levent_kirca_aydinlik225

Felekten bir gece çalmak…

Evet… Almanya’nın Stuttgart şehrine, Eyalet Alman Başbakan yardımcısı, aynı zamanda maliyeden sorumlu bakan ile Türk eşi Tülay Hanım’a kahvaltıya gidiyoruz.

Geçen haftaki yazımda bakanın çok mütevazi olduğundan bahsetmiştim. Bisikletle gelmişlerdi. Gördüğüm kadarı ile koruma falan da yoktu. Ya da gizlenmişlerdi, ben görmedim. Zaten bir bakanı bisikleti sırtında nasıl korursun ki! Bakan sade bir adam. Yolda görsen bakan falan demezsin. Bizimkiler gibi değil yani. Bizimki,  burnu yere düşse havasından eğilip almaz. Bu bakan farklı, alır.

Kahvaltıda sohbet ederken, samimi bir ortam oluştu. Anlattığım hikayenin heyecanına kapılıp bir ‘şaplak’ yapıştırdım bakanın ensesine. Yine de beni bozmadı. Eşi, güzel bir Türk kızı. Almanya’da doğmuş büyümüş. Beni “Olacak O Kadar”dan biliyor. “Sizinle büyüdük!” diyor. “Annem şu hikayenize, babam da bu hikayenize çok gülerdi” diyor. Yeniden anlatıyor hikayeyi, basıyor kahkahayı. “Artık bitti mi?” diyor. “Bitti” diyorum. “Aşk olsun! Neden devam etmiyorsunuz?” diyor. “Başbakanımız bizi yayından kaldırdı” diyorum. Sesi çıkmıyor. Yani bir sessizlik oluyor. “Yanlış bir şey mi yaptım?” acaba diye düşünüyorum.

Konuyu değiştirip, sessizliği ben bozuyorum. Bakana; “Demek maliyeden sorumlusunuz” diyorum. Tercüman da, Almanca’ya çeviriyor. “Yok mu? diyorum fonunuz monunuz bir şey? Üstelik bizim eniştemiz oluyorsunuz, karınız da bana hayran. Türkiye’nin gerçekleri söyleyebileceği tek kanalı Ulusal Kanal’ın başına geçirdiler şimdi beni. Para lazım enişte” diyorum. “Bir kıyak yapsan bize.” Eniştenin yüzü hemen düşmüyor. Tercüman, henüz düşürücü kısmı tercüme etmemiş, derken… beklenen oluyor. Bakan ciddileşiyor, homurdanarak tercümana anlatıyor Almanca bana homurdanma gibi gelmiştir hep. Bu kez ben bekliyorum tercümanı. Bana “Böyle bir fon olmadığını, mümkün olamayacağını” naklediyor. Güzel Türk eşi “Peki” diyor. “Türkiye’de durumlar nasıl?” Sorduğu soruyu içimden geçirip, bir daha düşünüyorum. “Durumlar, malum iç açıcı değil! Aşık Mahsuni’nin dediği gibi “Bilmem Söylesem mi? Söylemesem mi?” diyorum. Güzel Türk kızı, soruyu duymadım zannederek tekrarlıyor. Kendi kendime; “Akşama oyunu seyrederken, nasıl olsa farkına varacak” deyip, kararımı verdikten sonra; Türkiye’nin ve Türkiye’deki yurtseverlerin başına gelenleri bir çırpıda özetliyorum:

Önce kızımızın yüzü düşüyor, sonra tercümenin seyrine göre… Alman eniştenin. Soğuk bir duraklama oluyor. “Acaba gerçeklerden söz etmeseydim de; çok şükür iyiyiz deyip geçiştirse miydim?” Kızımız “Bizimkiler de sizin ülkenizde” diyor. “Annenizle babanız mı?” diyorum. “Hayır. Alman Askerleri” diyor. “Nato askerleriyle birlikte Türkiye’deler”.

“Hoş gelmişler, sefa gelmişler”… diyemiyorum. “Amerika’nın patriotlarını yerleştirmeye geldiler.” diyorum. “Onlar, barışı sağlamak için geldiler” diyor. Ben de; “Barışı bozmak, bizim coğrafyamızdan, Ortadoğu’yu vurmak için oradalar” diyorum. Başta suçlu bizim hükümetimiz, onların açılımlarını destekledikleri için, sonra sizinkiler, diyorum.

Sessizlikten istifade edip, tam önümdeki sosisi ısıracağım. Sosis çatalda, ısırmak nasip olmadan “Size bir eleştirim var” diyor. Sosisi porselene geri yatırıp, “Buyurun” diyorum. “Sizin gençleriniz, bizim Almanların başına çuval geçirdiler” diyor. “Bu yaptıkları doğru mu?” “Bu soruyu cevaplamasam?” “Hayır cevaplayın.” “Tamam o zaman. Doğru. Zamanında Amerikalılar, Türk askerlerinin başına geçirmişlerdi bu çuvalı. Bu bir oyun. ‘Çuval Oyunu’… Şimdi çuval bizde. Bizimkiler zıplayıp zıplayıp basket atar gibi geçiriyorlar çuvalı. Hem de onlar bizim TGB’li gençlerimiz. Başkanları da ‘İlker Yücel’. Çuvalcı forvet… Her sıçrayışta çuvalda bir Nato askeri…  Hiç boş yok…”

Sonuç olarak o kahvaltıda “Biz ve Onlar” durumu oluşuyor hemen. Size hayran olan eşiyle de, Türk olmasına rağmen, ne kadar farklı fikirlerde olduğunuzu hemen anlıyorsunuz. Onlar Nato askerlerinin bize barış getirdiğini söyleyerek Türkiye’nin sırtındalar. Biz de barış için değil, barışı bozmak için geldiklerini Ortadoğu ve Türkiye’yi bölmek istediklerini söylüyoruz. Kahvaltıydı, davetti, hayran falan dinlemeden güler yüzle anlatıyoruz. En azından güneşli bir günde Almanya’nın Stuttgart şehrinde çuvallamıyoruz.

Ayrılırken son sözü ben söylüyorum;

“Çuval geçirenler, benim arkadaşlarım. Onlarla iftahar ediyorum!”

SABAHIN SEHER VAKTİ!

Düşüyoruz yollara…

Nereye? Turneye. Neyle? Uçakla.

Tamam iyi güzel de, insanlar yollarda işkence çekiyor. Sözde bir de uçakla gidiyoruz. Medeniyet yani. Sabahın seherinde daha afyonunuz patlamamış, güvenlik kuyruğuna giriyorsunuz… Güvenlikten sorumlu genç memurlar belki onların da afyonu patlamamış, ciddi bir suratla hatta suratsız bir şekilde sağa sola emirler yağdırıyorlar. Geçmişsiniz bir kere ellerine, bütün komplekslerini sizin üzerinizde tatmin ediyorlar. “Soyunun. Paltoları bu naylona, çantaları buna koyun. Kemerler, saatler üzerinizde ötebilecek bütün metaller çıkacak.” Hadi bakalım… bir  danstır başlıyor. Kemerlerini çıkaranlar, paltolarını soyanlar…

İnanılmaz bir tablo! Sanki temerküz kampı önünde, Yahudiler gaz odalarına girmek için soyunuyorlar. Az sonra sabun olacaklar. Güvenlik memurlarının elinde bir kırbaç eksik! “Botları da çıkar amca” diyorlar… Botlar çıkıyor, ayakkabılar da… Millet taşların üzerinde, çoraplarla oradan oraya koşturup duruyor… Nedir? Bu işkencenin bir türü mü?

Öten birisi tekrar geri geliyor, yeniden geçiyor, tekrar ötüyor. Yaşlı başlı bir adam çorapla taşın üzerinde bir ileri, bir geri nerden öttüğünü bulamıyorlar. Yarı giyimli, yarı soyunuk kemerleri, paltoları ellerinde yüzlerce kişi, ya sabırda! İlaçlar toplanıyor, şampuanlar atılıyor, parfümler direkt çöpe. Ellerinde jopa benzer bir dedektör. Oramıza buramıza dürtülüyor. Sürüler halindesiniz çorapla taşın üzerinde. Hakarete uğruyorsunuz, iteklenip kakalanıyorsunuz. Eşyalarınız bavullardan dışarı taşmış, ..tünüzü başınızı elliyorlar. Darmadağınık edilip, aşağılanmış bir şekilde donunuzu paçanızı toparlayarak, kaybolan çakmağınızdan, kol saatinizden vazgeçerek, pantolonunuzu çekerek, sürüler halinde sürünerek uçağınıza ulaşıyorsunuz. Hesapta, medeni bir yolculuk yapılıyor. Hesapta, tüm bunlar sizin iyiliğiniz için… İyiliğinizden geçtik. Uçağı bir terörist kaçırırsa, belki bu kadar aşağılanmayacak. Güvenlik memurları, komplekslerini üzerimizde denemeyecek.

Evet… Galiba suç insan olmakta. İşçiysen, memursan, sıradan sade vatandaşsan galiba… Galiba değil kesin doğuştan suçlusun. Sana kötü davranılması için, içeride olman gerekmiyor. Dışarıda da kötü davranılıyor sana.

Çünkü;

Sen vatandaşsın. Yani potansiyel suçlu.

Sen, hakkını aramasını öğreninceye kadar da bu böyle olacak!

YUVARLANIP GİDİYORUZ!

Soruyorum birisine “Nasılsın?” diye. “Yuvarlanıp gidiyoruz”diyor. Aslında yuvarlanmıyorsun, sürünüyorsun.

Peki “Gidiyor musun?”

“Hayır. Olduğun yerde sürünüyorsun.”

Bir yere gittiğin yok! Üstelik bu halinden de memnunsun… Memnunsun ki, sürünüyorsun.

Üstelik bunlar senin iyi günlerin…

Dur daha başına neler gelecek!

ULUSAL KANAL’DA NELER OLUYOR?

“Ulusal Kanal” da reytinglere girdi! İftahar ederek söylemeliyim ki, sıralamalarda beşinci haber kanalıyız. “Hulki Cevizoğlu” başladı. “Nihat Genç” bugün, yarın başlıyor. Türk Sanat Müziği’nin önemli sesi “Yaşar Özel” de canlı yayında, istek şarkıları seslendirecek.

Ben sevinmeyim de, kimler sevinsin?

Önümüzdeki hafta, haftada bir gece de ben “Levent Kırca ile Felekten Bir Gece Çalacağız” programı ile karşınızda olacağım.

Haydi hayırlısı…

SUÇSUZ OLDUKLARINA EMİNİM!

Cezaevinden bana gelen bir mektubu kelimesine dokunmadan aktarıyorum.

BİZ TERÖRİST(!) HAKİM ALBAYLAR!
(30 KASIM 2012)
Hadımköy/ İSTANBUL


Genelkurmay Başkanı’nın “terörist sanık”,
Terörist başlarının “muteber gizli tanık” olduğu,
Kendilerini hukukun üzerinde görenlerin,
Devlet içerisinde devlet haline geldikleri,
Pervasızca üretilmiş sahte delillerle,
İki polis imzalı “Tespit Tutanağı” başlıklı hukuk garabetleriyle,
Askerini, yazarını, üniversitedeki hocasını “terörist” ilan ederek,
Yargılama görüntüsü altında, hukuk ve temel insan kaynakları yerle bir edilerek,
“Darbecileri yakaladık, cezalandırdık” yalanı ile kamuoyunun aldatıldığı,
MİT’inden Emniyetine kadar yaygın istihbarat örgütüne sahip olan devletin,
TSK’ya yönelik bu komplolardan her ne hikmetse hiç haberinin olmadığı (!),
Üstünlerin kendi mahkemelerini kurup,
Dostlarını kayırdıkları,
Muhalif kabul ettiklerinin yok edilişini zevkle izledikleri,
HSYK Birinci Daire Başkanının dahi Özel Yetkili Hakimlerin tarafsızlıklarını yitirdiklerini ve savcılarla “kafa kafaya verip bu maçı götürdüklerini” söylemekte hiçbir beis görmediği,
Yapılan tüm bu haksız, hukuksuz uygulamalara,
İnsan haklarına açıkça aykırılıklara,
Ülkemizin sürüklendiği karanlıklara karşı,
Kişisel menfaatlerin, sinmişliklerin ardına saklanarak,
Seslerini çıkarmaktan korkup kuytularda yaşayanların,
Demokratik tepkilerini ortaya koyamadıkları,
Hukukun hiçe sayıldığı,
İntikam amacıyla silah olarak kullanıldığı,
Karanlık hedeflere alet edildiği bu dönemde;
Meşhur “Balyoz” davasında,
Tek soru sorulmadan,
Aleyhe bir delil bulunmadan,
Bilirkişi incelemesi yaptırılmadan,
Delilleri tartışılmadan,
Avukatları konuşturulmadan,
“Seminer, seminer” diye haykırdıkları o seminere dahi katılmadan,
Hiçbir hukuksuzluğa alet olmamış bizleri,
Hukuktan asla taviz vermeyeceğimizden korkularak,
Sahte dijital yazılarla ve uydurma senaryolarla bir günde “terörist” ilan edip tutuklayan,
Yargılama görüntüsü altında hukuku katleden,
Ve bunların hesabını,
Başlarını yastığa koyduklarında vicdanlarına, gelecekte de çocuklarına ve torunlarına asla veremeyecek olan meslektaşlarımız (!) gibi,
Kürsüde olmak yerine,
İftiralarla, suçsuz yere zindanlarda çürütülen silah arkadaşlarımızın yanında bulunmaktan,
GURUR DUYARIZ. BU ONUR BİZLERE YETER…
16’ŞAR YIL HAPİS CEZASI ALMIŞ TUTUKLU – TERÖRİST (!) HAKİM ALBAYLAR


Bülent GÜNÇAL
Hava Hakim Kd.Albay
Hv.K.K Adli Müşaviri

Ahmet ERDEM
Hava Hakim Kd.Albay
Hv.K.K Kıdemli Hakimi

Onur ULUOCAK
Deniz Hakim Albay
Dz.K.K Adli Müşaviri

Levet KIRCA - 17 Şubat 2013 - Aydınlık

Son Yazılar