levent_kirca_aydinlik225

İsimsiz yazı!

Dün gece, en küçük oğlum ve karısıyla birlikte, onların evinde yemek yedik.

Oğlum üniversitede öğretim üyesi, gelinim de bankacı. Birlikte dolaşırken rastladığım insanlara: “Bu benim oğlumla gelinim” diyorum. Rahmetli annem bana yapardı. Ben de darılırdım. Demek ki, insanlar yaşlandıklarında bunu yapıyorlar.

Yemekte artık biz de, “Aydınlık, Sözcü ve Cumhuriyet Gazetesi okuyoruz” dediler. Ha bir de “Yurt Gazetesi” diyorlar sevinçli sevinçli. “Ne kadar da geç kalmışız! İnanır mısın baba, dünyadan ve Türkiye’den ancak haberimiz oluyor.”

Onlara “Bırakın bu boyalı basını okumayı!” dediğimde burun kıvırıyorlardı.

“Hoşgeldiniz” dedim ağzımı doldura doldura.

Bazen çok tekrar yaptığımızı sanıyoruz söylediklerimizde. Ama, bazen de bu tekrarların yararını görüyoruz. Son anda bile birilerini aydınlatıp kendi saflarınıza çekebiliyorsunuz. Bu çok önemli. Rahmetli Aziz Nesin’in ders alarak bellediğim bir hikayesi var. “Bir Sürgünün Anıları” ve daha pek çok kitabında rastlamıştım. Aziz Nesin Bursa’da sürgündeyken, karakolda ifadesini alan genç bir polis, ifade sırasında onu tokatlamış. Aziz Abi bu tokatı hiç unutmadı. Öykülerinin arasına bu tokatı atan memurun adını sıkıştırır, onu deşifre etmeye çalışırdı. Sorduğumda “Unutturmamak lazım.

Bu sadece bana değil, Türk Toplumu’na atılmış bir tokattır!” derdi.

Neyse, yemeğe dönelim. Oğlum ve gelinim beni davet ettiklerinde balıklı mezeler ağırlıkta olur. Balık sevdiğimi biliyorlar. Muhabbet esnasında, genelde eleştirildim. Bu da hoşuma gitti. “Bazı konuların bu kadar üzerine gitme, yazacaksan da isim zikretmeden yaz” diyorlardı. “Peki” dedim.

Zaten bana gelen dost mektuplarında da aynı şeyler söyleniyordu: İsim zikretme!

Ulusal Kanal’da çok sevdiğim bir arkadaşım var. Hepiniz ya da çoğunuz iyi tanıyorsunuz: Teoman Alili. Hayranım bu adama. Eski İşçi Partili. Karısı da opera sanatçısı soprano. Bir senfoni orkestrası kurdular. Bana da eksik olmasınlar, fikir danışmaya geldiler. Ben hemen atladım konuya. Bu orkestra bizim kanalın olsun. Adı da “Ulusal Kanal Orkestrası” olsun. Hemen anlaştık. Öte yandan Teoman bir olay anlattı bana.

“Yazayım mı?” dedim.”Yazmalısın” dedi.

Oğlumun da eleştirilerini göz önünde bulundurarak ”isim vermeden” aktarıyorum konuyu:

Bir televizyon kanalı; isim vermiyorum şu heykellere ilk tüküren kişi sahibi. Bir akşam haber saatinde, kendi adımı da vermiyorum, benimle ilgili “Şok açıklama “ diyorlar. Haber saatinin sonuna kadar bu şoklar sürüyor, sonunda benim bundan on sene önce, isim vermiyorum bir şehrimizde, ki kendisi Başkent’tir, Politika Akademisi’nde ders vermeye gitmiştim. O zamanlar, iki üniversite de daha ders veriyordum. İsim vermiyorum, ülkeyi bölmeye azmetmiş bir partinin okuluydu burası. Ben orada “Bölmeyin Ülkeyi Lan” isimli bir ders vermiştim. Zaten, dersi bunlara vermek gerekiyor. Hatta başta, isim vermiyorum hani futbolculuktan gelme uzun boylu, bazen arabasının içinde kriz geçiren, bazen de vatandaşa “al ananı git” diyen, “sen o oyunu al da… nokta nokta diyen” zat-ı muhtereme bizzat ders vermek lazım. Hala aynı okul varsa, yine giderim derse.

Geçen gün nasıl bir televizyonda, yine isim vermiyorum, bir programcıya hani iki de bir gözlüklerini çıkarıp karşısındakinin yüzüne sallayan, sinirlendiği zaman dili dolaşan, yalaka ve salak olduğunu kendi ağzıyla itiraf eden adam… Bana bulaşacak bir açığımı bulamadıkları için, kurumuş şeylere isim vermek istemiyorum, kurumuş şeylere su döküyorlar. Özetle dersi bunlara, bunlar gibilere vermek lazım.

İSİM VERMİYORUM!

Boyalı bir gazetenin yanar döner köşe yazarı, patronunun kuçusu bir zat-ı muhterem de, bir dergide yapılmış örnek alınacak adamlar sıralamasında benim ilk yüze giremediğim için çok dövüneceğimi, üzüleceğimi yazmış.

Allah aşkına listeye bakın! Birinci gelen bir yarışmada, onca insan varken, bir köpeğin birinci seçildiği programın yapımcısı; İkinci seçilen isim vermiyorum, hani bob eşbaşkanı. Üçüncü de, Ruhi Su’yu yaşıyor zannedip te ona el sallayan, Antalya Film Festivali’nde bir film hakkında pisikanalistlerden bilirkişi raporu isteyen kadın yıldızımız.

İŞTE LİSTEDEKİ İLK ÜÇLÜ BUNLAR!

Şimdi o yandaşa söylemem gereken bir çift söz var. Bence senin ve dalaksız dostunun da ilk beşe dördüncü ve beşinci sıradan girmesi lazım.

Benim ise mutsuz olmam değil, bu listede tersden sondan birinci olduğumu varsayarak mutlu olmam lazım.

Siz dalaksızla dört ve beşincilik için kapışın, biz de Müjdat ve Ferhan’la sonunculuk için kapışalım.

O listede olmamak bizim için onurdur.

BİR TAKSİCİ DOST!

İki sene önce bindiğim taksinin şoförüyle muhabbet etmiştik. Sıkıntılarımız müşterek. Ülkenin sorunlarına aynı açıdan bakıyoruz. İsmi? İsim vermiyorum, eski bir yerli otomobil markasıyla aynı isim… Beni her hafta telefonla arar, hatırımı sorar. Eksik olmasın. Nasıl etkilendiyse benden.

On günde bir, isim vermiyorum, yüzlerce gazetecinin ve Türk Ordusu’nun tutuklu bulunduğu yer. Hah işte orası! Geçenlerde Kadıköy’de kitaplarımı imzalıyorum. İsmi lazım değil bir kitapçıda. Bir baktım geldi. İmza süresince yanımdaydı. Gitmiş, isim vermiyorum, hani sürekli yükselen, rozetinde yıldız olan parti. Gitmiş oraya üye olmuş. Ardından da telefonla beni aradı: “Abi” dedi “Sizin takıma girdim. Eğer yapabileceğim bir şey varsa bila ücret emrine amadeyim. Yani, hergün saat dörtten sonra gelirim. Taksim’den kanalınıza servis yaparım. Artık ne istiyorsanız.”

Ne canlar var, görüyorsunuz değil mi? Hani bir Ata’mız var, isim vermek istemiyorum. Tek ve bir. Cumhuriyeti kuran, işte o ve onun kurduğu rejim ancak bu gençlerle kurtulur!

STUTTGART’DAYIZ…

Azınlık Oyunu ile bu sefer Stuttgart’da, pazar da Zurih’deyiz. İsim vermiyorum, Almanya Başbakan Yardımcısı ve ekonomi bakanı ile eşi, bizi sabah kahvaltısına davet etti. Oyun ekibimiz ve basın ile birlikte kahvaltı yapacağımız yere giderken büyük oğlum bana şöyle sordu, ”Baba, koskoca ekonomi bakanı ve eşinin yemeğine gidiyoruz, takım elbise falan giymemiz gerekmez miydi?”

Herhalde kafasında bizim ülkenin jantili kahvaltıları kalmış. Kahvaltı yapacağımız yer şirin ve sıradan bir kahvaltı salonu. Ne bir koruma var, ne lüks araba ne de kasılan insanlar. Değerli bakan ve eşi o kadar mütevaziler ki, sanırım oğlum da sorduğu sorunun cevabını almış oldu. Ben Türkiye’yi onlara anlatıyorum, onlar bana Almanya’yı. Ben sıkışmışlıktan, nefes alamamaktan bahsediyorum, onlar özgürlük ve çağdaşlıktan. Sanırım 100-150 yıl kadar ortada buluşmak mümkün değil.

O kadar sıradan halktan ki sayın bakan, bir ara boş bulunup ‘yaşa’ diye sırtına şaplak attım. O an ben de duruma yabancılaştım. Bir an bizim bakanları düşündüm.

Sonra düşünmeyi bıraktım.

Bu değerli insanları tanıdığım için çok memnun oldum. Bahsettikleri özgürlük gibi, güler yüzleri ve samimiyetleri daim olsun.

Köşe yazısını tamamlayıp gazeteye yollamak için büyük oğlum ile otele geçtik. Büyük oğlum noktalamaları kontrol ediyor. Ben de bir yandan eklemeler yapıyorum. Konuşurken lavaboya girdim. Bir yandan konuşmaya devam ediyorum… İki dakika sonra konuşmaya devam ederek çıktım lavabodan. Bir baktım az önce yazıyı düzelten büyük oğlum yok, yerinde bir senedir görmediğim yurtdışında yaşayan ortanca oğlum oturuyor. Bana, “evet baba devam et yazıyorum” diyor.

Bir an herşey birbirine girdi kafamda. Demin burda oturan büyük oğlum değil miydi yoksa? Yoksa hâlâ Türkiye’de miyim? Sırtına şaplak attığım mütevazi bakan bizim ülkenin bakanı mı? Bahsettiği özgürlük Türkiye’de mi yoksa?

Kafamda oluşan soruların beni Nirvana’ya doğru götürdüğü sırada büyük oğlum gülerek kapıdan girdi. Meğer bana sürpriz yapmışlar. Hakikaten sürpriz oldu. Bir an kendimden geçmişim.

Yoksa; Aynı tas aynı hamam…

Levet KIRCA - 10 Şubat 2013 - Aydınlık

Son Yazılar