte yandan köylüler ve serfler. Egemen, giderek ayrıcalıklı olanlar birinciler. Çünkü, tek üretim aracı olan toprak onların. Asıl değeri yarattıkları halde, köylüler ve serflerle onlar arasında iktisadi bir eşitsizliğin bulunması bundan kaynaklanıyor. İktisadi eşitsizliği "hukuksal eşitsizlik" tamamlıyor. Bir sınıftan ötekine geçmek olanaksız değil gerçi; ama hayli zor.

*** *** ***
25) Ne var ki, başlarda idari ve dinsel merkezler ya da tahkim edilmiş yerler olan kentlerde, gün gelir bir uyanış başlar. Zanaatlar gelişmekte, ticaret canlanmakta ve piyasa için meta üretimi yapılmaktadır. Bütün bu faaliyetlerin içinde yeni bir takım insanlar da görüyoruz. Gerçekten, yeni bir sınıf doğmaktadır: Burjuvazi. "Kentli" demek.

Ortaçağ'ın sonlarına doğru, Batı'da kendini gösteren en önemli olaydır bu.

Burjuvaların serveti toprağa değil, kentlerde meta üretimine ve ticarete dayanıyor. Toprak sahibi olmadıkları ve savaş sanatıyla da uğraşmadıkları için, soyluların yararlandıkları ayrıcalıklardan yararlanamıyorlar. Ne var ki, feodal düzen içinde yavaş yavaş gelişerek iktisadi ve sosyal alanda üstünlüğü ele geçirecek olan bu sınıf, toplumun yapısını da değiştirecektir. Bir başka deyişle, feodal düzenin yerine "kapitalizm"i kuracak, giderek siyasal iktidara da adaylığını koyacaktır.

Bu arada kendi ideolojisini de yaratarak. Feodal ideoloji yerine kendi burjuva ideolojisini. Yâni, "liberalizm"i.

LİBERALİZM

"Liberal" terimi, bugünkü anlamını 19. yüzyılda kazanmakla beraber, liberal ideolojinin kaynakları çok gerilere uzanır.(2)

Avrupa'da Reform Hareketi, —Batı'da 14. ve 15. yüzyıllarda başlayan büyük uyanışın, yani Rönesans'ın sonucu olarak— "özgür arayışı" ilan eder ve Papa'nın otoritesine karşı çıkarken, bu bakımdan büyük rol oynuyor. Descartes, "deney öncesi" (a priori) ilkeleri reddeder ve her şeyi "aklın eleştirisi"ne tâbi kılarken de aynı şeyi yapıyordu.

Liberal ideoloji, işte bu temeller üzerine kurulur.

2)    Bu konuda özellikle "bkz. Harold LASKl, Liberalisme Européen du moyen âge â nos jours, Paris 1950 .

*** *** ***
26) Ne var ki, liberal ideolojinin genel örgüsünü oluşturan, 17. yüzyılda İngiliz filozofu John Locke'un, 18. yüzyılda Fransız "filozoflarının" düşünceleridir. Bütün bu düşünceler, 18. yüzyılda "Aydınlanma felsefesi" adını alacaktır3.

Ne diyordu "filozoflar"?

Gerçi aralarında bir birlik yoktu. Hatta Voltaire, Diderot ve fizyokratlar gibi bazıları, halk kitlelerini bir yana bırakan bir "aydın despotluğu"ndan yanadır. Ama hepsi de aklın dostudur; ilerlemeye, insanın insan olarak değerine, özgürlüğe inanmaktadır. Hepsi de, —başta dinin getirdiği— önyargılara karşıdır. Ve bütün bunlara dayanarak hepsi de, ayrıcalıkları, örfleri ve köhne monarşinin geleneklerini eleştirmekte ve mahkûm etmektedirler.

Bunlardan Montesquieu ile Rousseau'nun düşünceleri, siyasal alanda, üstelik büyük bir geleceğe adaydır.

Gerçekten Montesquieu'ye göre, her toplum için amaç, bireylerin özgürlüğüdür. Bu özgürlüğün düşmanı ise despotluktur. Ne yapmalı o halde? Özgürlüğü sağlamak için despotluktan sakınmalı. Bunun da yolu, özellikle yasama, yürütme ve yargıyı birbirinden ayırmak, yani "güçler ayrılığı"na gitmektir devlette.

Rousseau ise, insanlığın gelişimi ile ilgili şöyle bir düşünceden çıkmaktadır yola: insanlar, önceleri doğal bir yaşamı sürdürmüşlerdir. O zamanlar özgür ve mutlu idiler de. Ama artık doğal yaşama dönmek söz konusu değil. Ne yapmalı o halde? Bugün hükümleri bozulmuş "toplum sözleşmesi"ne eski değerini ve gücünü vermeli. Bu olasıdır ve yolu da yönetimi halka vermektir. "Egemenlik halkındır" çünkü.

Bütün bu hazırlanışın siyasal sonuçları, 18. yüzyılın sonlarında gerçekleşen Amerikan ve Fransız Devrimleriyle alınır. Bunlardan 1789 Fransız Devrimi'nin yankıları dünya çapındadır.

Nedir anlamı Fransız Devrimi'nin?

3)  Bu konuda  özellikle  bk...  Murat SARICA, Siyasî  düşünce tarihi, 2. bası, İst. 1977, s. 91-94.

*** *** ***
27) Fransız Devrimi'ni(4) Batı'da, daha kesin bir deyimle Atlantik bölgesinde, Fransa'dan önce İngiltere'de, Amerika'daki İngiliz sömürgelerinde, İsviçre ve Hollanda'da gerçekleşen, sonra Fransa'ya, oradan da yine İsviçre ve Hollanda'ya atlıyan, arkasından Almanya ve İtalya'ya geçen burjuva devrimlerinin sadece bir halkası olarak görmek yanlış olur. Yanlış olur, çünkü bu devrimler yalnız Batı'da, özellikle Atlantik bölgesinde patlak vermemiş, 19. yüzyılda kapitalist ekonominin yerleşebildiği bütün ülkelerde (Japonya gibi) kendini göstermiştir.

İngiltere'de 1648 ve 1688 ihtilâlleri, sonunda burjuvazinin aristokrasiyle uzlaşmasına yol açtığı halde, Fransız Devrimi —çeşitli bocalamalara karşın— tam tersi bir gelişme göstermiştir. Fransız aristokrasisinin uzlaşmaz tutumu, büyük burjuvazinin zaman zaman küçük burjuvazi ve emekçi halkla işbirliği yapmasına ve bu kitlelerle işbirliği yaptığı ölçüde de, onların isteklerini —bir dereceye kadar— yerine getirmesine yol açmıştır. Böylece Fransız Devrimi'ni ileriye doğru iten, köylü ve kentli emekçi yığınların başkaldırmalarım da içinde taşımasıdır. "Öfkeliler Jakobinizmi" ve "Babeuf Hareketi", doruk noktalandır bu başkaldırmaların.

Halk kitlelerinin Devrime katılması, ilerde bir bütün haline gelecek olan proletarya ideolojisinin temel taşlarının atılmasına da yol açmıştır. Nitekim, 19. yüzyılda geliştirilecek olan "proletarya diktatörlüğü" kavramının, "gerçek özgürlük - biçimsel özgürlük" ayırımının ilk tohumları Fransız Devrimi sırasında atılmıştır.

Jean Jaures doğru söylüyor: İngiliz burjuva devrimi "dar anlamda burjuvadır ve tutucudur"; Fransız Devrimi ise, "geniş anlamda burjuvadır ve demokratiktir".

İŞÇİ SINIFININ KATKISI

Bugün bilinen ölçüleriyle Batı demokrasisi, burjuva devrimlerinin gerçekleşmesiyle hemen ortaya çıkmış değildir.

4)   Bu konuda ezellikle bkz. Murat SARICA, Fransız İhtilali, 2. bası İst. 1981, s. 127-128.

*** *** ***
28) Batı demokrasisi denen "model", o yıllardan bu yana, büyük mücadelelerin sonunda tamamlanır.

Bu mücadeleyi, başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçi halk kitleleri vermiştir.

Gerçekten Batı demokrasisi, burjuva devrimleri gerçekleştiğinde "burjuvazi için" bir demokrasi idi. Ama yalnız onun için. Örneğin İngilizlerin —o çok öğündükleri— 1215 tarihli "Magna Carta", aslında kralla baronların karşılıklı haklarını düzenliyordu; parlamento mücadelesi ise, burjuvazinin haklarını güvenceye kavuşturmuştur.

Ancak 19. yüzyılda, Sanayi Devriminin ortaya çıkardığı işçi sınıfı, emekçi halkla beraber özgürlüklerini kullanmak istediğinde, çevresinin yığınla engelle donatıldığını gördü. Burjuva devrimleri, gerçi tüm insanlık adına yapılmıştı ama, emekçiler yararlanamıyordu nedense.

Böylece işçi sınıfının, o yıllardan, başlayarak giriştiği demokrasi mücadelesi "çifte içerik" taşır: işçi sınıfı bir yandan sosyalizmi ve onun demokrasisini gerçekleştirme mücadelesi verirken; bir yandan da mevcut demokrasinin, burjuva demokrasisinin sınırlarının genişletilmesi için kavga verir.

İşte, bugünkü ölçütleriyle Batı demokrasisi, "sermayenin egemenliği"ne karşı verilen bu mücadelelerin sonunda ortaya çıkar. Dolayısıyla, bu demokrasinin, burjuvaziden çok işçi sınıfının ve öteki emekçi kitlelerin eseri olduğunu düşünmek daha doğru olacak (5).

"Seçimlerde oy hakkı" için verilen mücadele bunu çok güzel belirtir. İşçi sınıfının "sendikal ve siyasal örgütlenme hakları" için verdiği mücadele de bir başka örnektir.

Batı Avrupa'nın 19. yüzyıl süresince demokratikleşme tarihine bakıldığında, bunun ne denli çapraşık, bunalımlı ve mücadeleli bir süreç olduğu çok iyi görülür. Sık sık geri dönüşlerle karşılaşıyoruz. Oy hakkı yalnız erkeklere veriliyor; bir kaç yıl sonra geri alınıyor.

5) Aynı düşüncede Murat BELGE, Demokrasi açısından Avrupa, Cumhuriyet, 30 Mart 1980. Ayrıca bkz. Göran THERBORN, Sermaye egemenliği ve demokrasinin doğuşu (çev. Şirin Tekeli), Birikim, sy. 50/51, s. 33-43; sy. 52/53, s. 47-65.

*** *** ***
29) Krallar ya da diktatörlüklerle, oya dayalı cumhuriyetler birbirini izliyor. ,Ama bütün bunlar, sessiz sedasız ve kansız olmuyor elbette. Ve dökülen kan da, hemen her zaman emekçi halkın kanı. Ne var ki, o adsız ölülerin amaçları eninde sonunda gerçekleşmiş; büyük mücadeleler sonunda bir çok Batı toplumunda kitleler, geri alınamaz haklar elde etmişlerdir.

Batı'da, Birinci Dünya Savaşı sonrası, iki önemli ülkede faşist rejimler kurulmakla beraber, demokratik rejimin benimsenmesinde önemli bir dönem olmuştur. Bunda, Batı toplumlarının o zamana değin kapitalist ekonomilerini kurmuş ve emperyalist ilişkilere de —büyük ölçüde— geçmiş olmalarının yanı sıra, bütün tabloyu değiştiren olayın 1917 Sovyet Devrimi olduğu kanısındayım. Sosyalizmin ortaya koyduğu yeni modelin, savaştan türlü yılgınlık ve gerginliklerle çıkmış kitleleri kendine çağırma gücünü azaltmanın en güvenli yolu, onlara kendi toplumlarında daha saygıya değer bir konum sağlamaktı. Böylece demokratik hakların bağışlanması, kitlelerce istenmesinden daha hızlı bir seyir izledi. Doğaldır ki, o güne değin tarihsel gelişmesi buna elvermeyen Almanya, İtalya ve bir takım Doğu Avrupa ülkelerinde egemen sınıfların tepkileri bu yürüyüşü geri çevirecekti elbette. Ama Batı demokrasisinin temeli —genel olarak— bu dönemde kuruldu.

Kurulan ne? Hangi ilkelere dayanmakta?

Ve varsa sorunları nelerdir?


II) BATI DEMOKRASİSİNİN İLKELERİ

Liberalizmin biri iktisadi, öteki siyasal olmak üzere iki yüzü vardır: İktisadi liberalizm, girişim ve ticaret özgürlüğüdür. Aslında her iki özgürlük de, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan kapitalizmin bir sonucu. Siyasal liberalizm ise, başta "çoğulculuk" olmak üzere çeşitli ilkelere dayanır.

Liberal ideoloji ve onun bir yüzü olan siyasal liberalizm, Batı demokrasisinin egemen ideolojisidir.

*** *** ***
30) ÇOĞULCULUK

Batı demokrasisinin başta gelen özelliği, toplumda değişik düşüncelerin varlığını ve yaşama hakkını tanımasıdır. Batı demokrasisine "çoğulcu demokrasi" denmesi de bundan ileri geliyor.

Çoğulculuk, siyasal liberalizmin özüdür.

Buna göre, hiç bir düşüncenin ayrıcalığı yoktur: Her düşünce özgürdür; özgürce açıklanır, özgürce örgütlenir.

Ve her düşüncenin iktidara gelme hakkı vardır.

Çoğulculuk ilkesinde şu noktalar önemli(6) :

- Düşünceler, önce içerik bakımından özgürdür. Hiç bir düşüncenin içeriğine sınır getirilemez. Düşünceleri yararlı ya da zararlı; ılımlı ya da aşırı; meşru ya da meşru olmayan düşünce diye ayırmak yanlış olduğu gibi, bu ayırımları sağlıklı olarak belirleyecek bir ölçü de yoktur.

Örneğin, grev hakkı yararlı mıdır, zararlı mıdır?

Emekçiler için yararlı, sermayeci için zararlıdır.

O halde?

O halde, düşüncelerin içeriği için hakem belirlenemez. Düşünce düşüncedir. Ve içeriği ne olursa olsun, "insan haklarının en soylusu" olarak saygıya değer. Özellikle bir demokraside, düşünce özgürlüğü, yalnız kurulu düzene ve Anayasaya uygun düşünenlerin değil, "herkes"in hakkıdır.

Bundan şu önemli sonuç çıkar: ''Düşünce suçu" diye bir şey kabul edilemez demokraside.

Nedir "düşünce suçu"?

Bir ideolojiyi ya da her hangi bir düşünceyi savunup yaymanın, başkalarına aşılamaya çalışmanın suç sayılması.

Ama şu ya da bu düşünceyi suç sayarsak, düşüncenin özüne karışmış olmuyor muyuz? O zaman nerede kaldı düşünce özgürlüğü?

6)    Bu konuda özellikle bkz. Harold LASKI. Düşünce özgürlüğü (cev Yücel Sayman), İst. 1965

*** *** ***
31) Demokraside, düşüncelere sınır konamaz!

Ancak demokrasi, kendini korumayacak demek midir bu?


Hayır.

Her rejim gibi, demokratik rejimin de varlığına yöneltilecek tehlikeler karşısında kendim koruma hakkı vardır.

Ne zaman vardır o tehlikeler?

Düşüncelerin kamu düzenini, devletin iç ve dış güvenliğini bozmak amacıyla, somut ve suç sayılan eylemlere çağrıda bulunarak, kışkırtmalara girişerek, açık ve mevcut bir tehlike halini alması halinde vardır o tehlikeler. Devlete karşı şiddet yoluyla işlenmiş suçlar, sabotajlar, silahlı çatışmalar vb. Bunlar maddi olaylardır, suçtur ve cezalandırılırlar. Ancak, o maddi olayların esinlendiği düşünceler yasaklanamaz ve cezalandırılamaz. Aksi takdirde, "düşünce suçu" yaratılmış olur.

Örneğin, "anarşist" eylemler koğuşturulur. Ama "anarşizm" —ki çok önemli bir düşünce akımıdır— üzerine yazılar ve eserler koğuşturulamaz, giderek yasaklanamaz ve cezalandırılamaz.

— ikinci olarak, düşünceler özgürce açıklanmalıdır.

Düşünce özgürlüğü, bir "iç alem özgürlüğü" değildir. Onun bir anlam taşıması için, başkalarına iletilmesi gerekir. Böylece, düşünce özgürlüğünü, "düşünce özgürlüğü" ve "açıklama özgürlüğü" diye ikiye ayırmak, birincisinin sınırsız ikincisinin ise sınırlı olduğunu ileri sürmek yapay olduğu kadar, "düşünce özgürlüğü yoktur" demenin dolambaçlı bir biçimde söylenmesinden başka bir şey değildir.

Düşüncelerin özgürce açıklanması, yalnız kişinin bir hakkı değildir de. Toplumun da, kişilerin düşüncelerini serbestçe açıklamalarından göreceği bir yarar vardır. Çünkü bir kişinin açıklama özgürlüğü, başkalarının da öğrenme ve bilgilenme özgürlüklerinin kaynağıdır. Düşünceleri açıklamanın kısıtlanması, bu kaynağı kurutur. Sonunda, serbest bir kamuoyu rejimi kurmak, bütün seçeneklerin tartışılmasını sağlamak ve en geniş anlamda yönetime katılmayı gerçekleştirmek savında olan demokrasi de bundan zarar görür.

*** *** ***
32) "Düşüncelerin açıklanması" kavramına, "propaganda" da girer.

Nedir propaganda?

Propaganda, düşünceleri etkilemek ya da güdümlemek, bir düşünceye yandaş kazanmak amacıyla yapılan sistemli ve etkili bir ''düşünce aşılaması" çabasıdır.

Propagandanın etkili bir düşünce yayma biçimi olması, karşısındakiler üzerinde duygusal bir değişim de yaratması, onun hukuka aykırı bir yöntem olduğunu göstermez.

Böylece, propaganda, düşünceleri açıklama özgürlüğünün doğal bir parçasıdır. Propaganda yasağı ise, aslında bir "düşünce suçu" yaratmaktır.

Ancak, belli bir düşüncenin aşılanması ve benimsetilmesi çerçevesini aşan "açık ve somut kışkırtma ya da suça iteleme" niteliğindeki açıklamalardır ki ceza hukukunun konusuna girer ve bastırılabilir. Bu durumda ise söz konusu olan zaten bir düşünce açıklaması değil, bir eylem ya da eyleme çağrıdır.

— Nihayet, düşünceler özgürce örgütlenmelidir.

Bu örgütlenme, geçici nitelikteki "gösteri ve yürüyüşler"den "dernekleşme"ye ve "partileşme"ye dek uzanır.

Örgütlenme, siyasal yaşamı, tüm eğilim ve akımlarıyla yansıtmalıdır. Bu, özellikle siyasal partiler için daha da önemlidir. Siyasal alanda yalnız bir sınıfın partilerine yer verip öteki sınıflara bunu kapamak, demokrasiye aykırıdır. Çağdaş kapitalist düzende egemen sınıf olan burjuvazinin partilerinin yanı sıra işçi sınıfının partisinin, yani Komünist Partinin de yeralması demokrasinin gereğidir7.

Komünist Parti, demokrasinin "onsuz olmaz" koşuludur.

Aynı özgürlük faşist partilere de tanınacak mıdır?

Hayır.

7)    ALi  GEVGİLİLİ,  Demokrasi ve İşçi  Sınıfının Partisi,   Milliyet, 20 Ekim 1978.

*** *** ***
33) Çünkü faşizm, doğrudan doğruya demokrasinin düşmanıdır.

Nitekim, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, İtalya ve Almanya gibi ülkelerin anayasalarında, —tarihin deneyimlerinden ders alarak— "faşist" partiler iğin yasaklamalara gidildiği görülmektedir haklı olarak.

Federal Almanya'da uygulama, bir ara Komünist Partinin kapatılmasına kadar varmıştır. Ancak Federal Alman Anayasa Mahkemesi, Komünist Parti'yi, düşünce ve programından ötürü değil, "eylemdeki biçiminden dolayı" kapatmıştır. Bu kararda, Almanya'nın içinde bulunduğu çok özgül koşullar da rol oynamıştır. Öyle de olsa, bu parti, bir süre sonra yeniden kurulmuş ve bugün de varlığını sürdürmektedir.

GENEL KATILMA

Düşünceler arasındaki diyalog, "tüm halkın" oluşturduğu bir ortamda cereyan etmelidir. O düşüncelerden hangisinin siyasal iktidara geçebileceğine de tüm halk karar verir. Toplumda, bir zümrenin ya da halkın bir kesiminin katıldığı "forum" demokratik değildir. Katılma hakkı "genel" olmalıdır. Bu ise, en başta "genel oy ilkesi"ni kabul etmekle gerçekleşir.

Burjuvazi iktidara geçtikten sonra, halk kitlelerini siyasal yaşamdan, giderek siyasal iktidarda söz sahibi olmaktan uzak tutmak için, çeşitli önlemler almıştı. Seçimlerde oy hakkını, "belli bir iktisadi varlığı olanlar"a tanımak bunlardan biriydi. Oy hakkı, böylece, varlıklı sınıf ve zümrelerin,  giderek iktidardaki "burjuvazi"nin tekeline alınmış oluyordu. "Kadınlar”ın da —hangi sosyal sınıftan olurlarsa olsunlar— oy hakları yoktu.

Birleşik Amerika'da, bu kısıtlamalar "zenciler"i de içine alıyordu.

Oy hale ki, önce "iktisadi" kısıtlamalardan kurtarılır. Kadınların oy hakkı elde etmeleri ise çok sonraları, 20. yüzyılda gerçekleşir.

*** *** ***
34) Batı'da bütün bir 19. yüzyıl —20. yüzyıla da taşacak biçimde— "kısıtlı oy''dan "genel oy"a geçilmesi uğrunda verilen savaşımlarda doludur8. Öyle ki, genel oy uğrundaki savaşımla demokrasi uğrundaki savaşım bir görülüyordu. Genel oy'la demokrasi özdeşleşmişti bir yerde.

Bu savaşımlarda emekçi kitlelerin oynadıkları rol ise büyük ve belirleyici olmuştur.

Genel oy ilkesi deyince, yurtdaşların seçmen olabilmek hakkının —ırk, cinsiyet, iktisadi varlık ya da düşünsel yeterlik gibi kayıtlarla— sınırlanmaması anlaşılır. Ancak, bu, ayrıcasız herkese oy hakkı tanınması demek de değildir. Oy hakkına sahip olabilmek için, —başta uyrukluk olmak üzere— akli, ruhsal ve ahlaki yeterlikle, belli bir siyasal erginlik yaşını doldurmuş olmak gibi koşulların yerine getirilmiş olması gerekir.

Ne var ki, halkın siyasal yaşama, seçimler dışında da tüm ağırlıkları ve etkinlikleri ile katılma hakları vardır. Bu açıdan, demokrasi, salt seçimden seçime oy verme kalıbında, biçimsel, dural bir formülden ibaret değildir; halkın, iktidarını, "kitle eylemleri" ve "baskı gurupları" aracılığıyla —sürekli olarak— kullanmasına, siyasal iradenin oluşumuna en etkili yollardan katkıda bulunmasına açık, "dinamik" bir süreçtir de.

Batı demokrasisine aynı zamanda "katılmacı demokrasi" denmesinin nedenlerinden biri de bu.

ÇOĞUNLUĞUN YÖNETME HAKKI

Demokraside karar halkındır. Halk kararını, genel bir katılmayla, seçimlerde verecektir.

Kararın sonunda yönetime kim geçecektir?

Kim kullanacaktır, ya da kullanmalıdır iktidarın yetkilerini?

Kuşkusuz, çoğunluk.

8)   Bu konuda bkz. Tuncer KARAMUSTAFAOĞLU, Seçme hakkının demokratik ilkeleri, Ank. 1970.

*** *** ***
35) Çünkü, halkın eğilimlerinin odaklaştığı çoğunlukla, azınlıkta kalanın, yani "muhalefet'in ikisinin de devleti yönetmesini, iktidar yetkilerini kullanmasını söylemek bir çelişme olur. Böylece çoğunluğun yönetim hakkı, yalnız demokratik değil, akla da uygun.

Ama unutmamalı : Çoğunluk kadar muhalefet de önemli ve gerekli9. Çoğunluğu denetlemek ve uyarmak: Muhalefetin görevi bu. Ama aynı muhalefet, yarının çoğunluğu, giderek iktidarı olabilir. Öyle olduğu içindir ki, demokraside çoğunluk ile muhalefet, yetkilerde değil, ama haklarda birbirine eşit.

İktidarın yetkilerini çoğunluk kullanacak; kullanmalı da.

Ama, çoğunluğu nasıl sağlamalı?


Çünkü, Batılı demokrasilerin hepsi de "çok partili". İktisadi ve sosyal yapılan, yani kapitalizmin sonucu olan sınıflı toplum gerçeği, onları —zorunlu olarak— çok partili olmaya götürmüş. Böyle bir düzende ise iktidarda çoğunluğu sağlama" bir sorun.

Bu sorunu çözümlemede, Anglo-Sakson dünyası ile Kara Avrupası'nda farklı parti sistemleri ve seçim yöntemleri yürürlükte".

— Anglo-Sakson dünyasında çift parti sistemi var.

Çift parti sistemi, siyasal yaşamda yalnız iki partinin bulunması değil. Bir çok parti içinde sadece iki partinin siyasal yaşamda başlıca rolü oynamalarını ifade ediyor.

İki ana partinin siyasal yaşamda son söz sahibi olması, öteki partileri çok zayıf bir durumda kalmaya mahkûm etmekte, üçüncü bir büyük parti ortaya çıkamamaktadır. Ama üçüncü bir parti, bir gelişme gösterebilirse, önceki iki ana partiden birinin yerini almakta ve yerini aldığı parti de üçüncü parti durumuna düğmekte, giderek siyasal yaşamda etkin durumunu yitirmektedir.

9) Ayrıntı için bkz. Günsev EVCİMEN, Batı demokrasilerinde kurumsallaşmış muhalefet: işlevleri ve sorunları, 1HFM., 1977, c. XLJ11. sy. 1-4, s. 139-147.

10) Bu konuda özellikle bkz. Maurice DUVERGER, Siyasi partiler (çev. Ergim Özbudun), 2 bası, Ank. 1974.

*** *** ***
36) Örneğin, İngiltere’de, İşçi Partisi'nin Liberal Parti'nin yerini alarak bugünkü iki ana partiden biri durumuna geçmesi böyle olmuştur.

Çift parti sistemi çeşitli nedenlerden doğuyor: Önce, tek turlu çoğunluk yöntemi ile seçim, bu sisteme yol açıyor. Çünkü bu seçim yöntemi, azınlıkların temsil edilmesi olanağını azaltan, dolayısıyla onları silinmemek için kendilerine yakın eğilimdeki partilerle birleşmeye yönelten bir yöntem. Sonuçta iki blok halinde kümelenme böyle gerçekleşiyor. İngiltere ve ABD’deki çift partililik bu mekanizmanın birer sonucu.

Çift partili sistemi yalnız seçim yönteminin özelliğine bağlamak yanlış olur doğallıkla. O ülkenin kendine özgü iktisadi, sosyal, siyasal nedenler de rol oynuyor çift parti sisteminin doğuşunda.

Çift parti sisteminde, iktidarı alan parti, parlamentoda mutlak çoğunluğa sahip bulunduğundan kendi doktrin ve programını uygulamada hayli serbest oluyor.

- Kara Avrupası, çok partili sistemin Anglo-Sakson dünyasındakinden hayli farklı bir uygulamasına tanık oluyor. Bu uygulamada iki değil, ikiden fazla parti siyasal yaşamda etkin rol oynuyor, daha doğrusu oynayabiliyor. Ve sonuçta da, mevcut partilerden hiç biri, hükümeti tek başına kurabilmek için gerekli çoğunluğu sağlıyamıyor. genellikle.

Böyle bir tablonun ortaya çıkmasında, burada da seçim sisteminin etkisi büyük. Kara Avrupası ülkelerinde, genellikle nisbi temsil ya da iki turlu çoğunluk usulleri uygulanıyor. Özellikle nisbî temsil yöntemi, belli bir sayıda oy sağlamış her partiye, güçleriyle oranlı olarak temsil edilme olanağım verdiği için çok sayıda küçük parti siyasal yaşamı bölüşüyorlar aralarında. Doğaldır ki, bu ülkelerde de parti sayısının artmasının - seçim yönteminin yanı sıra— iktisadî, sosyal ve siyasal nedenleri var.

Bu sistemin niteliği gereği, partilerden birinin tek başına çoğunluğu sağlaması söz konusu olmadığından, hükümetlerin kuruluşunda, çoğunlukla koalisyonlara baş vuruluyor. Bunun sonucu, genellikle zayıf ve istikrarsız hükümetler oluyor.

*** *** ***
37) Ama öyle olmadığı da var: Danimarka, Belçika, Hollanda ve İsveç gibi, koalisyonlara başvurulduğu halde, belli bir hükümet istikrarına sahip ülkeler de görülüyor.

III) BATI DEMOKRASİSİNİN SORUNLARI

Batı demokrasisinin ilkeleri bunlar.

Ne var ki, Batı demokrasisinin uygulandığı kapitalist ülkelerde, kuramla gerçekler arasında farklar da var. Öyle farklar ki hemde, Batı demokrasisinin "bunalım" içinde olduğunu, kurumlarının çağdışı kalma tehlikesiyle yüzyüze bulunduğunu söyleyenler az değil. Sistem, esasında Batı demokrasisine inananlarca da —yer yer acı bir biçimde— eleştirilmekte".

Gözlemler şunlar :

- Batı demokrasisi önce, iktisadî demokrasiyi siyasal demokrasiye feda etmiştir. Oysa, iktisadî özgürlük olmadan siyasal özgürlük olmaz. Siyasal demokrasi, sosyal demokrasiden vazgeçemez. Günlük yaşamın koşulları, özgürlükleri, büyük yurtdaş kitlesi için, çok kez "biçimsel" bir kavram haline getirmiştir. Zenginliklerin belli ellerde birikmesi, modern yayın tekniğinin de o ellerde olması nedeniyle, "kanaat yaratma" aslında belli bir azınlığın tekeline geçmiştir. Siyasal yaşamın yürüyüşünü belirleyen en önemli unsurlardan biridir o azınlık.

Yani tekelci sermaye.

— Yürütme organı, —eskisinden farklı olarak— siyasal yaşamın en egemen unsuru ve "motor"u durumuna gelmiştir.

11) Batı demokrasisinin "burjuva açısından" eleştirisi için özellikle bkz. Claude JULIEN, Demokrasilerin intiharı (çev. Mehmet A. Kayabal), tst. 1074; "Marksist açıdan" eleştiri için özellikle bu eser : A. MISHIN, Teoride ve pratikte burjuva demokrasisi, (çev. E. Aköz), İst, 1976. Bir başka eleştiri için bkz. Arslan Başer KAFAOĞLU, Burjuva demokrasileri : Fazilet mi, Rezalet mi? Demokrat, 9 Mayıs 1980-16 Mayıs 1980.

*** *** ***
38) Ve bu, yasama aleyhine olmuştur. Parlamento, ikinci plâna geçmiş, yürütmenin güçlenmesiyle yasama yetkisi tekelini yitirmiştir; denetim yetkisini de yitirmektedir.

"Parlamentoların görevleri bitmiş midir"?


Zaman zaman üzerinde tartışılan sorulardan biri de budur.

— Siyasal iktidar "kişiselleşmiş"tir. İktidarlar, çok kez tek bir kişice temsil edilir duruma gelmiştir. Gelişmeler liderleri büyültürken, yurtdaşları daha edilgin kılmaktadır ve giderek, kitleler için bir siyasetten uzaklaşma (depolitisation) olayına yol açmaktadır.

Yer yer partilere olan güvenini de yitirmiştir yığınlar.

Bütün bunlara çare olmak üzere, özellikle "siyasal demokrasi"nin yanı sıra "sosyal demokrasi"yi de gerçekleştirmek için —ileride göreceğimiz— çeşitli önlemlere başvurulmaktadır. Marksistler, bu önlemlere bakarak, onları, asıl sistemi, yani kapitalizmi ayakta tutmak için baş vurulmuş "oyalamalar ve aldatmalar" olarak nitelendiriyorlar. Batı demokrasisinin temeline yöneltilen en tutarlı ve ciddî eleştiriler de marksizmden geliyor gene.

Server TANİLLİ
http://www.gazetevatanemek.com/

Kaynaklar :

ARSEL, İlhan, Anayasa hukuku  (demokrasi), Ank.  1968.

BURDEAU, Georges, Demokrasi  (sentetik deneme), (çev. Bülent Nuri Esen), Ank. 1964.

JULIEN, Claude, Demokrasilerin intiharı (çev. Mehmet A. Kayabal), İst. 1974.

KELSEN, Hans, Demokrasi,   (çev. E. Menemencioğlu). İst.   1938.

MAYO, Henry B., Demokratik teoriye giriş,   (çev. E.  Kongar), Ank. 1964.

MISHIN, A, Teoride ve pratikte burjuva demokrasisi (çev. E. Aköz), İst. 1976.

SCHUMPETER,   I.A.,   Kapitalizm,  sosyalizm  ve  demokrasi,   (çev.  T. Akoğlu/R. Tınaz), 2 cilt, İst. 1967/1968.

SOYSAL, Mümtaz Anayasaya giriş, 2. bası, Ank. 1969.

TUNAYA, Tarık Zafer, Siyasal Kurumlar ve anayasa hukuku, 4. bası, İst. 1980.

VACHEROT,  Etienne,   Demokrasi,   (çev.   Hüseyin  Cahit),   2  cilt,  İst 1931.

Son Yazılar