tahrir_eylemleri5_225

"Arap Halklarının Demokratik Talepleri Esir Alındı!"

Ordu Üniversitesi Ünye İ.İ.B.F Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Deniz Yıldırım'a 2012 yılında Ortadoğu ve Türkiye'de öne çıkan önemli gündem maddelerini sorduk.

Ordu Üniversitesi Ünye İ.İ.B.F Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Deniz Yıldırım’a geride bıraktığımız 2012 yılında Ortadoğu ve Türkiye’de öne çıkan önemli gündem maddelerini sorduk.

İki bölüm halinde yayınlayacağımız söyleşinin ilk bölümünde Yıldırım’ın Arap Baharı ve dış politikayla ilgili açıklamalarına yer veriyoruz.

*** *** ***
Hocam Libya merkezli olaylar nasıl devam etti 2012’de?

“Arap Halklarının Demokratik Talepleri Esir Alındı”

2012’de dünya genelindeki en önemli gelişmelerden birisi, daha önceki söyleşimizde de konuştuğumuz üzere 2011 başında Tunus’ta başlayan Arap Baharı’ydı. Araplar buna Arap Devrimi demeyi tercih ediyorlar.

2012 yılında da değişiklikler ve hızlı dönüşümler devam etti. Libya’da Kaddafi’nin devrilmesine giden iç savaş süreci, Arap Baharı’nın NATO merkezli bir operasyon tarafından yönetilmesiyle ilerlediğini gösterdi.

Özellikle Libya merkezli olaylara baktığımızda örneğin Kaddafi’nin zalim bir şekilde katledilmesi görüntüleriyle ortaya çıkan şey, sistem açısından işlevsizleşmiş diktatörler üzerinden bölgesel ve küresel mesajlar verilmesiydi. Bir bakıma o görüntülerin dünya medyasına düşmesi üzerinden, tüm dünyaya mesaj verildi.

Elinde “sopa göstermek” dışında bir seçenek kalmamış bir güçten söz ediyoruz tabi burada; içeride her silahlananın okul, sinema basıp çocukları katlettiği bir ülkeden. Nitekim daha geçtiğimiz haftalarda Nobel ödüllü Orhan Pamuk tarafından Esad’a yapılan “sonun Kaddafi gibi olur” tehdidi, tam da bu görüntüler üzerinden kültürel alanda işletilen Atlantik merkezli tehditlerin boyutlarının işaretiydi.

Dönem öyle bir dönem ki, kimin kalemi kimin silahı tuttuğu belli değil. Sonuçta bu NATO operasyonuyla Arap Baharı’ndaki halkların gerçekten demokratik taleplerinin emperyalizm tarafından esir alınması söz konusu oldu 2012’de.

Libya bunun en açık kanıtıydı, çünkü Libya petrol yataklarının zenginliğiyle bilinen bir ülke. İkincisi, devrimci dönüşümler bekleyen Arap halklarının en büyük dezavantajı, tüm devrim süreçlerinde karşılaşılabilecek olan dağınıklık ve örgütsüzlüktü. Kitleselleşen öfke seli, daha çok “yıkma” odaklıydı; oysa devrim aynı zamanda “yeni”yi kurma eylemidir.

Sadece yıkılana bakılarak “devrim” denilmez; yerine neyin kurulduğu da önemlidir. Dağınık, örgütsüz ve sistemin dışarıda bıraktığı kitlelerin gündemi, Libya ve Mısır’da, örgütlü ve böyle dönemlerde tehditlere bakarak çok daha hızla tercihlerini değiştirebilen egemen güçler tarafından esir alındı.

Mısır’daki gelişmeleri ve Mursi’ye tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Tahrir ruhu demokrasi istiyordu”

Zaten Mısır’da da biz bunun işaretlerini görmüştük. Burada sözkonusu olan şey, Tahrir’de öne çıkan büyük enerjinin denetim dışına çıkmasını önleyecek bir projeye başvurulmasıydı. Sistem açısından, bu büyük enerjiyi denetlemek için İslamcı partiler dışında bir yönetme seçeneği kalmadı.

Nitekim bu da Müslüman Kardeşler olarak bilinen hareketin Mısır tarihinde ilk kez siyasi parti kurup seçimlere katılmasına yol açtı. Tabi bu süreçte Türkiye modelinin Mısır’a yansıdığı söylendi, konuşuldu. Ama İslami hareketlerin ya da partilerin, sistem içine çekildiği, sistem tarafından iktidar verilerek terbiye edildiği bir dönemi anlatıyor bu model.

Yani iktidar karşılığında da radikalleşmelerini önlemek ve toplumsal enerjiyi denetim altına alarak eylemsizleştirmek. Bu karşılıklılık ilişkisini gösteriyor. Dolayısıyla İslamcı partiler neoliberal, NATO/ABD destekli programlara bağlılık karşısında iktidara ulaşmaya ve toplumsal enerjiyi denetleme ve muhalefeti dağıtma programı karşılığında da bu ülkelerin daha da dinselleştirilmesi hedefine kilitlenmeye başladı. Mısır’da da bu yapıldı. Tahrir ruhu gerçek demokrasi istiyordu.

Arap Baharı’yla ilgili iki çatışan görüş var, bunların ortası yok mu hocam?

İnsanların bir kısmı bu tarz hareketleri, ayaklanmaları doğrudan Batı’nın kışkırttığını düşündü, tabi Türkiye’de de böyle düşünenler oldu. Bir kısmı da emperyalist devletlerin hiç müdahalelerinin olmadığını savundu.

Aslında iki görüş de tam olarak gerçekliği yansıtmıyor.

Ortada bir halk hareketi vardı, fakat bu halk hareketinin yöneleceği devrimci bir merkez yoktu. Yani siyasi bir seçeneği, çözüm alternatifi yoktu. Ve bu yüzden de devrimin gündemi Mısır Müslüman Kardeşler örgütü tarafından esir alındı.

Amerika ve genel olarak Atlantik sisteminin güdümünde, neo-liberal dediğimiz, piyasacı bir İslamcılık anlayışı iktidara getirildi. Nitekim bu yönetim özellikle İsrail’in son Gazze katliamı sırasında müzakereci bir rol kaparak Obama’dan “aferin” almayı başardı ve bu olayın ertesi günü Mısır Devlet Başkanı Mursi’nin ilk yaptığı şey, bir başkanlık kararnamesiyle ülkedeki tüm yetkileri elinde toplamak oldu.

Buna bir tür hükümet darbesi adını verebiliriz. Bunun aslında bu yeni rejimlerle ilgili bir turnusol kağıdı işlevi gördüğünü de söyleyebiliriz. Çünkü bu olay da açıktan gösteriyor ki sistem iç ve dış tüm bileşenleriyle bakıldığında, Ortadoğu’daki toplumsal enerjiyi baskıcı (maddi ve manevi anlamda zorlayıcı) rejimler dışında bir seçenekle karşılayamayacağını gösterdi.

Halkın ekonomik ve siyasal anlamdaki beklentileriyle, bu ülkelerin başına geçirilen rejimlerin piyasacı ve despotik karakteri arasındaki mesafenin açılmasının, önümüzdeki süreçte yeni mücadeleleri de belirleyeceğinin ilk işaretlerini böylece yine Mısır’dan almış olduk. Çünkü Tahrir Meydanı yeniden hareketlendi, günlerce insanlar yeniden burayı doldurdu, nöbetler tuttu, farklı şehirlerde yaşayan insanlar Mursi’nin diktatörlüğüne karşı bağımsız yönetim ilan ettiler.

Özellikle Mahalla al Kübra dediğimiz bölge çok önemliydi. Emekçilerin ağırlıklı yaşadığı bölgelerdi buraları. Ve bütün bu yaşananlar, devrimin aslında Müslüman Kardeşler tarafından kafasına çuval geçirilemediğini, başına geçirilmeye çalışılan çuval sonrasında halkın demokrasi talebinden vazgeçerek evlerine geri çekileceği düşüncesinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu gösterdi.

Şimdi Tahrir ruhu, sadece siyasal anlamda bir demokrasi talebinin ötesine geçebilecek potansiyele kavuşup özgürleşti diyebiliriz. Nitekim Aralık ayında anayasa oylaması yapıldı. Oylamada da yüzde 32 gibi çok düşük bir katılımla yüzde 62 evet oyu çıktı.

Bütün bunlar çok kısa sürede, Batı merkezli ılımlı İslam programlarının halkın ekonomik ve siyasal beklentilerini karşılamaktan uzak karakterde olduğunu açığa çıkaran 2012’nin derslerle dolu gelişmeleri arasında sayılabilir.

Artık önümüzdeki süreçte göreceğiz ki sistemin Ortadoğu’yu ılımlı İslamcı seçenekler üzerinden denetleme stratejisi hızla çözülecek. Fakat temel sorun, yerine neyin kurulacağı konusundaki boşluk ve seçeneksizlik.


Yani “eskinin öldüğü, ama yeninin de doğmadığı” bir ara dönemi temsil ediyor 2012. 

Hocam, gelelim 2012’nin özellikle Suriye merkezli gelişmelerine. Bu konuda neler söylersiniz?

Bir buçuk yıldır biz her sabah “Zalim Esed’in” devrileceğini söyleyen bir medya ve iktidar diliyle uyanıyoruz. Ama her nasılsa bir türlü o “Esed” devrilmiyor. Çünkü burada başka bir mecraya girdi Arap Baharı dediğimiz süreç.

Çünkü gerçekten halkın Tunus’ta, Mısır’da olduğu gibi ayaklanıp, demokrasi talep etmeyi öğrenen bir bilince ulaşmasından en çok da egemen güçler korkar. Bundan korktular. Fakat Suriye’de işin başka bir boyutu oluştu. Suriye, Türkiye’nin başta Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan olmak üzere Körfez Ülkeleri’yle birlikte Atlantik sistemi adına kendi gücünü üstünde sınamak istediği bir laboratuara dönüştü.

Yani içeride çok büyük bir güç kazandığını göstermeye çalışan bir iktidarın artık bu gücü dışarıya yansıtma arayışlarının da başlangıcı oldu. Hem 2008 krizinin yarattığı sıkışma hem de dünyada oluşmaya başlayan yeni jeopolitik denge açısından düşünüldüğünde Suriye, içinden birçok fay hattını geçiren, kırılgan bir deprem bölgesiydi. Burada Ortadoğu ve yeni dünya dengesi duvarına toslandı.

Çünkü hükümet, Suriye’de sadece Suriye’yle hesaplaşacağını düşündü. Halbuki Suriye merkezli gelişmeler, dünyanın yeni jeopolitik fay hatlarını içinden geçiriyordu. ABD’nin ve genel olarak NATO ittifakının karşısına İran, Irak, Suriye, Rusya ve Çin ve genel olarak Latin Amerika ülkeleri dizildi.

Bir tarafta Suriye operasyonuna daha açık bir destek veren Amerika ve NATO güçleri, diğer tarafta ise Suriye operasyonu karşısında ses çıkartmaya çalışan başta İran, Irak, Lübnan ve onların arkasında da Rusya ve Çin. Tüm bu gelişmeler, artık dünyanın yeniden iki kutuplu olduğunu açığa çıkardı.

Yani Suriye üzerinden biz şu anda dünyadaki yeni kutuplaşmayı tartışıyoruz. Hükümet burada tek hesap hatası yapan aktör oldu dış politikada. Sanıldı ki Suriye gerçekten dişine göre. Esad devrilir, hem Türkiye’deki muhalif güçlere bir mesaj verilmiş olur hem de ABD’nin koruyucu şemsiyesiyle hesaplaşılmadan, onun altında, onun yapamadıklarını onun adına yapmaya çalışan bir bölge düzeni oluşturulur.

Diğer taraftan 2008 kriziyle pazarları daralan sermaye grupları için de yeni sömürge alanları yaratılması ihtiyacı bu güdülerden bağımsız değildi. Avrupa’daki kriz, Türkiye’nin geleneksel ihracat pazarlarının payını yüzde 60’lardan yüzde 30’lara geriletti. Tüm bu bileşenler çerçevesinde gelişen yeni politika, toplumun kabul etmesi için yerli ve emperyal bir vizyonla hegemonik bir şekilde “Yeni Osmanlıcılık” olarak sunulmaya çalışıldı.

Dışarıda düşman yaratan bu dil, içeriye uzun süredir “iç düşman hukuku” üzerinden yansıyordu zaten. O yüzden böyle bir sınamanın gerçekleşmeyeceğini düşünmek saflık olurdu. İçeride gerçekleştirilen tasfiyeler sonrası merkezileşen gücünü dışarıda da sınamak istedi Hükümet. Bunu yapmak tabi kolay değildi. Burada da Ortadoğu duvarına çarpıldı.

Şu anda Türkiye’de hükümet alt-emperyal projenin sınırına ulaştı. “Sıfır sorun” diye yola çıkıldı; oysa Suriye’ye yabancı terör unsurlarının sevkine izin veren, bakanları Irak yolunda havadan geri çevrilen; İran tarafından “yeni bir dünya savaşına kapı açmakla” suçlanan bir ülkeyiz şu anda.

Hocam eklemek istediğiniz bir şey var mı ilk bölümü bitirirken?

Burada bitirmeden önce Suriye üzerinden iki önemli gelişmeye daha değinmeme izin verin lütfen. 2012’de özellikle Batı basınına yansıyan birçok habere göre; Türkiye topraklarının Suriye’ye karşı silahlandırılmış militan unsurlarla doldurulup buradaki kamplardan Suriye’ye geçip savaşmalarına izin verildiğini öğrendik.

Yani Türkiye hükümeti, başka bir devlete karşı silahlı güç barındıran ve bunu üsler vererek yapan bir ülke görünümü yarattı Suriye üzerinden. Burada özellikle emirliklerle yönetilen, demokrasiyle ilgileri olmayan, yozlaşmış Körfez rejimlerinin desteğiyle, finansmanıyla gerçekleşen bir operasyon olduğu artık tüm dünya basınının gündeminde.

Dolayısıyla, Bahreyn’de Şiilerin diktatörlüğe isyanına karşı Suudi tankları gönderip bastıran güç kimse, Suriye’de de Esad rejiminin üstüne bu militanları silahlandırıp gönderen güç aynı. Bu tespiti iyi yapmazsak, meseleyi sadece “ama Esad da diktatör” gibi bir yerden okumaya sıkışırız ki; o zaman Suriye’de rejim değişikliği talebini isteyen Körfez ülkelerinin emirlik rejimleriyle Türkiye’nin tavrının demokrat olduğu gibi bir izlenim oluşabilir.

Evet Esad baskıcı bir rejimin tepesinde oturmaktadır; buna karşın Tahrir ruhu gibi bir ruh da Şam sokaklarında hiç oluşmamıştır. Suriye ile Mısır’ı aynı kefeye koyanlar burada büyük yanılgı içinde. Gerçekten değişim isteyen Suriyeliler’in gündemi, Batı, Türkiye ve Körfez ülkeleri tarafından desteklenen silahlı militanlar tarafından esir alınmış durumdadır ve bu şekilde kurulan rejim demokrasi değil, olsa olsa sömürge tarzı bir faşizm olur.

Belirtmek istediğim diğer nokta ise, 2012’de Türkiye topraklarının Büyük Ortadoğu Projesi konsepti çerçevesinde Suriye’deki gelişmeler üzerinden NATO’ya daha da bağımlı hale getirildiğidir.

Özellikle 2004 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen NATO’nun BOP Zirvesi’nde alınan kararların 2012’de Suriye’deki gelişmeler üzerinden uygulanmaya başladığını gördük. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

NATO’nun Avrupa’daki Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın İzmir’e taşınması kararı, Libya’ya dönük havadan NATO saldırısının İzmir’deki NATO üssünden komuta edilmesi; Malatya-Kürecik’te özellikle Rusya ve İran’ı hedef alan bir radar sisteminin yerleştirilmesi, Türkiye topraklarına NATO’nun patriot füze bataryalarının yerleştirilmesi ve son olarak da İsrail’e NATO konusundaki sözde ambargonun kaldırılması sonucunda NATO’nun Akdeniz’de yani Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde doğrudan askeri operasyonlar yapabilmesine dönük İsrail’i de içine alan yeni mutabakat.

Tüm bunlar, 90’lı yıllarda ABD’nin Soğuk Savaş sonrası politikalarında Türkiye’nin merkezi bir yer tutacağı yönündeki saptamaları ekseninde düşünüldüğünde, giderek ülkemizin krizlerle çözülen Atlantik sisteminin sınırında bir “cephe ülkesi”ne dönüştürüldüğünü söyleyebiliriz.

Türkiye’yi NATO’nun ileri karakolu yapma hedefi, Türkiye’yi tüm komşularıyla ve büsbütün dünyanın Batı dışı bloğuyla düşmanlık safına sokuyor. 2012’yi dış politika açısından analiz ederken, bu boyutu gözden kaçırmamak gerektiğini vurgulamak istiyorum.

Son olarak, bu konularda 2013’e daha fazla bilgiyle girmek isteyenler için yeni yıl hediyesi niteliğinde kitap önerileriniz varsa onları alalım mı hocam?

Elbette, özellikle Vijay Prashad’ın Türkçe’ye geçen yıl çevrilen Arap Baharı, Libya Kışı kitabını ve Adam Hanieh’in yine 2012’de dilimize kazandırılan Körfez Ülkelerinde Kapitalizm ve Sınıf kitabını bugün konuştuğumuz konularda olmazsa olmazlar olarak okuyuculara önermek isterim.

Deniz YILDIRIM (Siyaset Bilimci) - 31 Aralık 2012
Söyleşiyi yapan - Ulvi GÜNDOĞDU

http://www.gazeteokuyorum.org/

Son Yazılar