Attila-Ilhan5

Yürüyün çocuklar siz onu göremezsiniz; Attilâ İlhan!

Aylardan ekim, sicim gibi bir yağmur çökmüş yıldırımlar şehrinin üzerine. Eski bir tanrının heykeli daha devrilmiş ve panteon’a bir lahit daha eklenmiş sessizce…


Kendini alafrangalıktan çekip kurtardıktan sonra Türk aydınının düştüğü batı taklitçiliğini her eyleminde eleştirmiş bir düşün adamı olan Attilâ İlhan denince, şiir gelir kapımızı çalar bütün debdebesiyle. Şiir de gelir, aşk da gelir gelmesine de, bir düşünün bakalım her dizesinde bizi Anadolu’nun bozkırına atan o kuva-yi milliye ruhu gelmez mi?

”bana bir şimşek çak / kalpakları tozlu paşaların çığlıklı gözlerinden”

Ya köhnemiş devleti, canla başla kurtarmak derdinde ve boyunlarında yağlı urganlarıyla jön Türkler gelmez mi?

”yürüyün çocuklar siz bizi göremezsiniz / çünkü sizin gözleriniz bizim gözlerimiz”

O mahur beste de çalmaya dursun be müjgan, yitip giden gençliklerine mi yanmalı yoksa onlardan sonra düşen, şaşanlara mı?

Türkiye hep zorların ülkesi ola gelmiştir. Toprağı kanla sulanmış diyarlarda ölülerin laneti dolanırmış ya işte öyle. Bahtı kara maderini kurtardık sanırken buluverdik tepemizde gene demir pençelerini emperyalizmin. Osmanlı’nın son dönemlerini, Cumhuriyet’in ilk yıllarını ve sonrasındaki hayli karışık süreci romanlarında işleyen Kaptan, nedense bir yerde takılıp kalmıştı. Özellikle de ömrünün son demlerinde sürekli dilinde bir ”eğitim, savunma ve ekonomi milli olmalıdır, yoksa sevr gelir” sözleriyle…

Uyuyan bir milleti uyandırmanın zorluğunu bildiğinden olacak, ilerleyen yaşına rağmen yazmaya, konuşmaya ve sesinin yettiği kadar bağırmaya devam etti. Türk aydınının içine düştüğü milli kimliğinden kopuk tavrı gördükçe o bildiklerini daha bir altını çizerek tekrarladı. Gerçi şimdilerde yetiştirdiği bazı ‘edebiyatçıların’ haçlı irticanın matbuatında kalem oynattıklarını görseydi ne derdi merak ediyorum. Lakin, o bahsi diğer…

Rozet Atatürkçülerine açtığı savaştan tutun da batı yardakçılığı yapan ama bu ülkenin ekmeğini yiyen her kesime karşı duruşu netti, bu büyük şairin. Son on beş yıldır, iyiden iyiye ayak sesleri duyulmaya başlayan ‘avrasyacılığın’ en keskin savunucularındandı. Hiçbir zaman AB’ye inanmadı. ABD’ye ram olmadı. Yani, Gazi Paşa’sının sözüyle ‘ne batılılaştı ne de amerikanlaştı yalnızca özleşti.’ Sahi ne diyordu:

…”Avrupa’yı Avrupa gibi görmüyorum. Roma-Germen İmparatorluğu gibi görüyorum. Hala aynı mantıkla hareket ediyorlar. O mantık hiç değişmedi. Dinini değiştirecek, dilini değiştirecek, seni parçalayacak. Aynı şeyi düşünüyor.”….

CHP’nin batı taklitçisi sosyal demokrasi hamlelerini eleştiren Attilâ İlhan, bu hastalığın tanzimattan ileri geldiğini üstüne basa basa söylüyordu. İnönü’nün Atatürkçülüğünü eleştiriyordu(k) ama kaderin cilvesi ‘değirmen döndü dolandı yıllar oldu’ İsmet Paşa’yı savunmak bile biz sosyalistlere kaldı. Kaptan görse ne derdi acaba?!

2007′den sonra gelişen süreçte ve bir kaç yıl ötesinde ki, bu satırların yazarının ‘eylül tezlerini’ kaleme almasından hemen sonradır, değişen bir Türkiye panaroması çıkıyor karşımıza. Yeni konjonktürün getirdiği öz değerlerini, kurumlarını, geleneğini yitirmiş ve üzerine bolca ‘demokrasi’ sosu dökülmüş yeni bir ‘cumhuriyet’!

Gençlikten her zaman umutlu olan Attilâ İlhan, şimdilerde ortadan ikiye bölünmüş bu halkı yekvücut kılmak için yegane çözümü elbet gene tarihin tozlu sayfalarında arardı.

”unutma ki sevmek / yalnız kelam değil, gerçek manada bir faaliyettir / bir tutmak korumak ve kurtarmak faaliyeti”

O halde sorumluyuz seviyorsak bu memleketi ki seviyordu Kaptan, ana gibi yar gibi;

”sen Türkiye’sin ekmeğim tuzum Türkiye / Türkiye Türkiye ay’lı yıldız’lı Türkiye ”

Kemalizm mi dediniz? Sol kemalistlerin, çoktan sağ cenahca cebren ve hileyle oyun sahasından dışarı atıldığı. ‘Men dakka dukka’ çok geçmez el bebek yetiştirdikleri gericiliğin, emperyalizmle kolkola sağ cehanın tahtını devirdiği bir süreci yaşadık. İşin sermaye boyutuna ise gene Kaptan açıklık getiriyor. Bakın ne demiş;

”Osmanlı’daki burjuvazi komprador burjuvazi, yani yabancıyla iş birliği hâlindeki gayrimüslimler ve savaş sırasında onlar emperyalizmle iş birliği halindeler. Böyle olunca, inkılâbın burjuvazisi yok.”

Ya sonrası milli burjuvazimiz oldu mu? Olmadı diyerek geçiştiriyorum çünkü başka bir yazı konusudur. Burjuvazimiz komprador olunca haliyle bu ‘aydınlarımıza’ da sirayet ediyor. Ne de olsa kafa aynı tanzimatçı kafa!

…ben kendi hesabına bunu çok söyledim, yine de söylerim; burada, gençliğimde, çocukluğumda edebiyat meraklısı bir kişi olarak okuduğum kitapların büyük bir ekseriyetinin, Avrupa’ya gidip yabancı dil öğrendikten sonra oradaki birtakım kitapların Türkiye versiyonları olduğunu fark ettim. Yani orijinal de değiliz. “Şiirde büyük yenilik yaptı falan kişi” diyoruz biz, gidip bakıyorsun, oradaki falan adamın Türkiye versiyonu. Yani nasıl komprador bir tüccar varsa oradaki şirketin Türkiye’deki mümessili, komprador edebiyatçı var bizde, oradaki yazarın Türkiye mümessili gibi; onun yaptıklarını Türkiye’de yapıyor. Peki, Türkiye’nin ihtiyacı olan ne? Onu düşünüyoruz. Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı bizi hiç ilgilendirmiyor.”…

Nasıl? Aydının kompradoru da bir başka oluyor haliyle. Gördük yetiştik hepsine. Ülkesine küfredip silah tüccarlarının ödülünü alanlardan tutun da ”askeri vesayet var naraları atıp” sonra Fransız subayına göğsüne nişan taktıranı.

”elsiz ayaksız bir yeşil yılan / yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal / hani bir vakitler kubilay’ı kestiler / çün buyurdun kesenleri astılar / sen uyudun asılanlar dirildi / mustafa’m mustafa kemal’im”

Büstü kırılıp elektrik direklerinden sallandırılan Mustafa Kemal! Vatan toprağını İngiliz postalına çiğnetmemiş Mustafa Kemal! Hangi Atatürk? Şimdi okumanın tam sırası ve dahi ‘bir milleti uyandırmak’ için giriştiği savaşımı. Sosyalizm ayak sesleri mi dediniz. Sırası gelecek elbet. Önce Allah’ın süngüleri parıldamalı Akdeniz’e uzanarak ve Gazi Paşa, şahin bakışlarıyla Haliç’e demirlemiş düşman zırhlılarını nazarlamalı. Sarışın Kurt ise pusu kurmuş Kocatepete’de zafer gününün şafağını bekliyor…

Yarım kalan ulusal devrimimizi özümsemiş eksik yanlarını anlatmış ve en çok da savunmuştur,  Attilâ İlhan. Türkiye sosyalist hareketinin içinde bir sol kemalist olarak yer etmiştir; ”yıldız, hilal ve kalpak” üçlemesiyle.
…”Attilâ’nın cenazesine katılanları, bazı yazar arkadaşlarımı biraz korkmuş gördüm. Bana biraz Stalin’in cenazesini hatırlattılar. Korkudan kurtuluşun sevinci vardı sanki yüzlerinde; onlar Attilâ’yı o kadar sevmezlerdi.” diyor Yalçın Küçük Hocamız ki maphustur. Bunu neden yazdım. İkinci cumhuriyetin ilan edilme safhasına eski rejimin savunucuları tasfiye edilmeliydi. Attilâ İlhan onların başında geliyordu. Silivri’ye gitmeye ömrü yetmedi. Ulusalcı dalgayı aşmak niyetindeki güruhlar o günden bu yana epey yol kat ettiler. Dip dalgası kıyılara ulaşamadı belki ama denizde epey çalkantılar yarattı. Yükselen ulusalcılık o birilerinin size anlattığının tersine bakın neydi:

…”Mustafa Kemal Müdafa-i Hukuk hareketine girdiği zaman Ankara’da yanında kimler vardı? Onları bir düşünün. Mustafa Kemal Paşa’nın bir tarafında Ziya Gökalp vardı; Türkçü, bir tarafında Yusuf Akçura vardı; marksist ama kafada Türkçü. Arkasında Mehmet Akif; müslüman ama Türkçü. Peki kimi çağırmışlardı? Mustafa Suphi komünist ama Türkçü. Şimdi aynı şey oluyor.”…

Yükselen ulusalcı dalga buydu? Bu dalgayı kim aşmak isterdi. Dün Mustafa Kemal’e karşı kim savaşmışsa onlar; emperyalizm ve yerli iş birlikçileri. Ulusalcıların gayesi Atlantik’in bölge jandarmalığını yapmayan bağımsız bir Türkiye’ydi:

…”avrasyada hala mazlumların uğultusu  / kısa bozkır atlarının nallarından  / gizli kıvılcımlar ki etrafa saçılıyor  / azadlık mermileridir  / çekirdekleri çelik cehennem gibi sıcak”…

Dünya’da gelişen sosyalist hareketleri her zaman yakından izlemekteydi. Latin Amerika’daki hareketlere kayıtsız kalmamış, yazılarında yeri geldikçe değinmişti. Sosyalizm deyince unutmadan belirtelim; Sovyetler’de yükselen ve hakimiyeti ele geçiren Stalin’e karşı Galiyev çizgisini savunuyordu. ‘Sultan Galiyef, Avrasya’da dolaşan hayalet’

Attilâ İlhan eksik yanı ise Türkiye Sosyalist Partisi sonrası hiçbir siyasi partide örgütlü olmayışıydı. Nitekim, bu sonraki aydın kuşağına da bir nebze sirayet etmiştir.

…”Ben ne sosyalist devrimin ne Türkiye’deki Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin sona erdiği gibi bir mantıksızlığa girmem. Bunlar sona ermez. Çünkü dünyanın dörtte üçü hala emperyalizmin kölesi halindedir. Sona ermeyeceğinin en güzel işareti de ABD’nin arka bahçesinden geliyor. Güney Amerika’da dördüncü sosyalist hükümet kuruldu. Bizimkiler biraz daha korkacaklar. İşin aslı bu. Eskiden kabadayı kabadayı ötüyorlardı. Birdenbire gördüler ki durum o değil. İkincisi, Avrasya dediğimiz oyun değil. Başlangıçta Şanghay Beşlisi küçük mahalli bir şeymiş gibi kuruldu. O da bizi ilgilendiriyor. Şangay Beşlisi’nin içinde bizim Orta Asya Türk Cumhuriyetleri vardı. Biz onları çoktan üvey evlat sayıyorduk. Onlar girdiler, hemen Rusya ve Çin’le anlaştılar.”…

Çok da uzatmadan bitirirken; Mustafa Kemal’in ülkeyi ve devrimleri emanet ettiği gençliği bilinçlendirmek için çabalamış, sayısız konferanslar vermiş, kitaplar, yazılar yayımlamış bu büyük düşün adamının ebediyete göçüşünün 7. yılında anmak hepimizin görevidir. En çok da bugün onu kendisine rehber edinen Türkiye Gençlik Birliği üyelerinin. Ve bu vesileyle, 29 Ekim’de Ankara’da yapılacak ‘Seferberlik Yürüşü’nü duyurmuş oluyorum;

‘yürüyün çocuklar siz bizi göremezsiniz’

Yazımın başlığını Attilâ İlhan’ın ‘ferda’ şiirinde yer alan ‘yürüyün çocuklar siz bizi göremezsiniz’ dizelerinden alıntı yaparak koydum. Şiirin devamı mı? Meraklısı elbet arar bulur ben bir iki dizeyle noktalıyorum…

…”mekteb-i harbiye derseniz ben mustafa kemal, selanik / yürüyün çocuklar siz bizi göremezsiniz/ büyük yumruklar gibi sıkılı içinizde gizli bir yerinizdeyiz / çünkü sesimizde deprem sesleri var sizin sesinizden /çünkü sizin gözleriniz bizim gözlerimiz / yürüyün çocuklar siz bizi göremezsiniz”…

M.Recep ERÇİN - 10 Ekim 2012
http://www.ulusalbakis.com/

Son Yazılar