umit_kocasakal_halkin_sevgisi225

Ümit KOCASAKAL (Söyleşi: Ceren TERZİAHMETOĞLU ) - Tarihin en son yerinde son sözü hep direnenler söyler!

İstanbul Barosu Başkanı Ümit KOCASAKAL ile yapılan söyleşinin ikinci bölümü :

Ceren TERZİAHMETOĞLU >>> Hukuki açıdan “terörist” kavramı nedir?

Ümit KOCASAKAL>>> O çok uzun bir konu, çok basit bir şey değil. Toplumun, sosyolojinin ya da siyasetin anladığı terör ile kanunun anladığı terör çok farklıdır. Çarpıcı olsun diye söylüyorum, yıllar önce hatırlarsanız bir Swiss Otel Baskını olmuştu. Çeçenler orada insanlar rehin almıştı. Derhal terör eylemi olarak nitelendirildi. Sosyolojik anlamda böyledir ama teknik hukuk anlamında terör eylemi değildi bu.

Çünkü TMK’da sayılan belli şartların ve suç tiplerinin bulunması gerekiyordu. Oysa oradaki eylem hürriyeti tahdit suçunu oluşturuyordu. Hürriyeti tahdit de TMK’da sayılan nispi ya da mutlak terör suçlarından birini oluşturmuyordu. Terör suçu çok teknik bir kavram. Bizim TMK’da iki kategori terör suçu var. Bir, mutlak terör suçları. Bunlar hangi salihlerle yapılırsa yapılsın terör suçudur.

Bir de nispi terör suçları var. Bunlar ise ancak o kanunun birinci maddesinde belirtilen amaçlarla işlenirse terör suçu sayılır. Şunu söylemek mümkün terörist ya da terör suçu çok teknik bir kavramdır ve tamamen kanunun şartları çerçevesinde ulaşılacak bir sonuçtur. Bu hukukun vereceği bir yargıdır. Basının ve kişilerin vereceği bir yargı değildir. Bunu da sorduğunuz iyi oldu. Sıkıntımız budur. Bir yargılama sonucunda ve tamamen hukuka ilişkin kuralların tartışılması ve uygulanmasıyla ulaşılacak bir sonucun, hukuku bilmeyenlerce ya da çarpıtanlarca bir şekilde tartışılıp, hüküm verilmesi son derece yanlıştır. Avrupa’da bunu göremezsiniz. Bu tür meseleler tamamen bağımsız yargıya ve onu oluşturan meslek uzmanlarına bırakılır. Terörist ifadesi bunlar bir yana bırakılarak verilecek bir yargı değil.

Ceren TERZİAHMETOĞLU >>> “Terörizmin finansmanı” diye bir kanun yapılmaya çalışılıyor. Bu kanun sonrası hoşa gitmeyen, göze batan iş adamlarının da tutuklanmasının yolu açılır mı?


Ümit KOCASAKAL>>> Şu yanlışı düzeltelim. Bizim zaten şu an TMK’da “terörizmin finansmanı suçu” var. Çoğu kişi bilmiyor. Madde 8’de terörün finansmanı suç olarak düzenlenmiş durumda. Şimdi getirilmeye çalışılan düzenleme ise bunun tamamlayıcısı olacak şekilde. Bunların mal varlığının dondurulması, diğer tedbirler gibi. Sıkıntı şudur ki; kavramlar çok açık olmayınca daha kötüsü işin içerisinden hukuk çıkarıldığında, daha da kötüsü çok güven vermeyen ve bağımsız olarak algılanmayan bir yargı ortaya çıktığında bunlar amaca uygun olmaktan öte tamamen hoşa gitmeyen kişilerin veya kurumların tasviyesi maksadıyla kullanılabilecek birer el bombası ya da dinamite dönüşüyor. Bizim hepimizin güvencesi teknik hukuk. Teknik hukuk demek o alanda hiçbir ideolojinin ve siyasetin olmaması demek.

Ceren TERZİAHMETOĞLU >>> Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in dediği gibi basın özgürlüğüne engel hukuki maddeler var mı?


Ümit KOCASAKAL>>> Basın özgürlüğü niye bu kadar önemli? Çünkü hiçbirimiz siyasi iktidarın veya yürütmenin birtakım şeylerini denetleyebilme konumunda değiliz. Basın, kamu adına denetim görevini yapan ve toplumun bilgi edinme hakkının yerine getirilmesini sağlayan konumda. O yüzden çok önemli. Bu hakkın kötüye kullanıldığı durumları da görüyoruz. Basın öyle bir şeydir ki özgür olamazsa, bağımsız olamazsa, herhangi bir etki ve yönlendirme altında olursa hele ki siyasi iktidarın kontrolünde olursa bu sefer o çok önemli olan basın özgürlüğü bir dinamit haline dönüşebilir. Örneğin, kişiler peşinen suçlu ilan edilebilirler. Biz olması gereken basın özgürlüğünden bahsediyoruz. Basına yönelik de çok ciddi saldırıların olduğunu görüyoruz. Çünkü bu siyasi iktidar hiçbir açıdan denetlenmek istemiyor. Ne siyasi açıdan, ne yargısal açıdan ne de kamuoyu tarafından denetlenmek istiyor. Demokrasiyi diktatörlükten ayıran yegane şey şeffaflık, denetlenebilirlik ve hesap verebilmedir.

Bir demokraside siyasi iktidar üç ayrı kurum tarafından denetlenir. Bir, siyasi açıdan denetlenir. Bunu mecliste muhalefet yapar. İki, yargısal açıdan denetlenir. Bunu toplum adına altını çizerek söylüyorum bağımsız yargı yapar. Üç, kamuoyu adına basın yapar. Dikkat ederseniz şu an siyasi iktidarın hedefinde bu denetimleri yapacak bu üç yapı var.

Çünkü kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırdığınızda ve gücü tek elde topladığınızda, üç denetim yolunu da şu veya bu şekilde tıkadığınızda bunun adı “modern diktatörlük” oluyor. Daha tehlikeli bir diktatörlük. Görünürde denetim var ama işlevsellik olarak bu denetim yok. Ele geçirilmemiş, dizayn edilmemiş, yönlendirilemeyen, az sayıda kalmış basın üzerinde baskı var. Sadece gazetecilik faaliyetinden dolayı eğer başına bir şeyler geliyorsa bu insanların. Öğrenci içinde, gazeteci içinde hep sihirli sözcük ve isnat ne? “Örgüt”. Yazdığı kitaplardan dolayı içeride olan pek çok gazeteci yok mu? Başbakan “Benim 1 milyon dolarım olduğunu söyleyenler şimdi nerede bir bakın bakalım” dedi.

Ben soruyorum, ne anlama geliyor bu? Ergün Poyraz nerede şimdi? Oda Tv davasındaki insanlar ihaleye fesat karıştırmaktan dolayı mı bu istadla içerideler? Kimse kimseyi de aptal yerine koymasın. Yazdıkları yazılardan ve gazetecilik faaliyetlerinden dolayı içerideler. Henüz yayınlanmamış bir kitabın nüshanlarına el konmasını nereye oturtuyor bunu söyleyenler. Geldiğimiz nokta bu. Baskı mekanizması harekete geçtiği zaman bu çarkın dişlilerinden kimse kurtulamaz. Bugün bunlar olur, yarın bu duramaz. Toplumun her kesimi nasibini alır.

Balyoz’da gerekçeli kararda “Teknolojinin ulaştığı aşama ve iletişimdeki kolaylıklar dikkate alındığında, aralarında çok kolay bir şekilde belge alışverişi olabiliceği” şeklinde bir cümle var. İhtimale dayanan hukuki bir karar nasıl mümkün?

Bir kere bir düzeltmeyi yapalım. Bu kararlar gerekçeli karar değil, gerekçesiz karar. Hiçbir gerekçe içermiyor. Gerekçeli karar demek tahmin ve varsayımın değil, somut ve açık delillere dayalı karardır. Öyleki Ceza Genel Kurulu’nun hukuk şaheseri bir kararı var. Çok ileri bir karardır. Biliyorsunuz kuşkudan sanık yararlanır ve varsayıma dayanılarak mahkumiyet kararı verilemez. Yüzde bir bile şüphe bulunduğunda beraat vereceksiniz.

Ceza Genel Kurulu öyle güzel formüle etmiştir ki bir kararında “Ceza yargılaması küçük veya büyük bir ihtimale göre değil başkaca bir oluşa hiçbir şekilde imkan vermeyecek, varsayımdan uzak, somut, açık sağlamlıkta delillere dayalı olmak zorundadır” diyor.

Gerekçeli kararda mahkemenin gerekçe bulmakta çok büyük sıkıntı çektiği çok açık görülüyor. “Bunların asılları Genel Kurmay’dadır” diye mahkemenin belirlemesi var. Gerekçeli kararların daha avukatlara verilmeden belirli bölümleri itibariyle belirli medya kesimlerine verilmiş olmasının üzerinde kimse durmadı. Mahkeme niye böyle bir şey yapıyor? Çünkü kamuoyu oluşturmak için. Ama Genel Kurmay’ın bunu yalanlamış olması çok vahimdir. Üzerinde düşünülmesi gerekir. Tahrifat iddialarının yanıtlanamamış olması son derece düşündürücüdür. Bilirkişi raporları var. Mahkeme “Biz bunlarla bağlı değiliz” diyor. Evet, doğrudur. Mahkemeler bilirkişi beyanlarıyla bağlı değildir.

Ama özellikle hukuki bilgiyle çözülemeyecek teknik konularda bilirkişiye gidilmesi zorunluluğunun olduğu gibi gelen sonuçlara niye itibar edilmediği zaman çok teknik anlamda ve açıkça belirtmek gerekiyor. Niçin itibar edilmediğini açıklamak zorundasınız. İcra hareketinin ne olduğunu ortaya koyması gerekiyor. “Aralarında bir fikir birliği içerisinde buna karar vermiş ve daha sonra da o görevlere getirilecek olanların saptanmış olması” bunun icra hareketi olarak kabul edildiği anlaşılıyor. Kabule göre bile bunu bir icra hareketi sayamazsınız. Hiçbir hukukçu bunu kabul etmez.

Beş-on kişi aralarında A’yı öldürmeyi düşünüyor. O öldükten sonra da onun yerine birisini getirmeyi düşünseler ve bunu da saptasalar bu icra hareketi olmaz. O planın bir parçası olur. Ama Ceza Hukuku’nda plan hiçbir şekilde icra hareketi sayılamaz. Bu çok net. Her şeyden önce gerekçenin akla, mantığa, müşterek hayat tecrübelerine uygun olması lazım. Ya düşünebiliyor musunuz, bu kadar insan açık bir seminerde darbe planları yapmışlar üstelikte o planda var olmayan sokak isimleri, var olmayan dernekler, rütbeler 2007’de güncellenmiş ve icra hareketine devam ederken bir kişinin sağlığının bozulmasıyla yarım kalmış.

Her şey Çetin Doğan’ın sağlık sorunlarıyla yapılamamış. Bu çocuk oyuncağı mı? Ergenekon’da da bunlar yaşanacak. En büyük delil olan el bombalarının niye imha edildiğini, tutanağın niçin orada tutulmuş gibi gösterilip aslında karakolda tutulduğunu, daha henüz soruşturmanın adı Ergenekon olarak konulmamışken polislerin nasıl olup da “Soruşturma Ergenekonsa sinkaf ederim hakimini, savcısını” diyebildiğini kimse sormuyor. Bunların hepsi birbirine bağlı. Kamuoyunu hiçbir şekilde tatmin etmeyen ve gerekçesiz bir karardır. İsnatlar somut olup, dedikodunun ötesine geçmiş olmalıdır.

Ceren TERZİAHMETOĞLU >>> Sonuç ne olacak?

Ümit KOCASAKAL>>> Eskiden olsa, ne güzel şarkıdır “Orada bir köy var, uzakta. Gitmesek de kalmasak da” gibi. Eskiden derdik ki gerçekten her türlü soruna rağmen “Bir Yargıtay var” derdik. Zaman zaman bazı kararlarını eleştirirdik ama teknik hukuk yönünden eleştirirdik ama “Bir Yargıtay var. Oradan döner” derdik. Şimdi onu diyemiyorum.

160 yeni üyenin blok halinde hareket edebildiği, Danıştay Başkanı’nın açıklamaları, dairelerde gerçekleştirilen yeni düzenlemeler. Daha acısı bunları atlıyoruz. Bu yeni yapılanmadan sonra özgürlükler bakımından çok güzel olarak verilmiş olan içtihatların tamamen tersine çevriliyor olması. Böyle bir Yargıtay’a nasıl güven duyarım. Duymayı çok isterim. Hukukun iflas ettiği noktaya geldiğimiz için bu anlamda da bir umut içerisinde değilim. Umarım ve keşke yanılırım. Bunu da büyük bir açık kalplilikle söyler ve özür dilerim. Ama artık o anlamda bir güvence olarak görmüyorum. Masumiyet karinesi gereği masum addedilmek durumundalar. Aksini düşünenlere soruyorum.

En azından ya bu kişiler masum ise bunca yılın, itilip kakılmışlığın, içeride kanser olanların, ölenlerin, çocuklarından ve sevdiklerinden ayrı kalanların hesabını kim verecek? Vicdanlarında bu yükü, bu ağırlığı taşıyacabilecekler mi? Bunu hakimler, savcılar, medya mensupları için de söylüyorum. Taşıyabilecekleri kanaatinde değilim. Bugün olmasa bile bu öyle bir şeydir ki zaman zaman sizi sıkıştırır, gece bir anda uykularınızdan uyanabilirsiniz. O ölen insanlar gözünüzün önüne gelebilir. Bakın şimdi Fatih Hilmioğlu ölümü bekliyor. Bunun adı zulümdür. Aynalardan korkar hale gelirsiniz, aynalara bakamazsınız. Çocuklarınızın yüzüne bakamaz, onlara bunları izah edemezsiniz. Hukuki anlamda bu sorumluluktan kaçsanız dahi vicdanlarınızdan kaçamazsınız. Bunların hesabını kim verecek.

Bir köşe yazarı yazıyor “Eğer bu subaylar bu şekilde içeriye atılmasalardı şimdi İmralı’daki görüşmeler yapılamazdı”. Bu bir itiraf değil midir? Tam bu süreç bu şekilde bir mıntıka temizliği gibi işledikten sonra bu açılımların saçılımların devreye girmesi acaba bir tesadüf müdür?

Ceren TERZİAHMETOĞLU >>> Avukatlık dünyada saygın bir yeri olan bir meslek. Şu an Türkiye’de nasıl?

Ümit KOCASAKAL>>> Bilinçli saldırı ve itibarsızlaştırma operasyonlarına bağlı olarak, mahkemelerde avukarın sanki bir düşmanmış gibi görülmesi ve buna bağlı şeyler dikkate alındığında malesef mesleğin çok kötü bir duruma götürülmeye çalışıldığı açıkça görülüyor. Sıranın barolara ve avukatlara geldiği anlaşılıyor. Bir süre önce meslise verilen iki yasa teklifiyle baroların işlevsiz kılınmaya çalışılması, nispi temsil ve benzeri şeylerle İstanbul, Ankara, İzmir gibi baroların gücünün kırılmaya çalışılması söz konusu.

Yeni Avukatlık Kanunu ifadesi 76. madde çok önemlidir. Barolar hukukun üstünlüğünü, hak ve özgürlükleri korur, kollar. Bu madde toplumsal sigortadır. Barolar buna dayanarak çevre ile ilgili davalar açıyor. Bunu ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Yeni oluşan Danıştay’da hiç bu konu ile ilgili tartışma yokken baroların bu konularda dava açma ehliyetinin olmadığına karar vermiş durumda.

Henüz yasa değişmediği halde bu mevcut durumda. Meslek onuruna karşı çok büyük karşı saldırı var. Bu siyasi iktidar döneminde yeni bir avukatlık kanunu düşüncesini çok tehlikeli buluyorum. Şu anda varolan meslek haklarımızında uçacağını düşünüyorum. İçinde yeni olan her şeyden ürküyorum.

Ceren TERZİAHMETOĞLU >>> Hukuk fakülteleri ve dekanlardan destek görmüyor musunuz?

Ümit KOCASAKAL>>> Hukuk fakültesi dekanları tarihe karşı çok kötü bir sınav vermişlerdir ve tarihte de yerlerini böyle alacaklardır. Bu ulus bu kişileri bugünlerde susup, otursunlar diye yetiştirmedi. Bu kadar çok hukuksuzluğun olduğu ortamda dekanların suskun kalması gerçekten ibret vericidir, kabul edilemezdir. Tarihe karşı sorumlu olacaklardır. 103 fakültenin dekanları bir araya gelip, bunlara karşı dursalar bu olanlar bıçakla kesilmiş gibi kesilebilir. Onların bu duruşu çok değerlidir.

Ceren TERZİAHMETOĞLU >>> Yüzden fazla hukuk fakültesi ve 80 bin avukat var. Yeterli donanıma sahip avukatlar yetiştiğine inanıyor musunuz?


Ümit KOCASAKAL>>> Bu da bambaşka bir sorun. Türkiye’nin bu kadar çok hukuk fakültesine ihtiyacı yok. Çok net. Yıllık 12 ile 15 bin civarında avukat ya da avukat adayı mezun oluyor. İstanbul Barosu’nda 30 bin avukat var. Buna ters orantılı olarak da pasta küçültülüyor. Avukatların yapabileceği işler alnıyor, başka yerelere veriliyor. Arabuluculuk gibi bizim çok direndiğimiz ama en azından hiç olmaz hukukçular has edilmesini sağlayabildiğimiz şekillerde bir sürü şey elimizden alınıyor. Bunları hukukçular yapmayacaksa neden bu kadar çok hukuk fakültesi açıyorsunuz? Orada ciddi bir problem var. Kısmi bir çözüm olarak bir avukatlık kanunu gerekiyor. Bunun için baro başkanları mutabık kaldılar. Ama bu tek başına bir çözüm olamaz. Hem Fakülte sayısının hem de eğitimin kalitesinin gözden geçirilmesi lazım.

Ceren TERZİAHMETOĞLU >>> Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ümit KOCASAKAL>>> Barış içerisinde, kardeşçe yaşamanın yollarını bulacağız ve bunu gerçekleştireceğiz. Zerre kadar kuşkum yok. Bunun için bir bedel ödenecekse bunu hep beraber ödemeliyiz. Bireysel bir kurtuluş kimse için mümkün değil. Herkes anlamalı ki hepimiz aynı gemideyiz. Bu gemi batarsa kimse kurtulamaz veya çok az kişi kurtulur. Kimse umutsuz olmasın. Şairin dediği gibi ben güzel, güneşli günler göreceğimize yürekten inanıyorum. Tarihin en son yerinde son sözü hep direnenler söyler. Yine öyle olacaktır.

Söyleşi : Ceren TERZİAHMETOĞLU - 01 Şubat 2013 - GerçekGündem

Son Yazılar