sadik_albayrak_aydinlik225

Ankara havaları!

Şöyle yazmıştı: “Hiçbir ilaç, hiçbir kür, yaratıcı bir inkılâp heyecanı içinde yaşayan bir memleketin havası kadar insana sıhhat ve şifa veremez.

” Bu hava içinde yaşamış ve kalemini inkılâbın davasına sunmuştu. Bu havanın en yoğun olduğu şehrin, Ankara’nın ve zamanın, Milli Mücadele yıllarının anısıyla doluydu... Fakat bu inkılâp heyecanı çok uzun sürmeyecekti. Her devrimin atılımlarını izleyen gerileme, restorasyon dalgası kendi devrimini de kuşatacaktı. “Ankara” romanı, buna karşı yazarlık eylemi oldu.

Yakup Kadri Cumhuriyet devriminin amaçlarından başka yönlere saptığını ortaya koymak ve yeniden canlandırmak için 1930’ların başında yola çıktığında yalnız değildi. İnkılâbı yeniden halkçı ve kamucu bir çizgiye sokacak “kadro” arayışında bir avuç aydın bir dergiyle harekete geçtiler. Kadro’nun yayına başladığı 1932 yılında “Yaban” romanını yazmıştı. Devrimci aydının halkıyla bütünleşememesinin çığlıkları yoksul bir Anadolu köyünü kuşatan bozkırda yitip gidiyordu. Canlandırılacak devrimin ilk işlerinden biri, insanlarını ortaklaştıracak, birbirini anlamalarını sağlayacak bir ortak dil yaratmaktı. Bu devrimin herkesin benimseyeceği, ortak çıkarlara dayanan ilkeleri ve değerleri olmalıydı. Sınıfsal çıkarlara dayalı ayrışma ve çatışmaların hüküm sürdüğü koşullarda bu nasıl mümkün olabilirdi?

Gerçekler acımasızdı, 1934 yılı, Kadro dergisinin iktidar isteğiyle kapatıldığı yıldı. “Ankara” romanı aynı yıl yayımlandı. “Yaban”ın kaldığı yerden Cumhuriyet devriminin sorunlarını tartışmayı sürdürüyordu. Köylünün içinde “yaban” durumdaki devrimcinin, şehirli halkla bütünleştiği de söylenemezdi. Devrim Ankara’sında da, onlar, “yabanlar”dı. Yakup Kadri’nin “Ankara”sına, Mithat Cemal’in daha sonra yayımlanan “Üç İstanbul” kitabının adından esinlenerek, “Üç Ankara” da diyebiliriz: Bir, devrimin Ankara’sı, iki, 1930’ların başının, kapitalist çıkarların ayrıştırdığı, romanın yazıldığı günlerin Ankara’sı ve üç, yazarın gerçekleri ütopyada aştığı geleceğin Ankara’sı.

Romanın baş kişisi İstanbullu Selma’nın çevresinde İnkılâp Ankara’sından tipler tanırız. Bu bölümde bütün insani ölçütler devrimin değerlerine göre belirlenmiştir. Yunan ordusunun Ankara’ya yaklaştığı haberlerini duyunca Ankara’yı terk edip Kayseri’ye kaçan kocası bankacı Nazif’ten ayrılan Selma, Milli Mücadelenin subaylarından Miralay Hakkı Beyin inanmışlığı, kararlı kişiliğinin etkisinde kalarak onunla evlenecektir. Ancak “yeni Ankara”da şirketlere komisyonculuk yapan Hakkı Beyle devrim Ankara’sının genç subayı arasında hiçbir benzerlik kalmamıştır. Gerçekçi Yakup Kadri, tiplerini de zamanın ve koşulların biçimlendirmesine göre yazmıştır.

Romanda yeni Ankara bölümü, lüks otelde bir balo sahnesiyle açılır. Balonun şatafatına sokaktan bakan halkın arasında, sırtında yorganıyla şehre yeni gelmiş “Yaban”ın köylülerinden biri de vardır. “Yaban”daki Ahmet Celâl’in benzeri diyebileceğimiz, gazeteci Neşet Sabit, balodadır; eleştirel düşünceleriyle inkılâbın tıkanışını ortaya koyar. İnkılâpçı, “yeni Ankara”da da bir “yaban”dır. Neşet Sabit, günün Ankara’sına bakarak sorar: “Yeni Ankara, o eski Ankara’nın bir mütekâmil şekli olmak lâzım gelmez miydi? O millî ateşin hararetinden bu buzdan şehir maketi nasıl çıkmıştı?”

Neşet Sabit, devrim günlerinin Ankara’sının havasını kaybetmiş Selma’yı uyaracaktır: “yok canım, bu gördüğünüz şeyler, bu balo, bu otel, sizin Yenişehir evleriniz, bunlar hep birer hayat kalıbıdır ama bizim inkılâbımızın ateşinde dökülmüş kalıplar değil. Bizim ruhumuzdaki yeni hayat prensibinin, yeni hayat özünün tomurcuğu da çatlamadı. Çatlamış olsaydı, memleketteki hayat şartlarının yalnız küçük bir ekalliyet lehine değil bütün millet için değişmiş olması lâzım gelirdi.”

Sermayedar sınıfın, gitgide büyüyen sömürüsü ve alçaklığının kuruttuğu o devrim tomurcuğu, gerçeklerin bağrında yeniden özsuyunu arıyor.

29 Ekim 2012’de halkımızı Ankara’ya, ilk Meclis’e “seferberliğe” çağıran gençlerde o yaratıcı devrim havasının titreşimleri duyuluyor.

B.Sadık ALBAYRAK - 25 Ekim 2012 - Aydınlık

Son Yazılar