“Türkiye, Filistinleştirilmek isteniyor.”

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sayın Yaşar Büyükanıt’ın son derece önemli bu uyarısı ile yazıma başlıyorum. Büyükanıt’ın ne demek istediğini anlayabilmek için şu Filistin konusuna, “Hani nerede Filistin?” başlıklı kitaptan olabildiğince kısaltarak çıkardığım özetle değineceğim.

“1920’li yılların başlarında ekonomisi bozulmaya yüz tutan Filistin devleti, dışarıdan kısa vadeli ve yüksek faizli borçlar almaya başlamıştı. Ancak 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı patlak verince Filistin’den alacaklı ülkeler ve finans çevreleri borç vermeyi kestikleri gibi önceden verdikleri alacaklarını faizleri ile birlikte tahsil etmek için harekete geçtiler.


Borçlarının genel bütçeye oranı yüzde 40’ı geçmiş olan Filistin’in bu borçları öyle kısa sürede ödeme şansının olmadığını onlar da biliyorlardı. Tam bu sırada Batılı güçler Filistin hükümetine, yabancılara toprak satışını serbest bırakacak bir yasa çıkarmasını, bu yolla sağlanacak gelirle borçlarını ödemesini önermeye ve bu yönde baskılarını arttırmaya başladılar.

Bu baskılara daha fazla direnemeyen Filistin Parlamentosu’ndan 1932 yılında yabancılara toprak satışını serbest bırakan bir yasa geçirildi. Ve nihayet Filistin, kendi çıkardığı yasayla kuzu kuzu kurtlar sofrasına yatmış oldu. Filistin devletinin yok olmasının en büyük suçlusu, o zamanki Filistin Parlamentosu ve hükümetidir.

Çoğunluğu Almanya ve Rusya’dan olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde dağınık durumda olan Yahudiler, parlamentodan geçen yasadan yararlanarak Filistin’de hızla toprak satın almaya başladılar. Sermayesi yabancılara ve bilhassa Yahudilere ait ama yasal olarak Filistinlilerin elinde bulunan basın kuruluşları ve gazeteler de –bugünkü adıyla medya- toprak satışı ile eline para geçen ve güya zenginleşen veya zenginleştiğini sanan Filistinlilerin refah düzeylerinin yükseldiğini yazıp çizerek  daha fazla toprak satışını teşvik ediyordu…Bunun bir gelir kaynağı olduğuna inandırılan Filistinliler kısa zamanda Yahudilere daha çok toprak satmaya başladılar.

Burada toprak sahibi olan Yahudiler, bir yandan da Filistin halkının ve özellikle gençlerin özlem ve taleplerinin neler olduğunu toplum bilimcilere tespit ettiriyorlardı. Bu tespitlerde halkın ve gençlerin büyük bir çoğunluğunun bar, pavyon ve birahanelerde eğlenmek istedikleri, ithal mallarına zaafları olduğu saptanmıştı.

Bu saptamadan yola çıkan Yahudiler, topraklarını satan Filistinlilerin yoğun olarak yaşadığı yerleşim yerlerinde ithal malı satan tüketim mağazaları, bilhassa gençlere hitap eden  eğlence yerleri, bar, pavyon ve birahaneler açmaya, buralarda genç bayanları, hatta Filistinli özellikle fiziği düzgün genç kızları çalıştırmaya başladılar, Yahudilerin açtığı bu yerlerde iş bulup çalışmak isteyen Filistinli genç ve güzel kızlar uzun kuyruklar oluşturuyor ve sınavlara giriyorlardı. Artık Filistin’de ahlak çöküntüsü de başlamıştı. Görgüsüz ve geleceğinden habersiz Filistinliler, toprak satışından ellerine geçen parayı buralarda harcıyor ve o paralar yeniden Yahudilere dönüyordu da kimse durumun farkında değildi.

Filistin’in aydınları ve bazı yurtsever örgütler, satılan toprakların,  var olan kuruluşların, mal ve hizmetlerin –satış veya başka belki de bizdeki bugünkü özelleştirmeye benzer yollarla- Yahudilerin eline geçiyor  olmasının ilerde doğuracağı sakıncalara dikkat çekerek parlamentodan geçirilmiş o yasaların derhal iptal edilmesini istemeye başlayınca yabancılaşmış basının beyin yıkama –ben buna ‘beyinsizleştirme’ diyorum- operasyonlarından geçmiş olan Filistin halkının ezici çoğunluğu “Filistin’e bir şey olmaz”, “öyle birkaç parça toprak satmakla Filistin yıkılmaz”, “Filistin’e para giriyor, halkımız zenginleşiyor. Bu gelen yabancı sermayeyle kalkınacağız” diyerek yurtseverleri servet düşmanlığı yapmakla suçluyorlardı.

Bu yurtseverlerden 37 aydını Yahudiler Filistinli kiralık katillere suikastlerle öldürttüler. Yakalanan suikastçilerin avukatlık ücretlerini de Yahudiler karşılıyordu.


1943 yılına gelindiğinde kâh para karşılığı, kâh Filistin devletine vergileri ödenerek kurulması için izin alınan Yahudi polis ve jandarmasının Filistinlileri tacizi ve yıldırması sonucu Filistin topraklarının üçte biri Yahudilerin eline geçmişti.

Ve nihayet 1948 yılına gelindiğinde Filistin topraklarında İsrail Devleti kuruldu. Filistin halkı, atalarının çıkardığı yasayla Yahudilerin eline geçmiş ve bugün tamamı işgal altındaki topraklarını kurtarmak ve yeniden Filistin devletini kurmak için şimdi sapan taşıyla mücadele veriyor.”

1930’lu yıllardaki Filistin ile 1980’li yıllardan beriki Türkiye’nin nasıl örtüştüğüne şimdi hep birlikte bakalım:

Aslında yukarıda Filistin’in  kendi ipini nasıl çektiğini yazdıktan sonra Türkiye’yi yazmak oldukça zor. Çünkü 1930’lu yıllardaki Filistin’in durumunu tekrar etmiş gibi olacağım. Zorluk işte  burada.


Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yabancılara toprak -gayrimenkul- satışının ilk kez Özal dönemindeki Anavatan tek parti iktidarında yasayla serbest bırakıldığını görüyoruz.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, yabancılara vatan topraklarının satışını serbest bırakan bir yasayı kabul etmişti. Türk Kurtuluş Savaşı’nda kanımızı, canımızı vererek yabancılardan kurtardığımız vatan topraklarının para karşılığı yabancıların eline geçmesine imkan veren bir yasanın TBMM’nden geçmiş olması inanılır gibi değildi.

TBMM’nin sağladığı bu olanaktan yararlanmak isteyen yabancılar, Türkiye’de süratle toprak satın almaya başlamışlardı. Bu yasanın iptalini, açılan bir dava nedeniyle aylarca görüşen Anayasa mahkemesi, son derece öğretici olan iptal gerekçesinde şunları söylemektedir.

“Ülkede yabancıların arazi ve emlak edinmesi, salt bir mülkiyet sorunu olarak değerlendirilemez. Toprak, devletin vazgeçilmesi olanaksız temel unsuru, egemenlik ve bağımsızlığın simgesidir. Yabancılara satılan toprakların geri alınması zordur ve yabancılar kendi devletlerinin koruması altındadır. 1948 yılı öncesinde Filistinlilerden toprak satın alınarak İsrail devletinin temellerinin atıldığı unutulmamalıdır.”

Anayasa Mahkemesi’nin kararları geriye doğru yürümediği, gerekçeli karar yazılıp yayınlanmadıkça yürürlüğe girmediği, gerekçeli kararın yazılıp yayınlanması da aylarca, hatta bir yılı aşkın süre boyunca geciktirildiği için doğan bu boşluktan yararlanmak isteyen yabancılar, bu boşlukta toprak alımlarını hızlandırarak devam ettirdiler. İşin acı tarafı, topraklarını yabancılara satmak isteyen yurttaşlarımız da o tür boşluklarda daha fazla toprak satmanın telaşı ile ellerini çabuk tutuyorlar.

Polatlı ovasının yüzde 84’ü Türkiye’deki Yunan bankalarının ipoteğindedir.

Anayasa Mahkemesi’nin bu iptal kararının hukuki bir boşluk doğurduğunu bahane eden siyasetçiler bu boşluğu doldurmak adına Meclis’ten yeniden aynı tür yasalar çıkardılar.

Her defasında da Anayasa Mahkemesi uzun süren görüşmelerle o yasaları da iptal etti, gerekçeli kararlarını da yine iki yıla varan uzun sürelerden sonra yazıp yayımladı. Bu boşluklar hep yabancıların işine yarıyordu. Hatta bu gecikmeler hukukçular tarafından eleştiri konusu da yapılmıştı..

Yasaların iptal edilmiş olması yabancıların bir daha toprak satın alamayacakları anlamına gelmiyor.

Çünkü tapu yasasının 35. maddesini Anayasa Mahkemesi iptal etmişti. Bu maddenin iptali ile yaratılan boşluk halen daha devam ettiği için yabancılara toprak satışları devam ediyor.

Bu boşluktan yararlanan İsraillilerin GAP yöresinde çok geniş araziler aldığı yetmiyormuş gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu imzasıyla yayımlanan 1 Haziran 2006 tarihli gizli bir genelgeyle İsrail vatandaşlarının Türkiye’de taşınmaz satın alabilmeleri için gerekli kolaylığın sağlanması isteniyor.

Bu genelge 18 Temmuz 2006 tarihli gazetelerde yer almıştı.

Oysa İsrail, bir Türk vatandaşının İsrail’de taşınmaz satın almasına asla izin vermemektedir. Şimdi insanın, “bu hükümet gerçekten Türkiye Cumhuriyeti hükümeti mi?” diye sorası geliyor.

Yunanlıların Ege yöresinde, Arap şeyhlerinin ve İngilizlerin İstanbul’da, Almanların ve Fransızların Akdeniz yöresinde toprak alımlarını sürdürdükleri, Hatay yöresinin büyük bir bölümünün Suriyelilerin eline geçtiği biliniyor.


Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK), yabancılara gayrimenkul satışlarını inceleyip oluşturduğu raporda, yabancılara toprak satışları hakkında kayıtların sağlıklı tutulmadığını, bu toprak satışlarının ülkenin bölünmez bütünlüğünü tehlikeye sokacak boyutlara ulaştığını ve derhal durdurulması gerektiğini belirtmişti. Ama kimin umurunda..


AKP iktidarı, bu toprak satışıyla da yetinmemiş ve işi daha da hızlandırmak istiyor olacak ki, şimdi Vakıflar Yasasını değiştirmek, bilhassa yabancı vakıflara sağlayacağı olanaklarla Anadolu topraklarını yabancılara devretmek istiyor.

Tam burada yeri gelmişken ben şunu öneriyorum: Yunanistan’daki yabancılara halen uygulanmakta olan vakıflar yasasını uygulayalım. İşte o zaman göreceksiniz ki AB ülkeleri bu konuda Türkiye’ye hemen itiraz edeceklerdir.


Neler var yeni Vakıflar Yasası’nda?

Şimdi bunun önemli yerlerine bakalım.


Yabancı vakıflar Türkiye’de sınırsız gayrimenkul alabilecek. AKP oylarıyla Meclisten geçen ve Abdullah Gül tarafından onaylanarak yürürlüğe giren yasada bir sınırlama yok.


Bu yasa, karşılıklılık –mütekabiliyet- şartı aranmaksızın yabancı uyruklu kişilerin kuracakları vakıflara Türkiye’de taşınmaz mal edinme hakkını tanıyarak, kamu yararı, ülke güvenliği bakımından devletin bölünmez bütünlüğünü tehlikeye düşürecek.

Yabancı vakıflara verilmesi öngörülen taşınmazların sayısında, miktarında ve niteliğinde bir sınırlama öngörülmüyor.

Yani ülke güvenliği açısından stratejik öneme sahip bir askeri araziyi de bir yabancı vakıf talep edebilir. Orayı boşaltacaksın ve yabancı vakfa devredeceksin.


TBMM’den bu yasa çıktıktan sonra yabancı vakıfların taleplerini karşılamadığımızda ise o vakıflar bu kez Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuracak, yüksek miktarlarda tazminat taleplerinde bulunacak ve Türkiye’yi mahkum ettirecekler.

Bu yasa yüzünden devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü savunan direnç noktaları kırılacaktır. Bu bir paranoya değil, Türkiye Cumhuriyeti’ne ihanet projesidir.


Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, bu tehlikeleri görmezden gelerek “öyle birkaç gayrimenkul vermekle Türkiye bölünmez, hatta yücelir” diyor.


Şimdi insanın “Mehmet Ali Şahin, hangi devletin bakanı” diye sorası geliyor.

Hangi birkaç gayrimenkul?

Bu nasıl onursuzca yücelmek?

Yabancı vakıfların edineceği gayrimenkulde var mı bir sınırlama?

O vakıflar yarın Türkiye’nin tapusunu isteyecek, Türk ulusu, tıpkı Filistinliler gibi yakın gelecekte vatansız kalacaktır.


Biz ulusça bu tehlikenin farkında değiliz ve hâlâ daha “Türkiye’ye bir şey olmaz” gafletindeyiz. Oysa toprak vatandır, vatan namustur, namus satılmaz.


Tercüman gazetesi de 14.11.2006 tarihli basımında bu konuda şunu yazıyordu:

“Yabancılara toprak satışında İsrail-Filistin örneğini unutmayın. İsrail de Yahudilerin Filistinlilerden satın aldığı topraklar üzerinde kurulmuştu.”

Yabancılara toprak satışlarının boyutları konusunda tartışmalar sürerken, TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası’ndan (HKMO) çarpıcı uyarılar geldi.

Hazırlanan ‘Yabancılara Toprak Satışı Yasası’ Neo Liberalizmin Kıskacında Türkiye Toprakları’ adlı kitapçıkta, İsrail’in ortaya çıkış serüvenine dikkat çekilerek ‘yabancıların mülk ediniminin önünün açılmasıyla topraklarımızda yeni feodal senyörlere davetiye çıkarılmaktadır” deniyordu.

(Kaynak: Filistin asıllı Mısırlı yazar Abdul Salem’in “Hani nerede Filistin?” adlı, 1964 basımı kitabı)

Sefer ÇETİNKAYA - Ulusal Gündem
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
http://www.acikistihbarat.com/

Son Yazılar