ataturkiye2

Milletin istiklalini düşünenlerden kendi istikbalini düşünenlere…

95-100 yıl önce, “milletin istiklalini” düşünenler, Türkiye topraklarına düşman ayağı değdiğini duyar duymaz, bulundukları yabancı ülkelerden koşup gelip Milli Mücadele'ye katılmıştı…

mahmut esat bozkurt sukru saracoglu

Geçtiğimiz günlerde bir yabancı gazete şöyle yazdı: “Ülkenin kuruluşundan bu yana ilk kez, kültür ve iş hayatına yön veren üst sınıf aileler Türkiye'yi terk ediyor.” Açıklanan bir rapora göre, 2018'de Türkiye'den 243 bin 640 kişi yurtdışına gitmiş. (Bunlar varlıklı ve eğitimli insanlar.)

İşin özü şu ki Türkiye'de iyi bir gelecek göremeyenler, daha iyi bir Türkiye için mücadele etmek yerine, Avrupa'ya, Amerika'ya, Kanada'ya, Malta'ya… kaçıyorlar.

Ancak şunu hatırlatalım ki Türkiye Cumhuriyeti, kendi “istikbalini” değil, milletin “istiklalini” düşünenlerin eseridir.

Öyle ki 95-100 yıl önce, “milletin istiklalini” düşünenler, Türkiye topraklarına düşman ayağı değdiğini duyar duymaz, bulundukları yabancı ülkelerden koşup gelip Milli Mücadele'ye katılmıştı.

Kimler mi?

SOFYA'DAN ÇANAKKALE'YE…

1914'te I. Dünya Savaşı başladığında Atatürk, Bulgaristan Sofya'da ateşemiliterdi.

17 Eylül 1914'te Sofya'dan, arkadaşı Dr. Tevfik Rüştü'ye (Aras), I. Dünya Savaşı hakkında bir mektup yazdı: “Benim bütün hayatımda bu ana kadar takip ettiğim amaç hiçbir zaman şahsi olmamıştır. Her ne düşünmüş ve her neye teşebbüs etmişsem daima memleketin, milletin ve ordunun namına ve menfaatine olmuştur” dedi.

29 Ekim 1914'te Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı'na girdi.

Atatürk bir an önce Bulgaristan'dan Türkiye'ye dönmek için harekete geçti.

Aralık 1914'te Harbiye Nezareti'ne bir mektup yazıp, kendisine cephede aktif bir görev verilmesini istedi. Fakat Enver Paşa, “Sizin için orduda her zaman bir görev vardır. Ancak Sofya Ateşemiliterliği'ni daha önemli gördüğümüzden sizi orada bırakıyoruz!” dedi.

Bunun üzerine Atatürk, Başkomutan Vekili Enver Paşa'ya şöyle yazdı: “Vatanın savunmasından daha önemli ve yüce bir görev olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde, ateş hatlarında bulunurken ben Sofya'da ateşemiliterlik yapamam. Eğer birinci sınıf subay olmak liyakatinden mahrumsam, kanaatiniz bu ise lütfen açık söyleyiniz!”

resit galip

Reşit Galip

Sonunda başardı!

20 Ocak 1915'te Esat Paşa komutasındaki 3. Kolordu'ya bağlı -Tekirdağ'da oluşturulacak- 19. Tümen Komutanlığı'na atandı.

Atatürk eğer isteseydi Türkiye'de savaş rüzgârlarının estiği o günlerde Sofya'da ateşemiliter olarak kalabilirdi. Fakat o, Enver Paşa'nın “Gelme, orada kal!” telkinlerine rağmen, ısrarla cephede aktif bir görev istedi. Sonunda bilerek, isteyerek, koşa koşa, Sofya'nın renkli gecelerinden Çanakkale'nin ölüm kokan sırtlarına geldi.

Başka örnekler de var.

1919'da Türkiye işgal edildiğinde yurtdışındaki bazı öğrenciler ve yazarlar hiç tereddüt etmeden vatan savunması için Türkiye'ye döndüler.

İSVİÇRE'DEN KUŞADASI'NA…

Mahmut Esat (Bozkurt), 1908'de İstanbul Darülfünun Hukuk Mektebi'ne girdi. 1912'de buradan mezun olduktan sonra İsviçre'de Fribourg Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde hukuk öğrenimi gördü. “Osmanlı Kapitülasyonları Rejimi Üzerine” adlı doktora teziyle hukuk doktoru oldu. 1919'da İsviçre'nin Lozan kentinde Cenevre Türk Talebe Cemiyeti'nin başkanlığına seçildi.

Şükrü Saraçoğlu, 1909'da Mektebi Mülkiye'yi bitirdi.

1914'te öğrenim için bir devlet bursuyla Belçika'ya gitti. Kısa bir süre sonra I. Dünya Savaşı çıkınca apar topar İzmir'e döndü. Yarım kalan öğrenimini tamamlamak için 1915'te bu sefer İsviçre'ye gitti. 1918'de Cenevre Siyasi İlimler Akademisi'nden mezun oldu. Cenevre Türk Talebe Cemiyeti'ne üye oldu. Burada diğer yurtsever arkadaşlarıyla birlikte Türkiye'nin çıkarlarını savundu.

1918'de I. Dünya Savaşı bitti. Ama Türkiye'nin savaşı bitmedi. 1918'den itibaren Anadolu ve Trakya işgal edilmeye başlandı.

1919 yılının bahar aylarıydı.

İsviçre'de üç arkadaş; Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saraçoğlu ve Kazım Nuri Türkiye'den gelen acı haberlerle sarsıldılar: İzmir'in çok kanlı bir şekilde işgal edildiğini, İzmir'deki Rumların işgalci Yunan ordusunu sevinçle karşıladığını, Türklerin aşağılanıp hakarete uğradığını, Hükümet Konağı'na Yunan bayrağı çekildiğini, Yunan işgallerinin iç bölgelere doğru yayıldığını duydular.

Memleket bu haldeyken artık burada bir dakika bile kalamayız!” diyerek harekete geçtiler.

Ne yapıp edip, bir yolunu bulup vatan savunmasına katılacaklardı.

Macera filmlerine taş çıkartan bir yolculukla Türkiye'ye döndüler:

Önce İsviçre'den Napoli'ye trenle geçtiler.

Sonra Napoli'de, Türkiye'deki işgalci İtalyanlara silah götüren Lucciri adlı bir İtalyan şilebine gizlice bindiler.

Bu sırada Yunan hükümeti, İtalyan şilebinde kaçak Türk yolcular olduğunu haber aldı. Yunan Kralı Venizelos, İtalyan hükümetinden, İtalyan şilebindeki kaçak Türk yolcuları tutuklamasını istedi.

Diplomasi trafiği sırasında yurtsever gençler kendilerini Kuşadası'na atmayı başardılar.

Milli Mücadele'nin başlarında Ege'de Demirci Mehmet Efe'nin şöhreti yayılmıştı. Mahmut Esat Bozkurt ve Şükrü Saraçoğlu, Demirci Mehmet Efe'ye katılmak istediler. Fakat Demirci Mehmet Efe tarafından –İttihatçılık şüphesiyle– gözaltına alındılar. Celal Bayar'ın araya girmesiyle kurtuldular ve direnişe katıldılar.

Silah kuşandılar. Efe kılığına girdiler. Dağa çıktılar. Kuşadası, Aydın ve Nazilli'de Kuvayı Milliye'nin örgütlenmesi için çalıştılar.

Mahmut Esat Bozkurt ve Şükrü Saraçoğlu, kendi “istikballerini” değil, milletin “istiklalini” düşündükleri için işgal altındaki ülkelerine geri döndüler. İsviçre'de yaşamak yerine Anadolu'da ölmeyi göze aldılar.

Vatan yolunda: İsviçre'den Ankara'ya…

Milli Mücadele başladığında Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden Yakup Kadri Karaosmanoğlu da İsviçre'deydi.

Yakup Kadri, vatan topraklarının işgal edildiğini duyar duymaz, Türkiye'ye dönmeye karar verdi.

Vatan Yolunda” adlı anılarında İsviçre'den, İstanbul'a, İstanbul'dan Ankara'ya hangi duygularla, hangi koşullarda ve nasıl geldiğini anlatır.

Yunan ordusu İzmir'e çıkıp da Türkleri katletmeye başladığında Yakup Kadri İsviçre'de tedavi görüyordu: “İsviçre'de bu felaketimize dair kara haberleri, yüzde 100 Türk düşmanı bir Avrupa basınından duyup öğreniyordum. (Onlar), Türk Milleti'nin yeryüzünden kazınmasını, Türkiye'nin dünya haritasından silinmesini istiyordu.” (Vatan Yolunda, s. 18).

Yakup Kadri, İsviçre'deki yurtsever arkadaşlarıyla birlikte heyecanlı toplantılar yaptıklarını, beyannameler hazırladıklarını belirtiyor. “Kanımızın son damlasına kadar vuruşacağız diye haykırıyorduk” diyor. “Bu şevk ve gayret bizde, Mustafa Kemal'in Samsun'a ayak bastığını haber aldığımız günden beri durmadan artıyordu” diye de ekliyor.

Yakup Kadri de diğer bazı arkadaşları gibi İtalya üzerinden Türkiye'ye dönmeye karar verdi. İtalya'dan vize istedi.

Birkaç Türk arkadaşıyla birlikte Brindizi'den kalkan Lloyd Triestino vapuruna bindi. İstanbul'da vapurdan indiğinde işgalcilerin çirkin yüzüyle karşılaştı.

ataturk sofya gunlerinden

İstanbul'da İkdam Gazetesi'nin başına geçti. Kendi ifadesiyle, “sahipsiz ve mesleksiz kalmış bu gazeteyi Milli Mücadele'nin emrine soktu.”

16 Mart 1920'de İstanbul işgal edilince Anadolu'ya geçmeye karar verdi.

İkdam'daki bir haberde Ali Fuat Paşa'dan “paşa” diye söz edildiği için (Millicilere “paşa” demek yasaklanmıştı) Yakup Kadri tutuklandı. Sorgulandı. Öleceğini düşündü. Ölümden korkmuyordu. Kendi ifadesiyle, sadece “vatanın kurtuluşunu göremeden öleceğine yanıyordu.” Fakat kurtuldu.

1921 yılında Ankara'dan gelen bir davet üzerine Anadolu yolculuğuna çıktı. Anılarında “Sirkeci'den vapura bindiğim zaman sanki bir hapishanenin kapısından çıkmış gibi oldum” diyor.

Milli Mücadele'nin en zor günlerinde İnebolu üzerinden Ankara'ya geçti.

Yakup Kadri, Ankara'da Halide Edip ile Dr. Adnan Adıvar'ın kaldıkları Kalaba Köyü'ndeki bir binanın çatı katında ikamet etti. (Vatan Yolunda, s. 130)

Sakarya Zaferi'nden sonra kurulan Tetkiki Mezalim Komisyonu'yla Anadolu'daki Yunan mezalimini belgeledi. Görevli olarak Kütahya, Simav, Gediz, Eskişehir, Sakarya'yı dolaştı.

İsviçre Alplerinden Anadolu yaylasına koşup gelen Yakup Kadri'nin yurtseverliğinin yazıya dökülmüş şekli onun şu cümleleridir:

Genç Anafartalar Kahramanı'nın, Sevr Antlaşması'nı kılıcının ucuyla yırtarak Anadolu yaylalarında mukaddes savaşı başlattığını duyduğum gün kendi kendime ‘Ne güzel bir ölüm fırsatı!' demiştim. Fakat kader, bir siperin çukuru içinde masum bir köylü çocuğuyla üst üste düşüp göçmek şerefine beni layık görmedi.” (Vatan Yolunda, s. 18)

Onlar da geldiler!

Milli Mücadele başlayınca sadece İsviçre'den Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saraçoğlu ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu değil, İstanbul'dan ve başka yerlerden de çok sayıda yurtsever, Anadolu'ya, Atatürk'ün yanına koştu.

Dr. Reşit Galip onlardan biriydi. Hani, bugün MEB'in okutmadığı “Öğrenci Andı”nın yazarı!

yakup kadri

Henüz tıbbiye öğrencisiyken önce Balkan Savaşı'na sonra I. Dünya Savaşı'na gönüllü olarak katılmıştı. Çatalca ve Kafkas cephelerinde görev almıştı. Orada soğuk almış, hastalanmış, doktor raporuyla İstanbul'a dönmüştü.

İstanbul'un işgali üzerine Anadolu'ya geçti.

Kalkınmayı köyden başlatmak gerekir” anlayışıyla Anadolu'da “Köycülük Teşkilatı” kurdu. Kütahya'ya bağlı Tavşanlı ve Emet köylerinde çalışmaya başladı. Hem köylerdeki hastalıklarla mücadele etti, hem de Kütahya ve çevresinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin kurulmasına çalıştı. Kütahya'nın işgalinden sonra Burdur'a, Denizli'ye, Isparta'ya ve Antalya'ya geçti. Bu sırada Hilal-i Ahmer'de (Kızılay) görevliydi. 1922'de Mersin Merkez Tabipliği'ne tayin edildi.

Celal Bayar da onlardan biriydi.

İzmir'in işgalinden sonra Ege'de “Galip Hoca” adıyla direnişi örgütlemeye çalıştı.

Kendisi o günleri şöyle anlatıyor: “Halkı teşkilatlandırıp düşmana karşı koymak için efelere gittim. Önce Ödemiş'e gittim. Oradan Aydın'a geçtim. Kuvayı Milliye adına çalışmaları hızlandırdık. Balıkesir Kongresi'nden sonra beni o bölgenin Kuvayı Milliye Kumandanı seçtiler. Emrimde 1000 kişi vardı.” (Mehmet Saray, Celal Bayar'la Son Röportaj, s. 30)

celal bayar hoca kiliginda

Celal Bayar, daha sonra Saruhan (Manisa) Milletvekili olarak İstanbul'daki Son Osmanlı Mebusan Meclisi'ne katıldı. İstanbul'un işgali ve Mebusan Meclisi'nin dağıtılmasının ardından Anadolu'ya geçti. Atatürk, ondan, Bursa'ya saldırmayı planlayan Anzavur'u durdurmasını istedi. Celal Bayar, Çerkez Ethem'in de yardımıyla Anzavur'un Bursa'ya girmesine engel oldu. Gevye üzerinden Ankara'ya, Atatürk'ün yanına geçti. Daha sonra Atatürk'ün talimatıyla yeniden Ege'ye döndü. Ankara'da açılacak meclise girecek adayları belirlemekle görevlendirilmişti.

Falih Rıfkı Atay'ın “Ölümüyle Atatürk'ü ağlattı” dediği Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati de onlardan biriydi. O da Balıkesir ve civarlarında Kuvayı Milliye'ye katılmıştı. TBMM açılınca da Ankara'ya gitmişti.

Milli Mücadele başlayınca Ankara'ya geçen yazarlardan, şairlerden, aydınlardan bazıları da şunlardı:

Halide Edip Adıvar ile eşi Dr. Adnan Adıvar, Yunus Nadi Abalıoğlu, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Yusuf Akçura, Mehmet Emin Yurdakul, Samih Rıfat, Ruşen Eşref Ünaydın, Mehmet Akif Ersoy ve daha sonra Ziya Gökalp ve Ahmet Ağaoğlu

Demem o ki onlar, “kendi istikballerini” düşünüp yurtdışına kaçmadılar, “milletin istiklalini” düşünüp Anadolu'ya geçip vatan savunmasına katıldılar.

Milli Mücadele'de Ankara'da Atatürk'ün yanında yer alan az sayıdaki iyi eğitimli yurtsever genç, aydın, gazeteci, yazar, şair (Halide Edip Adıvar, Dr. Adnan Adıvar ve Mehmet Akif Ersoy gibi birkaçı hariç) Milli Mücadele'den sonra da Atatürk'ün yanında durdular.

Bir avuçtular.

Cumhuriyet Devrimi onların omzunda yükseldi.

Sinan MEYDAN – 14 Ocak 2019 - Sözcü

Yazarlar