alpaslan_isikli225

TÜ -YÖK Yasa Taslağı!

Ünlü İtalyan filozofu Gramsci’nin çok anlamlı bulduğum bir sözü var. Özellikle üniversite ile ilgili sorunlar gündeme geldiğinde anımsarım.

“İnsanları kafalarından yakalayacaksınız” diyor Gramsci ve ardından ekliyor: “kolu, bacağı, gövdesi kendiliğinden gelecektir”.

İnsanlar gibi, toplumların da kafaları, daha doğrudan bir anlatımla, beyinleri vardır. Toplumların beyni denilince eğitim kurumlarının ve bunların en üst düzeydeki parçaları olan üniversitelerin akla gelmesi yanlış olmaz. Toplumların beyinlerinin oluşumunda üniversitelerin rolü büyüktür. Bu nedenledir ki bir toplumun gelişimini önlemek veya toplumun yönetimini bir takım karanlık odaklara tabi kılmak isteyenlerin öncelikle üniversiteleri hedef almalarının sayısız örnekleri görülmüştür. Buna karşılık, üniversitelerin bilimin gerektirdiği önceliklerle donanabilmesi, toplumun genel olarak özgürlükçü ve demokratik bir düzene kavuşturulması mücadelesiyle yakından bağlantılıdır.

Bugünlere Uzanan Süreç!

Atatürk döneminin, son zamanlarda yaygınlaştırılan otoriter ve yasakçı bir dönem olduğuna dair iddiaların aksine Türkiye üniversitelerinin tarihinde gururla anılması gereken bir yapılanma ortaya çıkardığı çoğu kez göz ardı edilir. 2. Dünya Savaşı öncesi dönemde Batı’yı kasıp kavuran faşist rejimlerin zulmünden kaçan bir grup Avrupalı bilim adamının, Einstein’ın Atatürk’e yazdığı mektupla açılan yolu izleyerek bilimsel faaliyetlerini ülkemiz üniversitelerinde özgürce sürdürme imkânını elde etmiş oldukları unutulmamalıdır.

Buna karşılık, 2. Dünya Savaşını izleyen Atatürk sonrası dönemde, Amerika’nın ülkemiz üzerindeki etkinliğinin yoğunlaşmasıyla eşzamanlı olarak, Köy Enstitülerinin kapatılması gibi başka bir dizi olayla birlikte üniversiteler üzerinde ağır baskıların estirildiğine tanık olmaktayız. Bu dönemde saldırıların önde gelen hedefi DTCF olmuş, dört tane tanınmış bilim adamı (Pertev N. Boratav, B. Boran, N. Berkes, M. Şerif) bu fakültedeki görevlerinden uzaklaştırılmışlardır.

1960 öncesi dönemde üniversite üzerindeki baskılar ve üniversite özerkliğine yönelik tehditler özellikle “bakanlık emrine alma” işlemleriyle somutlaşmıştır. Dönemin Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanlarından Turhan Feyzioğlu’nun, Fakültesinin 1956 yılı açılış töreninde yaptığı ve “nabza göre şerbet veren sözde münevverlerden olmayın” sözlerini içeren konuşmasından dolayı bakanlık emrine alınması bu yöndeki uygulamaların çok bilinen örneklerinden birisi olmuştur.

Üniversite özerkliğinin anayasal bir ilke olarak kabul görmesi, 27 Mayıs sonrasında 1961 Anayasasının 120. maddesinde öngörülen hükümler doğrultusunda mümkün olmuştur. Ancak çok geçmemiş, bu yönde gerçekleştirilen bilimsel özgürlük ve özerklik yönündeki gelişmeler, 12 Mart ve 12 Eylül yönetimleri döneminde ciddi darbeler almıştır. Bunlar arasında üzerinde en çok durulması gereken tahribat, 1402 sayılı sıkıyönetim yasasına dayanılarak sağlanmıştır. 100 kişiden fazla öğretim üyesinin, hiçbir gerekçe gösterilmeden ve emeklilik süresi henüz dolmamış olanların bu haklarından da yoksun bırakılmaları suretiyle, kamuda herhangi bir işte çalışmalarının yasaklanmasının sonuçları ağır olmuştur.

Bu uygulamayla görevine son verilmiş olanların çoğu, 10 kişiden fazlası SBF mensubudur. Bu uygulama vesilesiyle Batı dünyasındaki dönüşümü gözler önüne seren bazı örnekler ortaya çıkmış bulunuyor. Batı’nın bir zamanlar olduğu gibi ülkemizdeki hak ihlalleri karşısında duyarlı ve gerekli demokratik dayanışmayı sunmaktan geri kalmayan özelliği, artık gerilerde kalmış gibidir. 2. Dünya Savaşı sonrasında görevinden uzaklaştırılan Prof. Pertev N. Boratav’a kapılarını açan ve bilimsel niteliğiyle mütenasip bir görev sunan Batı dünyası, daha sonra bir başka Boratav’a (Korkut Boratav’a), tüm liyakatine ve çabalarına rağmen aynı ilgiyi göstermemiş; K. Boratav, Afrika’nın ortasında Zimbabve’de hocalık yapma olanağı elde edebilmiştir. Bu durum, son yıllarda yeryüzünü sarıp sarmalayan neoliberal dalganın sonuçlarını teşhir eden açık ve somut örneklerden birisini oluşturur.

Üniversite özerkliğine ve bilimsel özgürlüğe yönelik saldırılar, 4 Kasım 1981 tarihli yasa temelinde YÖK’ün kurulmasıyla kurumsallaştırılmış ve daha da yoğunlaştırılmış olarak devam etmektedir. Bu saldırılar, ülkede genel olarak sürdürülmekte olan yargısız infaz niteliğine vardırılmış bulunan uygulamalarla eşlenmektedir. Bu tür uygulamalar, esas olarak aydınları ve düşünce özgürlüğünü hedef almaları dolayısıyla, kuşku yok ki üniversiteler üzerinde estirilen terör havasının boyutları bakımından da ciddi katkılar doğurmaktadır.

YÖK Taslağı ve Anayasa!


Bütün bu gelişmelerin ardından varılan mevcut koşullarda, YÖK tarafından üniversite özerkliği bağlamında daha da ağırlaştırılmış bir YÖK yasası taslağının açıklandığına tanık olmaktayız. 12 Eylül komutanlarının –sonuçta fiilen cezalandırılmaları başından belli olsa da- yargı önüne çıkarıldıkları bir sırada, 12 Eylül’e ve onun eseri olan YÖK’e karşı olduğunu beyan etmiş bulunan bir iktidar döneminde başlatılmış bulunan, bu girişimlere bir anlam vermek kolay değildir.

Öncelikle bilinmesi gereken sorun, açıklanmış olan tasarının pek çok maddesinin mevcut Anayasaya aykırı olduğudur. Nitekim söz konusu taslağın internet aracılığıyla kamuoyuna ilan edilen metnine konulmuş bir açıklama ile bu gerçek kesin bir dille itiraf edilmekte ve “önerilen düzenlemelerin mevcut anayasamıza uygunluğu sorgulanmamıştır” denilmektedir.

Taslakta öngörülen düzenlemenin Anayasanın özellikle 130 ve 131. maddelerine aykırılığı, kuruma verilen isimden başlamaktadır. Kurumun ismi Anayasaya aykırı olarak YÖK değil, TÜ-YÖK (Türkiye Yükseköğretim Kurumu) olarak değiştirilmiştir. Aykırılıklar bununla kalmamakta, YÖK Genel Kurulunun yapısını öngören 6.madde, Yürütme Kurulunun oluşumunu öngören 7.madde, dekan atanmasını öngören 15.madde, özel üniversite kurulmasını öngören 24.madde, yabancıların özel okul açmasını öngören 26.madde, anonim şirketlerin özel yüksek okul kurmasını öngören 29.madde, mütevelli heyet oluşumunu öngören 30.madde vs. açık bir biçimde mevcut Anayasa ile çelişen hükümler içermektedir.

Bütün bu değişiklik öngören düzenlemelerin yürürlüğe sokulabilmeleri için ciddi bir Anayasa değişikliği sorununun da gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktır.

Değişen Nedir?

Yasa değişikliğinin asıl amacının yüksek öğretim kurumları üzerindeki baskıyı artırmak ve üniversite özerkliğini daha da budamak olduğu, eksik bir saptama olarak görünmektedir. Zira bu yöndeki amaçlar, mevcut düzenleme çerçevesinde de geniş ölçüde gerçekleşme ortamı bulduğuna göre daha fazlasına niçin gerek duyulduğu sorusu ortada kalmaktadır. Yine de uygulamanın dozu ve tarzı bakımından önem taşıyan bazı değişikliklerin yapılmak istendiği düşünülebilir. Öncelikle bunlara değinilmesi uygun görünmektedir.

Yeni taslakta, üniversitelerin yönetimi konusunda en çok önem taşıyan değişikliğin Üniversite Konseyi adı altında oluşturulması öngörülen organla ilgili olduğu anlaşılıyor. Üniversite Konseyinin, üniversite öğretim üyeleri tarafından her biri farklı fakültelerde görev yapan öğretim üyeleri arasından seçilen beş; Bakanlar Kurulu tarafından seçilen iki; Kurul tarafından ilgili üniversitenin profesör unvanlı öğretim üyeleri arasından seçilen iki; bu dokuz üyenin ilgili üniversitenin mezunları arasından seçtiği bir ve son üç yıl içinde üniversitenin bulunduğu ildeki vergi mükellefleri içerisinde en çok gelir vergisi ödeyen gerçek kişiler ya da kurumlar vergisi ödeyen tüzel kişi temsilcileri arasından veya ilgili üniversiteye en çok bağışta bulunanlar arasından seçtiği bir kişi olmak üzere on bir üyeden oluşması öngörülmektedir.

Öğretim üyelerinin özgür katılımının sınırlı olduğu bir seçim sürecinde oluşması öngörülen Üniversite Konseyinin geniş yetkileri bulunmaktadır. Taslağa göre, Üniversite Konseyi, rektör ve dekanları seçtiği gibi, üniversite stratejik planının onaylanması, üniversitenin yatırım programının ve bütçe tasarısının hazırlanması, öğrenci kontenjanlarının tespiti, sözleşmeli öğretim elemanlarına ödenecek ücretlerin belirlenmesi gibi konularda da tek söz sahibi kılınmıştır. Bu durumda, tüm üniversitelerin üzerinde mevcut bulunan YÖK’e ek olarak her üniversitede ayrı bir YÖK ihdas edildiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Taslağın 11.maddesine göre, vakıf üniversiteleri ile özel üniversitelerde rektör, üniversite mütevelli heyeti tarafından yapılan teklif üzerine TÜ-YÖK genel kurulu tarafından atanır. (Taslağın 30.maddesine göre, vakıf ve özel yükseköğretim kurumu mütevelli heyet üyeleri kurucu vakıf veya şirket yönetim organı tarafından seçilir ve TÜ-YÖK genel kurulu tarafından atanır.)

Bu arada, YÖK Genel Kurulu da geniş yetkilere sahip en üst organ olarak varlığını sürdürmektedir. Yükseköğretim Genel Kurulu, başkan dâhil yirmi bir üyeden oluşur. Üyelerden beşi, siyasî parti gruplarının üye sayısı oranında belirlenecek üye sayısının ikişer katı olarak gösterecekleri adaylar arasından, her siyasî parti grubuna düşen üye sayısı esas alınmak suretiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi; beşi Cumhurbaşkanı; beşi üst düzey kamu görevlileri veya profesör unvanına sahip öğretim üyeleri arasından Bakanlar Kurulu; altısı kendi üyesi olmayan profesörler arasından Rektörler Kurulu tarafından seçilmesi öngörülmüştür.

Taslağın yeni bir organ olarak oluşumunu öngördüğü Yürütme Kurulu, başkan ve başkan vekilleri dâhil dokuz üyeden oluşmaktadır. Yürütme Kuruluna Türkiye Büyük Millet Meclisi, Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu ve Rektörler Kurulu kontenjanlarının her birinden en az bir olmak üzere Genel Kurul tarafından altı üye seçilecektir.

Bilimin Piyasa Güçlerine Teslimi!

YÖK taslağında, mevcut yasanın 4.maddesinde belirlenen amaçlar çerçevesinde yer alan “ATATÜRK İnkılapları ve ilkeleri doğrultusunda ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı” olmak ve “toplum yararını kişisel çıkarlarının üstünde” tutmak gibi ifadeler kaldırılmıştır. Kuşkusuz bunun anlamı ve önemi, yüksek öğretimin yapısını ve amaçlarını sözü edilen ilkelerle bağdaştırılması olanaksız güçlere teslim edilmesinde ifadesini bulmaktadır.

Yürürlükteki yasada öngörülen amaçlar ve temel ilkeler kaldırılırken ne tür bir anlayışa bağlı kalındığının değerlendirilmesi bakımından, taslağın 33.maddesinde yer alan “bilgi lisanslama ofisinin” kurulmasına ilişkin ifadelerin belli bir anlamı bulunmaktadır. Söz konusu madde hükmüne göre, bilim, tereddütsüz bir biçimde ticari bir faaliyet alanı olarak ele alınmış; yükseköğretim kurumlarında, araştırmacı, uzman, diğer personel ve öğrencilerin “yapacakları bilimsel çalışmalar itibarıyla ticarî değeri yüksek konulara” yönlendirilmeleri ve “bilgilerin ürüne dönüştürülmesi” yüksek öğretimin görevleri arasına dâhil edilmiştir.

Tasarının 24.maddesinde kurulması öngörülen yüksek öğrenim kurumları sıralanırken devlet ve vakıf üniversitelerinin yanı sıra özel yüksek öğrenim kurumlarına da yer verilmiştir. Böylece, bugüne dek özellikle vakıf üniversitelerinin görüntüsü arkasında varlık kazanmış bulunan kâr amaçlı yapılanma, bundan böyle açık bir biçimde özel yüksek öğretim kurumu niteliğiyle gelişimini sürdürebilecektir. Üstelik vakıf ve özel yükseköğretim kurumlarının kurulabilmesi bir hayli kolaylaştırılmıştır. O kadar ki devlet yükseköğretim kurumlarının kanunla kurulmaları gerekmekteyken özel ve yüksek öğrenim kurumlarının açılabilmesi için TÜ-YÖK genel kurulunun teklifi ve Bakanlar Kurulunun kararı yeterli olabilecektir.

Daha da önemlisi, taslağın 26.maddesine göre, yabancı yüksek öğretim kurumlarının Türkiye’de fakülte, enstitü, konservatuar ve meslek yüksekokulları açabilmesidir. Bu yabancı yükseköğretim kurumlarının açılabilmesi için de TÜ-YÖK genel kurulunun teklifi ve bakanlar kurulunun kararı yeterli olabilecektir.

Taslağın 29.maddesi, bir özel yükseköğretim kurumunun kurulabilmesi şartını, düpedüz bir ticari işletme açılışını anımsatan bir tutumla, kurucu tüzel kişinin anonim şirket statüsünde olmasına bağlamıştır.

Devlet eliyle özel sermayedar yaratma yönündeki tutumun izleri, yeni taslakta da yansımalarını göstermektedir. Taslağın 36.maddesinde yer alan hükümle, vakıf ve özel yüksek öğretim kurumlarının ön lisans ve lisans programlarında devlet burslusu olarak öğrenci okutulabilmesi olanağı tanınmıştır. Bu yolla özel okulların öğrenci (daha gerçekçi bir deyişle müşteri) bulma sıkıntısı çekmemeleri bakımından önemli bir kolaylık sağlanmış olacaktır.

Piyasa mantığı devlet üniversitelerinde de yansımalarını göstermektedir. Bu durumun belirgin örneklerinden birisi, her iki yılda bir atanmaya muhtaç duruma sokulmuş olan sözleşmeli öğretim elemanlarının statülerini düzenleyen maddede (m.10/7) görülmektedir. Üniversite Konseyi, yeni alınan elemanların sözleşmeli statüde istihdamına veya dileyen kadrolu elemanların sözleşmeli statüsüne geçmesine karar verme yetkisine sahip kılınmıştır. Sözleşmeli statüde çalışanların kadrolu statüde çalışan emsallerinin üç katı kadar ücret alabilmeleri bu statüye geçişi özendirici olabilir. Ne var ki bu statüde çalışma, Üniversite Konseyinin takdirlerine tabi kılınmış olması dolayısıyla, iş güvencesi açısından son derece tartışmalı bir temel üzerine oturtulmuş bulunmaktadır.

Taslağın bütünü içinde fazla önemli görülmeyebilecek, ancak taslağa egemen olan bakış açısının temelinde yatan ideolojik tercihi yansıtması bakımından anlamlı bir örnek de Üniversite Konseyinin ve Rektör adaylarını belirleme komisyonunun bünyesinde yer tanınan bir üyenin kimliğinde ifadesini bulmaktadır. Taslakta bu konularda öngörülen düzenlemelere göre, “vergi mükellefleri içerisinde en çok gelir vergisi ödeyen gerçek kişiler ya da kurumlar vergisi ödeyen tüzel kişi temsilcileri arasından” seçilecek bir kişi de sözü edilen kurullarda yer alacaktır. Oysa ülkemizdeki vergi düzeni çerçevesinde en çok vergiyi ödeyenler dolaylı vergi ödeyenlerdir. Bunlar arasında da çoğunluğu çalışan kesim oluşturur. Dolayısıyla en çok vergi ödeme ölçütünden yola çıkıldığı takdirde anılan kurullarda çalışan kesimin temsilcilerinin bulunması akla gelebilirdi.

Sonuç :

Kamuoyuna açıklanmış bulunan TÜ-YÖK taslağının asla umut verici bir görüntü sunmamasına rağmen, bu aşamada bir kere daha anımsamamız gereken –bundan önce yayınladığınız yazımda da ifade ettiğim- başka bazı gerçeklerin bulunduğu unutulmamalıdır:

Ülkemizin Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte sağlam temellere kavuşturulmuş bulunan köklü bir yurtseverlik ve bilime saygı geleneği vardır. Aradan geçen zaman zarfında bu özelliğimizi tahrip yönünde çok değişik saldırılara başvurulmuştur. Ne var ki yetişen her yeni nesil, kendisiyle birlikte üniversiteler ve genel olarak toplum açısından umutlarımızı diri tutan unsurları da beraberinde getirmektedir. Bugün ülkemizde üniversitelerimizde mevcut tüm olumsuzluklara rağmen, her bakımdan değerli ve birikimli öğretim elemanlarının bulunduğu asla yadsınamaz. Kesinlikle ifade edebilirim ki vardığım bu sonuç, yalnızca kamu üniversiteleri açısından değil özel üniversiteler açısından da çoğumuzun yakından bildiğimiz örneklerle kanıtlanmış bulunmaktadır.

Aynı durum, öğrenci kadrosu açısından da kesinlikle gözlemlenebilir. Gençler, 12 Eylül’de potansiyel suçlu ilan edilmişler, ağır baskılara uğratılmışlardır. Bunun yanı sıra özellikle egemen medya marifetiyle yoğun bir yozlaştırma kampanyasının hedefi olmaktadırlar. Bütün bunlara rağmen, yurt sorunları karşısında duyarlı, gerçekleri öğrenme ve aydınlanma arzusunu asla kaybetmemiş olan üniversiteli gençlerin varlığını görmek başlıca umut ve gurur kaynağımızdır.

Bu yöndeki gidişi, hiçbir şeyin, bu arada kamuoyuna açıklanmış bulunan TÜ-YÖK taslağının da durdurmasının mümkün olamayacağı açıktır.

Kısaca ifade etmek gerekirse, “dağ nice yüksek olsa da yol üzerinden aşar”.

Alpaslan IŞIKLI - 09 Aralık 2012 - İlk Kurşun

Son Yazılar