pkk_habur_aslanlari225

Akılla dalga geç-me! (1)

Size desem ki, 2060’lı yıllardan sonra, sömürgecilerin oynadığı bölme oyununu, Türkiye bozdu ve PKK belasından kurtuldu.

Ancak yine o yıllarda, güzel ülkemizin başına, sömürgeciler tarafından başka sıkıntılar musallat edildi. Türkiye de, başına musallat edilen bu zorluklarla uğraşırken, o dönemin başbakanı çıkıyor: 1990’lı yıllarda, PKK’yla mücadele edilmesine üzülüyor ve ÖCALAN’ın “tarihi şahsiyetinden” özür diliyor. Bu durum hakkında ne düşünürsünüz? “Hadi canım sen de” dediğinizi, duyar gibiyim. Olmaz olmaz demeyin; işte günümüzde, Dersim olaylarıyla ilgili “özürler” ve Seyit Rıza’nın ermiş veya peygamber soyundan olduğunu düşünenler gibi; PKK ve ÖCALAN hakkında, gelecekte de böyle düşünebilen hurafeci başbakanlarımız olabilir… Ayrıca seyitler, peygamber soyundan gelse ne olur? İslam’da, kan yoluyla, konum ya da herhangi bir başka ilkesel değeri aktarma özelliği yoktur ve böyle inananlar, Kur’an’a göre putperest olurlar. Hem; siz değil misiniz, peygamber torununu öldüren hurafecilerin fikir devamı. Her neyse; bunlar da hurafecilerin bir başka çelişkileri…

PKK içinde, ÖCALAN’ı, peygamber ya da tanrı gibi görenlerin olduğu söylentisini duymuşsunuzdur. Bizim için, bu iddianın doğru veya yanlışlığı önemli değil. İlginç olan, ÖCALAN gibi bölücü ve hurafeci olan Said Nursi, İskilipli Atıf, Şeyh Said’lere de aynı dinsel paye verilmeye çalışılması ve günümüzdeki itibarsızların, bunlara güya itibarlarını iade etmeye yeltenmesi…

Hatırlayacağınız gibi 13 Mart 2012 tarihinde, Mustazaf-Der Genel Başkanı Av. M. Hüseyin YILMAZ, Belediye Başkanı Osman BAYDEMİR’i ziyaret ederek, toplumsal barışın sağlanması için Şeyh Said ve arkadaşlarının itibarlarının iade edilmesi için defin yerinin tespiti talebinde bulundu. BAYDEMİR de Şeyh Said ve arkadaşlarının itibarının halkın nezdinde yüksekte olduğunu belirterek, kamu mekanizmalarından özür beklediğini söyledi…

Şimdi, Mustazaf-Der ve BAYDEMİR’in kim olduğunu, sanırım belirtmeye gerek yok; burada asıl dikkat edilmesi gereken, bölücülerle hurafecilerin, sömürgeciler güdümünde devlet yıkıcılığına soyunmalarının bir kez daha kanıtlandığıdır. Gerçekleştirdikleri uygulamalarla da epey yol aldıkları ortadadır…

Sömürgeci strateji merkezlerinde hazırlanan yalanları alıp, insanımızın aklına yerleştirmeye çalışan hurafeci tarihçiler diyorlar ki: “Şeyh Said ayaklanması, bölücü bir ayaklanma değil; dinsel bir ayaklanmadır…” Bu ifade elbette doğrudur. Ancak burada, “Hangi din” diye sormak ve cevabını aramak gerekiyor. 1923 öncesinde, ülkemizde okuryazarlık %4 civarındaydı. Görüldüğü gibi, akademik öğrenim değil; yalnızca herhangi bir cümleyi okuyabilenlerin tüm oranı %4’tü. Doğal olarak o ilkel şartlardaki insanlar, İslam’a inanıyorlar ama Kur’an’ı konuştukları dilde okuyamadıkları için, Kur’a’ı bilmiyorlardı. Yani onların inandığı dinin adı İslam’dı; ancak içeriğinin İslam’la hiçbir ilişkisi yoktu. Onlar için din, bilimsel, kitabî (kur’an’î) gerçeklere dayalı değil; iç dünyalarındaki, ilkel, hastalıklı fantezi ve zanlardan ibaretti. Dolayısıyla sömürgecilerin; aklî, bilimsel, Kur’an’î dayanaklardan yoksun, bu kopuk ve savrukları, bölücülükte kullanması çocuk oyuncağıydı. Amaç, Türkiye’yi bölmekti; bu olaya geniş kitlelerin katılmasını sağlamak ve etkili olup kesin sonucu almak için de, dinin adı kullanıldı…

Tarihin herhangi bir anında gerçekleşen olayı anlamak için: “Tarihi süreklilik” ilkesinden mutlaka yararlanılmalıdır. Çünkü her oluş, bir önceki nedenin sonucudur. Hurafeci Şeyh Said isyanı, gerçekleştiği dönemde “ilk” isyan değildir. Dolayısıyla, hurafecilerin iddia ettiği gibi: “Kemalistlere karşı kendiliğinden gelişen bir ayaklanma” değil; Osmanlı hanedanlığında son yüzyılda yaşanan sömürgeci destekli isyanların, Cumhuriyet Türkiye’sindeki devamıdır. Sömürgeci desteğe ve onlardan yardım istediklerine dair bazı örnekler vermek gerekirse:

[4 Ağustos 1919 yılında, Dr. Şükrü Baban ve eski polis müdürlerinden Halil Bey; Amerikalıların Anadolu’daki inceleme komisyonuna “Bağımsız Kürdistan kurulması için” başvurmuşlardı.]

[21 Ekim 1921’de “Kürdistan İstiklal Cemiyeti” tarafından “Kürtleri” bağımsızlığa davet eden beyannamenin İstanbul ve doğu vilayetlerinde dağıtılması (Sakarya savaşı kazanılınca telaşa düşen hainler, ihanete başladılar -bölücülük çalışmaları hep Yunan etkinlikleriyle koordinelidir.)]

İhanet sonrası olayların gelişimi ve bazı ilginçlikler:

[8 Şubat 1925’de, Dicle karakolu basıldı. 11 Şubat 1925’de, Doğu Anadolu’da hurafeci Şeyh Said’le, hurafeci ayaklanması başladı. 13 Şubat 1925’de, hurafeci Şeyh Said ve adamlarının Dicle merkezini ele geçirdi… Ülkemiz içinde, bölücü hurafecilerin bu isyanları olurken; 13 Şubat 1925’de, Türkiye’nin; Musul Komisyonun raporuna itiraz ederek kararı Adalet Divanına götürdü. Türkiye Divan Toplantısına katılmadı. Milletler Cemiyeti, Estonyalı General LAİDONER’den rapor istedi. İstenen raporda “Türkiye Hıristiyanlara kötü davranıyor...” sonucu çıktı. (Şimdi anlaşılıyor mu, içerdeki bölücü hurafeci isyanların neden çıktığı? Belli ki, Musul komisyonunda, Türkiye ısrarcı ve İngilizlere zorluklar çıkarıyor; bu nedenle İngiltere de ülkemizi içerde köşeye sıkıştırarak, Musul tavizini kopartmaya çalışıyor.) 13 Şubat 1925’de Asiler, Lice postasını soydu. 16’yı 17 Şubat’a bağlayan gecede, hurafeci Şeyh Said beraberindekiler Bingöl’e girdi ve Resmen hurafeci şeyh said isyanın başladı. Bingöl il merkezi, geçici başkent ilan edildi; vergilerin geçici bir süre Bingöl’e gönderilmesi, Diyarbakır ele geçirildikten sonra başkentin Diyarbakır’a taşınacağı ilan edildi. 18 Şubat 1925’de, 21. Süvari Alayının komutanı, Yarbay Hüsnü, Fis boğazında asilerin pususuna düştü ve büyük zayiat verilerek birlikleri geri çekti. 19 Şubat 1925’de, hurafeci Şeyh Said ve adamlarının, Diyarbakır yönüne doğru ilk aşamada Lice’ye hareket etti. 20 Şubat 1925’de, Fis boğazında asilerle ikinci defadaki savaşta, Yarbay Hüseyin şehit oldu. 22 Şubat 1925’de, Hani çarpışmaları oldu ve asiler, Hani’yi ele geçirdi. 23 Şubat 1925’de, Havit Bucağı asilerin eline geçti ve nahiye müdürü esir alındı. 24 Şubat 1925’de, Asiler Elazığ’a saldırdı; Elazığ düştü ve şehir yağmalandı. İnsanlarımız, asilerin zorbalıklarını görünce onları desteklemediler. 26 Şubat 1925’de, hurafeci Şeyh Said, Hani’ye geldi ve isyan genişledi. 6’yı 7 Mart’a bağlayan gecede, asiler Diyarbakır’a saldırdı. 9 Mart 1925’de, ele geçirilen bazı asiler üzerinden, İngilizlere ait belgeler bulundu. 14 Mart 1925’de, Varto asilerin eline geçti. 1 Nisan 1925’de, Palu ve Hani asilerden geri alındı; 74 ölüye karşılık 50 şehit ve yaralı veren güvenlik kuvvetleri, görevlerini özveriyle yaptılar. 3 Nisan 1925’de, Kanun no: 310, sıra no: 12 ile “Rus işgaline maruz kalıp batıya göç edenlerin geriye dönüşünü sağlayan yasa, mecliste kabul edildi.” 11 Nisan 1925’de, Beşiri bölgesinde asilerle çatışma çıktı ve 15 şehit, 10 yaralı veren Alay dağıldı. 21 Nisan 1925’de, İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisi Raporunun 4. maddesinde, ele geçen belgelerden, İngilizlerin, ayaklanmayı Irak'taki İngiliz yetkililerinin desteklediğini kabul etti. 4 Ocak 1927’de, Ankara’daki İngiliz Büyükelçisi Sir O. CLECK, Dışişleri Bakanı Austen CHAMBERLAİN’e gönderdiği raporda “Tarihte yalnız İngiliz İmparatorluğu, ‘ayrılıkçı’ güçlere kendisini uydurarak, kendi yapısını koruma becerisini gösterebilmiştir” diye yazdı. 16 Haziran 1927’de, 1515 sayılı yasayla, bölgede zorbalık gösteren aşiretler ve ağır ceza mahkûmlarının, batı illerinde iskânına yetki veren yasanın uygulanmasına başlandı. 19 Haziran 1927’de, Kanun no: 1097 ile, Hazineye geçecek araziler, topraksız çiftçiye dağıtılması kararlaştırıldı…]

Şimdi, “İsyanın, ülkemizi bölme amaçlı değil; dinsel amaçlı” olduğunu söyleyen ve tarihi, sömürgeci stratejistlerden öğrenen hurafeciler, daha onlarcasının olduğu ve sadece birkaçını örnek verdiğimiz, köşeli parantez içindeki hurafeci-bölücü ihanetlerine ne diyecekler? Bakınız ilk örnekte adam: “Bağımsız Kürdistan istiyor” Amerikalılardan. Dolayısıyla, hurafeci-bölücü isyanların başlama nedeni “dinin baskı altına alındığı zannı” olamaz. Çünkü isyanların başlangıç ve gelişim süreçlerinde, ortada henüz “Kemalist cumhuriyet” yok. Kaldı ki, isyan, dini amaçlı olsa ne olur? Bu cahil-cühela mı İslam’ı temsil edecek? Böyle bir birikim ve yetkinlikleri var mı? Kesinlikle yok! Günümüzdeki hurafecilerin, hurafelerini bir kenara bıraksak bile; dinimizi böyle hain, alçak, bölücülerle ilişkilendirmeleri de, dinimize bir başka yönden hakarettir…

Tarihin bize kanıtladığı bazı gerçekleri, insanlık adına belirtmekte yarar var. Hurafecilerle bölücüler, kendi okuma ve gelişimlerini tamamlayarak bi yerlere gelemediklerinden; bulundukları konuma kendilerini yerleştiren sömürgeciler tarafından kullanılmışlıklarını gizlemek için; toplumumuzda, sömürgecilerin bunlar aracılığıyla çıkardığı sorunları, hep akılcı devlet yapımızla ilişkilendirip masum devlet yapımızı suçlarlar. Kullanılanlarla kullananlar, tüm zamanlarda uyumlu hareket ettiklerinden; sömürgeciler de, kendi dışındaki toplumları “devamlı” sömürmek için, sömürecekleri toplumların akli devlet yapılarını bozup; o toplumlardaki, akıldan, bilimden, kitaptan yoksun; ilkel, hastalıklı, hurafe fantezilerini “din”miş gibi öne çıkarıp bu sapkınlıkları yaşayanları parlatmaya çalışırlar. Böylece, akademik gelişimini tamamlayıp ağır sanayisini kuramayan toplumlar, iktisadî anlamda bağımlı hâle gelirken; orta vadede de çökerler. Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, gençliğinden beri bu gerçeği, Osmanlı yıkılırken gördüğü için; akılcı, bilgiye önem veren ve her şeyin bilgiyle olduğu devlet düzenini; yani “cumhuriyeti” düşünce evreninde kararlaştırdı. Kurtuluş savaşı sırasında ve sonrasında da, bu yönde gerekli adımları attı…

Makalemizi şimdilik bitirirken, şunu da belirtmekte yarar var: ATATÜRK, kana dayalı hanedan saltanatını (yani bir evin-ailenin ülkeyi yönetmesini) kaldırıp; yerine, toplumun içinden en ehliyetli kişinin seçilerek, yönetici olduğu cumhuriyet düzenini getirerek, aynı zamanda “Kur’an’î bir iş” yaptı. ATATÜRK’ün, “Kur’an’ın özlemlerini gerçekleştirmesi” bununla sınırlı değil. Padişahın kulu olan insanlarımızı, özgür birey yapıp insanlarımızı bu sapkınlıktan kurtararak; Allah’tan başkasına kul olunmayacağını vicdanlara duyurdu. O dönem itibariyle, Kur’an’ı bilmeyen insanlarımız için; Kur’an’ı Türkçeye çevirtip insanlarımızın okuyup anlamasını sağlayarak, insanlarımızı hurafe bataklığından çıkarmaya çalıştı. Yani, insanlarımızı dinden uzaklaştırmak şöyle dursun; insanlarımızı, Kur’an’ın öz dinine kavuşturdu…

Olmayan beyinleriyle, ATATÜRK’ün yaptıklarını anlayamadan eleştirenlerin sorunlarını çok iyi anlıyoruz. O hurafeci sinekler, kurutulmaya yüz tutan bataklıklarını özledikleri için vızıldamaktadırlar…

Devam edecek…

Deniz KAÇAĞAN - 15 Haziran 2012 - İlk Kurşun

****************************************************************************
fethullah_papa_ile_elele225

Akılla dalga geç-me! (2)

Bir önceki yazımızda*, ÖCALAN gibi bölücü ve hurafeci olan Said Nursi, İskilipli Atıf, Şeyh Said’lere de dinsel paye verilmeye çalışılması ve günümüzdeki itibarsızların, bunlara güya itibarlarını iade etmeye yeltenmesini eleştirmiştik. Konuyu, ÖCALAN-Şeyh Said özel benzerliğinde değerlendirip; hurafeci İskilipli Atıf, Seyit Rıza ve Said Nursi konusuna, yazının uzamaması için girmemiştik…

31 Mayıs – 3 Haziran 2012 tarihleri arasında, Amerika’nın Virginia Eyaletine bağlı Chantilly kentinde düzenlenen Bilderberg toplantısına katılanlardan biri de Thomas MİTCHEL’di. MİTCHEL, Vatikan Cizvit Seksiyonu sorumlusu, İstanbul Bediüzzaman ve “medeniyetler arası diyalog” konferansları katılımcısı olarak toplantıda bulunuyordu. MİTCHEL’in ilgilendiği, hurafeci Bediiüzzaman’a ve diyalogcu Ilımlı İslam’ın ayrıntılarına girmeden önce; Bilderberg’in ne olduğunu kısaca hatırlatmakta yarar var. Bilderberg, hukuki konumu olan bir kuruluş, dernek, vakıf, değildir. Adını, 1954 yılında ilk toplantısının yapıldığı Hollanda’daki Prens Bernhard’a ait otelden aldı. Toplantı katılımcıları genellikle finans baronları, işadamları, siyasiler, ticari örgütler, diplomatlar ve medya mensuplarından oluşur. Bilderberg’in kurucusu, Hollanda Prensi Bernard ve toplumbilimci Dr. Joseph Hieronim RETİNGER’di. RETİNGER, Bilderberg kurallarını anlatırken “Batı’nın ahlaki ve kültürel değerlerini paylaşmayı ve savunmayı” şart koştu…

Burada, iki şifreyi çözmekte yarar var: Birincisi, RETİNGER’in ahlaki dediği şey, bizim anladığımız anlamda ahlak değil; depolayıp yığmacı sömürgeciliğin; mutlak kâr güden ve bunun için hiçbir kural tanımayan kuralsızlıktır. İkincisi ise, üst grup tarafından değişik ülkelerden özenle seçilen, toplumlarında etkin alt katılımcıların; geleceğe dair beklentilerinin alınması ve bunlardan ayrı olarak, üst grup tarafından dünyanın geleceği sömürgeci çıkarlar yönünde şekillendirilirken, bu beklentilerin ve alt katılımcıların kullanılmasıdır. Toplumlarında etkin katılımcı alt grup insanların kullanımı da, çift yönlüdür. Üst grup, özenle seçip toplantıya davet ettiği, toplumlarında etkin alt kişilerden yararlanmak için, bunların geleceğe dair beklentilerini alır ve daha sonra; hem gelecek arzularını bunlara karşı kullanır; hem de verilen bu havuç sayesinde, bu kişileri toplumlarına karşı kullanır. Deyim yerindeyse, bu toplantılara katılanlar; sömürgeciliğin “aparatlarıdırlar”… Çoğunlukla katılımcılar, ya sömüren ülkelerden ya da sömürülen ülkelerden. Eğer siz, bu toplantıya katıldıysanız, şöyle düşünmelisiniz: Ben, dünyayı sömüren ülke vatandaşıysam, sömürdüğüm ülke vatandaşlarıyla, bu sömürüyü nasıl daha iyi ve devamlı hâle getiririz diye kararlar almışızdır. Yok; ben sömürülen üçüncü dünya ülkesi vatandaşıysam, ülkemin nasıl daha iyi ve devamlı sömürülebileceğine dair, yollar göstermişimdir; bu kullanımım karşılığında da, döküntülerden pay almışımdır…

İşte böyle, depolayıp yığmacı sömürgecilikte Bilderberg’in işlevini açıkladıktan sonra; 2012 yılındaki toplantıya katılan MİTCHEL’in, ilgi alanına şimdi girebiliriz…

Bilindiği gibi, Ilımlı İslam’ın mucidi Graham E. FULLER’dir. FULLER, İslam toplumlarında bulunduğu yıllarda, araştırma ve incelemeler yaparken gördü ki, insanların, İslam’a inanışı ve yorumlayışı, toplumdan topluma farklı. Allah’ın, ilkelerini belirlediği ve İslam’ın tek kaynağı olan Kur’an’ı; sömürgeci strateji gereği hiçbir zaman dikkate almayan FULLER; incelediği toplumların yaşayışlarını, İslam’ın gerçeğiymiş gibi sundu. Oysa Kur’an’ın belirttiği dine göre; dinin gerçeği, tarihsel, toplumsal ve psikolojik yorumlar değil; tüm zamanları gören ve bilen; aynı anda her yerde bulunan ilahi kaynaktan gelen veridir (Ayet-vahiy)… Bu nedenle, hangi toplum veya birey olursa olsun; hiçbiri özellikle İslam’ı temsil etme yetkisinde değildir. O toplum veya birey, yalnız kendini temsil eder. Ancak FULLER, sömürgeci strateji gereği, bahsettiğimiz bu gerçekleri elbette umursamayacaktı. Çünkü o, farklı inanç grupları ortaya koyarken; hem Müslümanların yorum temelinde bölünmesini; hem de tanımlanan her grubun gerçeğe sahip olmamasını, özenle temellendirme çabasındaydı. Bu amaçla FULLER, kitabî (Kur’an’î) olmayan Ilımlı İslam ve köktenci İslam tanımlarını ortaya çıkardı. FULLER bunu yaparken; “sen, inanmadığın benim dinimi, hangi hakla oyun hamuru gibi yoğuruyorsun ve ona şekil veriyorsun” diye, sözde Müslümanlardan hiçbir itiraz gelmedi. Çünkü bu hurafeciler de, Ortadoğu’da çıkacak savaş öncesi, dinle oynayarak, kitlelerin hurafelerle uyuşturulmasıyla sömürülmesinden, döküntü kapma derdindeydiler. Bu uğurda, sömürgecilerle işbirliği yaparak; Kur’an’ın ifadesiyle hurafeciler: “Dinlerini sattılar!”…

FULLER’in ürettiği ve gerçeği temsil etmeyen Ilımlı İslam ile köktenci İslam; sömürgecilerin, Ortadoğu’yu işgal edeceği sırada, kitlelerin bu işgallere vereceği tepki türlerini ifade etmektedir. Ilımlı İslam, sömürgecilerle uyumlu, itiraz etmeyen, batıyla ortak hareket edenleri ifade ederken; köktenci İslam ise, her zaman, her yerde, batıya itiraz eden, yakıp-yıkan, şiddete bulaştırılmış, işlevsiz, hastalıklı tepkili bir ruh hâlini ifade etmektedir. Ortadoğu coğrafyasında, görece daha az olan köktencileri; sömürgeciler kullanamayacağı için en başta gözden çıkardı. Sömürgeciler, Ortadoğu’yu işgal edecekleri sırada, kitleleri uyuşturup tepkisiz hâle getirmek için yararlanacakları Ilımlı Müslümanları meşrulaştırmak amacıyla “dinler arası diyalog” kaypaklığını devreye soktular. Sömürgeciler tarafından, önce, sözde dinsiz Sovyetlere karşı kullanılan hurafeciler; Sovyetler dağıldıktan sonra, bu kez Ortadoğu coğrafyasında Müslümanlara karşı kullanılacaklardı…

Türkiye’de, nur tarikatının kurucusu kabul edilen hurafeci sapkın Said Nursî’nin, sözde öğrencisi İnebolulu Salahaddin ÇELEBİ, Risale-i Nurlardan derleme bir müsveddeyi, Şubat 1951’de Said Nursî’nin onayını alarak Said Nursî adına Papaya gönderdi. Bu eylem “Dinler arası diyalog” kaypaklığının başlangıcıdır. Hurafeciler, insanlığı devamlı sömüren ve savaşlarla kanını akıtanın haçlı sömürgeciliği olduğunu bilmiyorlarmış gibi, gönderdikleri müsveddelerde sözde dinsizlere karşı ortak mücadele edilmesi gerektiğini, Vatikan’a öneriliyorlardı. Amerikancılığın da yoğun olduğu hurafeci Said Nursî’nin bu önerilerini; Vatikan, İslam dünyasını işgal etmeden önce, özelde Türkiye’yi uyuşturmakta kullanacak; hurafecilere, dinsizliğe karşı işte sizinle beraberiz diyerek içlerini haçlılara ısındıracaktı…

Burada, hastalıklı bir ruh yapısına sahip olan, hurafeci Said Nursî’yi tanıtacak bazı bilgileri vermekte yarar var. “Bölücüleri, kurtuluş savaşı veren milli ordumuza karşı kışkırtarak ayaklandırmak amacıyla kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kurucuları arasında Said-i Kürdi (Nursi) de vardır.” Said’i Nursi ve arkadaşları ABD’li görevliden “Kürt milli haklarının sağlanması konusunda, kendilerine yardımcı olmalarını” da istedi. Bakınız: “Kadri Cemil Paşa, Doza Kürdistan, (Zinar Silopi), Hazırlayan, Mehmet BAYRAK, Ankara, 1992, s. 57.”

Diğer taraftan, ‘Said-i Nursi, önce Almancı, sonra Amerikancı, hem de bölücü olması bakımından Amerika’nın Bullit tarafından kurallaştırılan soğuk savaş stratejisinin Türkiye’deki kanaat önderi ve ruhani Lideri’dir. Bakınız: “Cengiz ÖZAKINCI- Türkiye’nin Siyasi İntiharı, İstanbul, 2005”

Said Nursî’nin selefi olan hurafeci GÜLEN’in, Papa’ya yazdığı ve 9 Şubat 1998 tarihinde kendi gazetesi “Zaman”da yayınlanan mektuba da, değinmekte yarar var. Hurafeci GÜLEN, mektubunda şöyle yazıyor:

“…Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinler arası Diyalog İçin, Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere, burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda, en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik…

…Müsamahanıza sığınarak, bu misyonun hedeflerine yakından hizmet etmek için, üstlenmek istediğimiz birkaç teklifte bulunmayı arzu ediyoruz. Hıristiyanlığın üçüncü bin yılına girişi münasebetiyle yapılacak kutlamalar vesilesiyle, Ortadoğu’daki Antakya, Tarsus, Efes ve Kudüs gibi bazı kutsal yerlere, müşterek ziyaretleri içeren birçok etkinlikler önermek istiyoruz…

…Filistinli liderlerle diyalog kurmak suretiyle Kudüs’ü birlikte ziyaret etmemize davetiye çıkarabiliriz…

…Dinden liderlerin işbirliği ile ilki Washington DC’de olmak üzere, muhtelif dünya başkentlerinde bir konferanslar serisinin gerçekleştirilmesini teklif ediyoruz…

…Öğrenci değişim programı da çok faydalı olacaktır…”


Hurafeci GÜLEN’in, mektubunda okuduğunuz bazı kısımlar dikkatinizi çekmiştir. Örneğin Hıristiyanlığın üçüncü bin yıla girişi nedeniyle; Kudüs’te ortak etkinlikler yapılabileceğini öneriyor. İyi de, bu yapılamaz bir şey değil ki; sömürgeci Hıristiyanlar ve Yahudiler istedikleri her an Kudüs’e, Müslümanların şerefini çiğneyerek yıllardır giriyorlar. Hurafeci GÜLEN’in bilmediği bir başka gerçek ise, “İslam’da, dini liderliğin ve İslam’ı temsil eden özel bir bireyin olmadığıdır.” Hurafeci GÜLEN, rahip ve haham bilinçaltıyla hareket ediyor ki: “Dinden liderlerin işbirliği ile ilki Washington DC’de olmak üzere, muhtelif dünya başkentlerinde bir konferanslar serisinin gerçekleştirilmesini teklif ediyor.” Hurafeci GÜLEN’in, öğrenci değişim programlarıyla, gençlerimizin zihinlerini misyonerlere açmak istemesi, ilginç ve düşündürücüdür…

Çok yönlü yıkım olan, “dinler arası diyalog” tezgâhına bilimsel açıdan bakacak olursak diyebiliriz ki; aklı olan özneler arası, diyalog olur; “dinler arası diyalog” olmaz. Çünkü dinler, özne değildir. Dinlerin olmazsa olmaz ilkeleri vardır ve meraklıları bunları araştırıp öğrenir; onaylarsa o dine inanır; onaylamazsa o dine inanmaz. Dinlerin, iletişim kurarak birbirini anlaması ve birbirine benzeştirilmeye çalışılması söz konusu olamaz. Bu denendiği takdirde, uzun vadede, İslam dininin değiştirilmesi ve bozulması gerçeğiyle karşılaşırız. Nitekim “dinler arası diyalog” kepazeliğiyle, Vatikan’ın amacı budur. Vatikan, “dinler arası diyalog”la, İslam’ı iğdiş ederek, Müslümanların vicdanlarıyla oynayacak ve onları, kararsız, tereddütlü, başıboş, savruk hâle getirirken; coğrafyalarını, emeklerini sömüreceği gibi, zaman ve enerjilerini de ziyan edecek…

Kısacık makalemizde, nur tarikatının karanlık özetini bu şekilde verdikten sonra, yazının başlarında bahsettiğimiz Vatikan Cizvit Seksiyonu sorumlusu, İstanbul Bediüzzaman ve “medeniyetler arası diyalog” konferansları katılımcısı MİTCHEL, elbette daha fazlasını biliyor…

1907 yılında İstanbul’a giden hurafeci Said Nursî, verdiği dilekçede, Beytüşşebap, Sason ve Van’da, bölücü dilde eğitim veren okulların kurulmasını istedi. Günümüzde, Mardin’deki Artuklu Üniversitesinde, bölücü dili ve edebiyatı fakültesinin kurulması oldukça anlamlı değil mi? Hurafeci-bölücü Said Nursî’nin yıkıcı özlemi bu şekilde gerçekleşirken, Isparta’nın Eğirdir’e bağlı Barla Beldesi‘nin girişine konulması planlanan ‘Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin yaşadığı topraklardasınız’ yazılı tabelayla itibarının iade edilmeye çalışılması da hayli düşündürücüdür. Hurafeci, bölücü Said Nursî hakkında, şu özet bilgileri vermekte de yarar var:

Yazı dizimizin ana düşüncesi olan ve insanlık düşmanı sömürgecilerin, insanlığa karşı kullandığı hurafeci ve bölücülerin ortaklığından biri de ÖCALAN’ın Papa’ya mektup yazmış olmasıdır…

Bölücü ÖCALAN, mektubunda şöyle yazıyor:

“…Roma kentinin kutsallığı, Avrupa’nın kapısı durumunda olması, benim büyük zulüm dünyasından san pietro tarzı bir hareketle buraya kadar, Roma’ya, Vatikan’a kadar ulaşmama yol açtı…

…Şunu hemen belirteyim ki Ortadoğu’dayken Halep metropolü ile çok değerli ilişkiye sahiptim…

…Ben, eşitliğin, barışın, hümanizmin, Hıristiyanlığın temel amaçlarından olduğunu biliyor ve inanıyorum…

…Biliyorsunuz ki Hıristiyanlık azizleri, Ortadoğu kökenliydiler ve ilk kutsal kiliseleri burada kurmuşlardır. Bu dönemin ilk Hıristiyan halkları da Asuri ve Ermenilerdi. Kısmen kürtler de bu dönemin ilk Hıristiyan halklarındandır. Doğduğum köyde ve ilkokulu okuduğum köyde, bu kiliselerin kalıntıları duruyordu. Birisini cami yapmışlardı. Buna sevinmemiş, bu büyük uygarlık neden bu hale gelmiş diye, o çocuk halimle üzülmüştüm…

…Türk barbarizmi tarihte biliyorsunuz; hem batı, hem doğu roma imparatorluğunu yıkarak, büyük bir Hıristiyanlık düşmanlığını, Anadolu’da, tüm Ortadoğu hatta balkanlarda geliştirdi. Avrupa’da bunun izleri sabittir ve devam ediyor…

…Kürtlerin de durumunu biliyorsunuz; dehşet içinde kendilerini İtalya kıyılarına vurdular. Bu zulme, vahşete karşı çıkmaya çalıştım. Uzun süredir adeta tek başıma direniyorum…“


ÖCALAN’ın, Papa’ya bahsettiği zulüm dünyası; kamplarda tecavüz ettiği genç kızlar ve köyleri basarak, yakıp-yıkarak öldürdüğü hamile kadınlar ve bebekler; sakın olmasın. Ayrıca, Halep metropolü ile temas hâlinde olması, sömürgecilerin, bölücülere sadece silah ve teori desteği değil; aynı zamanda manevi olarak da yakınlık gösterdiklerini kanıtlıyor. ÖCALAN, “Ben, eşitliğin, barışın, hümanizmin, Hıristiyanlığın temel amaçlarından olduğunu biliyor ve inanıyorum.” derken, herhâlde hafızasını kaybetti ki, son 500 yılda sömürgecilerin, Amerika’da yerlilere yaptıklarından başlayarak, dünyanın değişik kıtalarındaki insanlık kıyımlarını hatırlamıyor. Ya da bölücü hayranlarının söylediklerinin aksine, ÖCALAN entelektüel değil; zır cahil birisi. Peki, ÖCALAN’ın çocuk hâliyle, cami yapılan kiliselere üzülmesine ne demeli? Nasıl bir diplomatik dil böyle? Merak etmeyin; biz, sizdeniz ve buraları alınca özlemlerinizi gerçekleştireceğiz mi demek istiyor? Yoksa; bizden bu kadar; artık siz de haçlı ordusunu devreye sokun da buraları ortaklaşa kullanalım mı demek istiyor?

Barbarın eşsiz bir örneği olan ÖCALAN’ın; kudurmuş sömürgecilere karşı göğsünü siper eden ve insanlık için mücadele eden Türkleri; barbarlıkla suçlamasına diyecek hiçbir şey yok. Ancak son ifadesinde, başının döndüğü, feleğini şaşırdığı, akıl hastası olduğu, tam olarak kanıtlanıyor. ÖCALAN, son ifadesinde, Kürtlerin dehşet içinde kendilerini İtalya kıyılarına attığını söylerken; kimlerden bahsediyor? Ne zaman oldu bu olay? Ülkemiz, açılım saçmalıklarıyla ve bu deliyle uğraştırılarak sizce de zaman ve enerji kaybetmedi mi değerli okur?

Siz; yeteri kadar düşünmeyen seçmenler; bu bölücü zırvalıklara müsaade eden siyasi partilere daha ne kadar oy vereceksiniz? Büyük muhasebenin, zamanı gelmedi mi?

Devam edecek…

Deniz KAÇAĞAN - 27 Haziran 2012 - İlk Kurşun

Son Yazılar