yikilacaksin_fasist_oncu_genclik_225

2013’e Girerken Siyasi Görünüm!

Siyasi partiler ülkelerin ulusal temel değerlerine ve anayasalarına uygun olarak kurulurlar.

Daha en baştan bu çerçeve içinde kalmaya söz verirler.

Halkın güvenini kazanarak, onayını alarak iktidar olmaya çalışırlar. Bu amaçla uzmanlar çalıştırır ve siyasi kadrolar oluştururlar.

Halkın erinç, gönenç ve mutluluğuna daha iyi hizmet etmek amacıyla yeni yöntemler ve programlar önerirler.

İş başındaki iktidarı denetler ve ona yol gösterirler.

Dünyada böyledir. Olması gereken de budur.

Ama Türkiye’de böyle değildir.

Daha cumhuriyetin birinci yılında kurulan “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” dinci şeriatı ve liberalizm (özgürlükçülük) adına ekonomide dışa bağımlılığı savundu. Yani devlete, yeni düzene karşı tavır aldı.

1930 yılında “Serbest fırka” da ekonomik aynı anlayışı savundu. Devrim karşıtlarının odağı oldu, kapatıldı.

1945-1960 arasında Türkiye’nin kaderinde önemli yer tutan “Demokrat Parti” önceleri savunduğu demokrasiyi sonradan kendisi yok etti.

1969 yılındaki Erbakan Nizam Partisi’ni kurarak “Atatürk ve cumhuriyet” karşıtlığı ile sahneye çıktı.

Adalet Partisi 1970 li yıllarda- sırf iktidarda kalmak uğruna- dinci gericiliğe inanılmaz ödünler verdi. Gladyoyu korudu. Faşist oluşumları destekledi. Kan gövdeyi götürürken demokrasiyi seçim sandığından ve sadece parlamentodaki 226 oydan ibaretmiş gibi değerlendirdi.

1980 cuntası ve arkasından seçimi kazanan ANAP döneminde de; bir yandan Türkiye Cumhuriyetinin temellerine dinamit konurken, öte yandan da cumhuriyetin kuruluş değerleri, dahası insanlık değerleri çiğnendi. Atatürk Cumhuriyetini içten içe kemiren bu siyasetler ve ABD den getirilen deneyimsiz, birikimsiz toy gençler prens adıyla yutturuldu…

1990 lı yıllardaki koalisyonlar döneminde ise kişisel amaçlar, mafya ilişkileri ve küçük çıkar grupları duruma egemen oldu.

Görüldüğü gibi, siyasi partilerimiz Türk Devriminin yolunda yürümek yerine, daha çok çıkar gruplarına hizmet ederek devrimin hedefe ulaşmasına zarar vermişlerdir. Ülke, keyfi ve bireysel anlayışlarla yönetilmiştir.

Siyasi partilerin Türkiye’de sessiz ve derinden oynadığı bu büyük ihanet oyununu açıkça sergileyen parti ise AKP dir.

Özellikle 1970 lerde yaratılan siyasi partilere ve parlamentoya güvensizlik 90 lı yıllarda doruğa çıktı.

Türkiye; küreselleşme yaygaraları arasında yönünden, yolundan, ilkelerinden ayrıldı. 28 Şubat’ta yapılan sözde düzeltme hareketi başarısız kalınca da bütünüyle dış güçlerin emrine girdi. Kendilerine liberal denen işbirlikçi döneklerle birlikte her gün borsa, küreselleşme, AB, ABD haberleri toplumu iyice uyuttu, aptallaştırdı.

AKP; geçmişteki iktidarların verdiği popülist ödünlerle büyütüldü.

AKP; geçmiş iktidarların neden oldukları siyasal- ekonomik-sosyal bunalımların sonucudur.

Türkiye Cumhuriyetinde kuruluşundan bugüne kadar egemen olan siyasi partiler, Türk Devrim’inin ana çizgisine şu veya bu şekilde ihanet etmişlerdir.

Ama AKP bambaşka bir oluşumdur.

AKP; dinci gericiliğin emperyalizmle yasa dışı ilişkisinden doğan bir veledi zinadır.

İlk yıllardaki tedirginliğini üstünden atlattıktan sonra, asıl amacına ulaşmak için bin yıllık klasik “din bezirganlığı” stratejisine yeni yöntemler ekledi.

Ağızlarda sakız gibi çiğnenen “demokrasi” söyleminin koca bir yalan olduğunu iktidar sözcülerinin her konuşmasında ve hükümetin her uygulamasında görebilirsiniz.

Bu kafa yapısı iktidara bir kez tutunduktan sonra bırakmayı asla düşünmez…

Olmayacak iştir; ama tarihin tekerleğini tersine döndürmek ister.

İşte bu yüzden acımasız, insafsız, hukuksuz, sinsi, korkak, sahte, ahlaksız yöntemlere sarılır.

Türkiye’de yapılan budur.

Bu yöntemlerden birincisi; cumhuriyet dönemini bütünüyle kötülemek oldu.

Devrim yıllarını insafsız, acımasız, halkın inancına düşman olan, baskı ve zulümle iktidarda kalan bir diktatörlük olarak suçladı. Hakaret etti. İftira attı.

Toplumu buna inandırmak için medyaya bütünüyle egemen oldu.

Satın aldığı uşakları gazete ve televizyonlarda görevlendirdi.

Geçmişin şanlı ve parlak sayfalarını karartmak, halkın aklına kuşku düşürerek sürekli ve planlı bir şekilde Devrim tarihimizin her aşamasına iftiralar atılmaya devam ediliyor…

Hem de en iğrenç yalanlarla…

İkinci yöntem olarak; kendisine muhalefet edebilecek bütün güçleri kurulan komplolarla susturdu. Bilim insanları, saygın yazarlar, gazeteciler, siyasi parti yöneticileri, Türk ordusunun değerli komutanları, toplum önderleri uydurma terör örgütleriyle; olmayan fuhuş ve casusluk çeteleriyle bağlantılı gösterilerek yıllarca infaz edildi.

Toplumda onlara karşı düşmanlık ve güvensizlik uyandırıldı. TSK tasfiye edildi. Yandaş emniyet güçleri yaratılarak ordu ikame edildi.

Devam ediyor…

Başka bir yöntem ise; bugün yapılan bütün yanlışları, ihanetleri, kötülükleri çok büyük başarılar gibi göstermek…

Öylesine ki; medya hükümetin özellikle başbakanın kıçından hiç ayrılmıyor! Ne yaparsa bir hikmet buluyor!.. Parlatıyor. Hatalarını örtüyor. Özellikle başbakanın kızacağı hiçbir olay haber olamıyor!.. Yanlışlar medyadaki özel görevliler tarafından düzeltiliyor. Başbakanın ya da bir AKP linin öyle demek istemediği, yanlış anlaşıldığı yazılabiliyor!..

Gerçekler karartılıyor!.. Cinayetler, yolsuzluklar gizleniyor. Büyük toplumsal olayları bile haber yapamıyor!.. On binlerin katıldığı eylemlerden hiç haberi yokmuş gibi davranıp, o saatlerde salak magazin programlarını utanmazca yayına koyuyor!..

Suriye’ye karşı hükümetin ABD nin emirlerini yerine getirdiği, terör örgütlerini desteklediği, silahlandırdığı, sakladığı, eğittiği, geçişlerini sağladığı ve para desteğini hiç bilmiyormuş gibi yapıyor!.. Üstüne üstlük; bu terör örgütlerinin vahşi katliamlarını Suriye ordusunun yaptığı şeklinde insanlık düşmanı yayınlar yapabiliyor!.. Uludere katliamından doğrudan başbakanın sorumlu olduğunu ağzına alamıyor… FG örgütünün hükümete yaptığı açık şantajlardan, operasyonlardan ve bu örgütün arkasındaki güçten söz edemiyor!..

Bir başka taktik de; Kürtçü milliyetçiliğini beslemek, onları umutlandırmak… Bu konuda kaygan ve sinsi bir siyasetle terör eylemlerine anlayışlı davranmak!..

Sonra sertleşme gösterileri yaparak, terör odaklarıyla anlaşma yolları aramak…

Öte yandan ise, din söylemleriyle ve sadakalarla Kürt yurttaşların oylarını almak…

Kararsız, tutarsız, duruma göre hareket ederek, sorun çözmek yerine oyalamak ve sadece aldığı oyları düşünen bir siyaset…

Yani, ahlaksız bir siyaset!..

Hükümet bu yöntemlerle ve bu aşağılık medya sayesinde ayakta duruyor…

Bir taşla da birkaç kuş vuruyor…

Cumhuriyet tarihimiz iftira ve karalamalarla kötüleniyor…

İktidar, yalan ve demagoji ile sürekli olarak parlatılıyor…

Bu karartılmış ortam içinde yapılan kötülükler gizleniyor. Emperyalizmin taşeronluğuna devam ediliyor… Bu bağlamda ABD nin yeryüzü egemenliği projesi Dışişleri bakanı Davitoğlu tarafından Türkiye’nin “stratejik derinlik” konsepti diye kopyalanıp yutturuluyor!..

Bu işbirliği ile AKP kendi ideolojik düzenini kurmayı umuyor!..

Cumhuriyetçi, demokrat, Kemalist, çağdaş, aydın insanlar acımasız saldırılarla susturuluyor…

Sözde bir muhalefetin aksesuar olarak bulunması ve AKP nin her yaptığını onaylaması isteniyor… Bu olmadığı zaman ağlayıp ve sızlama eşliğinde muhalefet suçlanıyor. Emir altındaki büyük medya gücü yoluyla muhalefetten ve herkesten şikayetci olunuyor. Hakaret ve sövgü de cabası…

Gerçekler gizlendiği için halkın geleceğe ilişkin sağlıklı düşüncelere sahip olması zorlaşıyor.

Dinci siyasal gericiliğin kadim stratejisi içinde sıralamaya çalıştığımız bazı taktik ve yöntemler kuşkusuz bu kadar da değil.

Ama ne olursa olsun bu gidişin çok da uzun sürmeyeceği ortaya çıkmaya başlamıştır. İktidarın çözülmeye başladığını görüyoruz.

Ne diyordu usta şair:

“sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman …”


Uyanış başlamıştır…

2013 yılına bu umutlarla giriyoruz.

Yeni yılda aydınlanma güneşinin yeniden fethedildiği (*) yıl olması dileği ile…

(*) Nazım Hikmet; “Güneşi içenlerin Türküsü “

Altan ARISOY - 29 Aralık 2012 - İlk Kurşun

Son Yazılar