tanidikca hic sevmeyeksiniz

Ekmel Bey dil devrimine neden karşı?

Ekmeleddin İhsanoğlu, CHP-MHP çatı adayı olduktan sonra “Beni tanımak için kitaplarıma bakın” dedi.

Ben de bunu yaptım. İhsanoğlu’nun kitaplarına baktım.

Öncelikle şunu belirteyim ki, İhsanoğlu’nun nerdeyse tüm kitapları İslam-Osmanlı bilim tarihiyle ilgili…

Bütün kitapları baştan sona Osmanlı hayranlığıyla yüklü. Osmanlı’nın pozitif/olumlu yönlerini öne çıkaran ve bunları idealleştiren bir anlayışa sahip. Kitaplarını okuduğunuzda Osmanlı Rönesans yapmış da bizim haberimiz yok sanıyorsunuz! Osmanlıya derinden derine bir özlem duyduğu da belli. Belli ki bu “romantik Osmanlıcı” yaklaşımı yüzünden Cumhuriyet Devrimi’ne kırgın ve küskün. Osmanlı’ya kafa yorduğunun yüzde biri kadar Cumhuriyet Devrimi’ne kafa yormadığı da çok net.

Osmanlı hayranlığı Mısır yıllarına dayanıyor. Mısır’da sokakta Arap ve İslam kültürüyle büyüyen İslamoğlu, Ayn Şems Üniversitesi’nde kimya bölümünde okurken aynı zamanda Kahire’de Milli Kütüphane’de çalışmış. Kendi ifadesiyle; “Bu kütüphanenin Şarkiyat bölümünde çok sayıda Osmanlı el yazması vardı. 4 yıl boyunca hayatım onların arasında geçti, kültürümün en sağlam temelini bu kütüphanede attım."[1]

İhsanoğlu, Osmanlı bilimi konusunda, “Osmanlı ilminin büyüklüğünü dünyaya ben gösterdim” diyecek kadar kendinden emin! Şöyle diyor: “Bana niye Koyre ödülünü verdiler? Çünkü 600 senelik Osmanlı tarihinde ilim alanında yaşanan gelişmeleri Batı dünyasına anlattım.”[2]

Aslında İhsanoğlu’nun Osmanlı’nın bilimine, kültürüne, sanatına önem vermesi güzel! Bu bizim Osmanlı’nın fetihleriyle övünmeye alışmış klasik Osmanlıcılarımızda olmayan bir yaklaşım. Ancak ileride görüleceği gibi İhsanoğlu’nun derin bilinçaltında “fetihçi Osmanlı” imgesi ve “Osmanlı Hilafeti” özlemi de canlılığını ve cazibesini koruyor. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’ni Yeni Osmanlı’ya dönüştürmek isteyen iç ve dış odaklar için kullanıma çok müsait bir durum. Bir anlamda İhsanoğlu’nun zayıf karnı.

İhsanoğlu’nun Atatürk, Cumhuriyet, laiklik ve İslam konusundaki düşüncelerini anlamak için -onun istediği gibi- kitaplarına bakalım: “Modern Türkiye ve Osmanlı Mirası” adlı makalesine ve “Yeni Yüzyılda İslam Dünyası” adlı kitabına baktığımızda satır aralarında şu gerçeklerle karşılaşıyoruz:

sinan meydan ekmeleddin

LAİKLİĞİ İÇSELLEŞTİRMEMİŞ!

İhsanoğlu’na göre “Siyasetin teorisyenlerinin ve uygulayıcılarının bir yanda devamlı hareket halinde bulunan siyasî değişkenlerle diğer yanda değişmez olan din prensipleri arasında ustaca bir dengeyi kurması gerekiyor…”

Ancak modern hukukta ve siyasette, daha doğrusu laik devlette siyasetin teorisyenlerinin ve uygulayıcılarının “siyasi değişkenlerle” “değişmez din prensipleri” arasında bir denge kurmaları diye bir şey söz konusu değildir. Anayasamızdaki laiklik, din ve devlet/siyaset işlerinin kesin olarak birbirinden ayrılmasını öngörmektedir. 1982 Anayasası’nın başlangıç kısmında, 3.10.2001 tarihinde yapılan değişiklikle laiklik tanımlanırken, “…lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;" ifadesine yer verilmiştir. Bu nedenle İhsanoğlu’nun siyasiler din ile siyaset arasında denge kurmalıdır biçimindeki düşüncesi laikliğe tamamen aykırıdır. Kitabında din ve siyasetin birbirinden ayrılması gerektiğine vurgu yapan İhsanoğlu’nun araya sıkıştırdığı “yönetimde din ve siyaset dengesi”, kafasının laiklik konusunda karışık olduğunu gösteriyor.

ILIMLI İSLAMA SICAK BAKIYOR!

İhsanoğlu, “Bir uçta İslam’ı olabilecek en katı yorumlar ve uygulamalarla benimseyen bazı İslamcı rejimler, diğer uçta ise İslam’a yönetimde herhangi bir söz hakkı vermeyen laik rejimler var. Bunların dışındaki Müslüman ülkeler ise birbirlerinden farklı şekillerde bir üçüncü, orta yolu takip etmiş; bunlar arasında İslam’ın temel bir hukuk kaynağı olarak geçerliliğini anayasa maddesine bağlamış olanlar var.” görüşlerini ileri sürüyor.

Yani İhsanoğlu’na göre bu günkü İslam toplumları üç farkı yönetime sahiptir.1.Katı İslamcı Devlet, 2. Laik Devlet, 3. Orta Yolcu (Ilımlı İslam Devleti). Görüldüğü kadarıyla İhsanoğlu bu devlet modellerinden Katı İslamcı Devleti ve “İslama yönetimde söz hakkı vermeyen” diye eleştirdiği Laik Devleti beğenmiyor. Buradan İhsanoğlu’nun beğendiği devletin, kendi ifadesiyle “İslam’ın temel bir hukuk kaynağı olarak geçerliliğini anayasa maddesine bağlamış olanlar”, yani Orta Yolcu (Ilımlı-İslam) Devlet olduğu anlaşılıyor.

Bu durumda, Cengiz Özakıncı’nın dediği gibi, “Halk tarafından seçilerek ‘Başkanlık’ yetkileriyle donanmış bir Cumhurbaşkanı olması halinde Anayasamıza YASALARIN KAYNAĞI İSLAM HUKUKUDUR diye bir ibare koyulması için çaba göstereceğini düşünebiliriz. CHP’nin adayı Prof. Dr. İhsanoğlu, 1928’de Atatürk tarafından Anayasamızdan çıkartılan DEVLETİN DİNİ, DİN-İ İSLAMDIR maddesinin şimdi yeniden Anayasaya konulmasını uygun görebilir. Ancak anayasasında bu madde bulunan bütün ülkelerde –mezhepsizlik, dinsizlik sayıldığından dolayı- ‘Devletin Dini İslamdır.’ demek yetmiyor. Devletin bir de mezhebi olmak zorunda… Devletin bir mezhebi olunca diğer mezhepler o mezhebi devirip iktidarı ele geçirmeye çalışmakta. İşte bu yüzden ‘Devletin Dini İslamdır’ diyen ‘orta yolu bulmuş(!!!)ülkelerde’ kanlı mezhep çatışmaları hiç eksik olmamakta… Atatürk ülkemizde mezhep savaşları yaşanmasın diye Anayasamızdan DEVLETİN DİNİ İSLAMDIR maddesini çıkarmış ve yine aynı nedenle laiklik ilkesini benimsemiştir. CHP, bu can alıcı gerçeğin farkında değil mi?”

YENİ OSMANLICI GÖRÜŞLERİ VAR!

İhsanoğlu’na göre “Çatışmayı Osmanlı mirası önler!” Bu konudaki görüşü şudur: “(Türkiye’nin Osmanlı’nın müspet mirasına sahip çıkması) her şeyden önce dış dünya karşısında ‘Büyük devlet’ hissini yakalamasına yol açacak, aynı zamanda kendi içindeki ikilemi ortadan kaldıracak, toplumda çatışmayı ve gerginliği gidermeye yardımcı olacaktır.”

Birincisi, Cumhuriyeti kuranlar zaten Osmanlı’nın “müspet mirasına” sahip çıkmıştır. Atatürk’ün 1930’da liselerde okutulması için yazdırdığı Tarih III kitabı incelenecek olursa Cumhuriyet’in Osmanlı’nın “müspet mirası” olan, sanatına, kültürüne sahip çıktığı görülecektir. Bu çerçevede Atatürk, Piri Reis’in hayatını araştırtmış, bilimsel-eleştirel Osmanlı tarih yazımını başlatmış, Fatih’in, Mimar Sinan’ın, Barbaros’un heykellerinin yapılmasını istemiş ve en önemlisi de Tarih Kurumu’nu kurmuştur. Bunun yanında Atatürk, Osmanlı’nın sanatla, bilimle, kültürle bağlarını kesmesi, bağnazlığa pirim vermesi, Batı karşısına geri kalması, Batı’nın sömürgesi haline gelmesi, Türkü, Türkmeni, yerli unsurları dışlayıp dönme devşirmelere devleti teslim etmesi vb. “menfi yönlerini” de alabildiğince eleştirmiştir. Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyeti kuranlar Osmanlıyı bir laboratuvar olarak görüp oradan edindikleri tecrübelerle genç Cumhuriyeti kurmuştur. Ancak İhsanoğlu, Osmanlı’nın “müspet mirası”na sahip çıkarak dış dünyada “Büyük Devlet” hissinin yakalanacağını belirtmektedir ki, bu onun da Yeni Osmanlıcılar gibi Osmanlı tarihini “romantik düşler âlemi” olarak gördüğünü ve daha kötüsü -Düş İşleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu gibi- bu düşlerin hayata geçirilmesi gerektiğine inandığını göstermektedir.

Ayrıca İhsanoğlu’nun,“Toplumdaki çatışmayı ve gerginliği gidermek için” laikliğe, demokrasiye veya sosyal hukuk devletine değil de “Osmanlı’nın müspet mirasına” sahip çıkmak gerektiğini düşünmesi de dikkat çekici!

İSLAMİ YÖNETİMİN DEMOKRASİYLE ÇELİŞMEDİĞİNİ DÜŞÜNÜYOR!

İhsanoğlu, demokrasi ile İslam arasında “esaslı bir karşıtlık” olmadığını düşünüyor: “Çoğulcu demokrasi uygulamasıyla İslam’daki yönetişimin temelleri arasında esaslı bir karşıtlık bulunmuyor…”

Demek ki İhsanoğlu’na göre mesela “Devletin dininin İslam” olması da “İslam’daki yönetişimin temelleri” “demokratik” olduğundan demokrasiyle çelişmez!

JÖN TÜRK MİRASINI REDDEDİYOR!

“Osmanlı’nınmüspet mirasına sahip çıkalım” diyen İhsanoğlu, Osmanlı’nın Jön Türk mirasını “menfi miras” diye adlandırıp reddediyor. Ona göre “Bugün bile Jön Türk zihniyeti denilebilecek, toplumu sarsan, devlete meydan okuyan ve aydınları kamplaştırarak toplum kesimlerini ters istikametlere yönlendiren menfi miras, 20. asrın sonunda Türk hayatının bir parçası olarak sürmektedir.”

Yeni Osmanlılar 1800’lerin sonlarında Osmanlı padişahı II. Abdülhamit’in özgürlükleri kısıtlayan katı ve baskıcı tutumuna karşı içerde başlattıkları entelektüel direnişlerini, üzerlerindeki baskı artınca Jön Türkler adıyla yurt dışında sürdürmüşlerdir. Ali Suavi, Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Agâh Efendi, Avrupa’da ve İstanbul’da çıkardıkları “Ulum” ve “İbret” gibi gazetelerde vatan sevgisi, insan hakları, eşitlik, hürriyet ve adalet gibi değerleri, meşrutiyeti, meclisi, anayasal sistemi savunmuş, padişahı eleştirmişlerdir. Ayrıca bunların başında Mithat Paşa,Hüseyin Avni Paşa, Mütercim Rüştü Paşa gibi değerli isimler vardır. Jön Türklerin çabaları sonuç vermiş ve 1876’da Kanuni Esasi ilan edilerek Meclis-i Mebusan açılıp Meşrutiyet’e geçilmiştir. Yahya Kemal’e göre Jön Türkler, “Berlin Muahedesi’nin kapatılmasından sonra kendine göre bir siyaset tutan ve idare usulü kuran Sultan Abdülhamit’i Sani’ye karşı İstanbul’un yüksek mekteplerinde ve sonra Paris’te bir zümre tarafından girişilmiş muhalefet” idi.[3] Yeni Osmanlılardan Jön Türkler, onlardan da İttihat ve Terakki doğmuştur. Dolayısıyla Jön Türk mirasını “menfi miras” diye damgalayarak reddetmek Meşrutiyet dönemindeki vatan, özgürlük, hukuk, anayasa, meclis, seçim, kadın hakları mücadelesini/mirasını reddetmektir. Oysaki Cumhuriyeti kuranlar bu mirastan fazlasıyla yararlanmıştır. Jön Türk mirasını reddetmek, gücünü, devinimini kaybedip Batı’nın sömürgesi durumuna gelen (Duyunu Umumiye-Dış Borçlar vs) Osmanlı Devleti’nde “vatan ve hürriyet” sloganıyla bir kurtuluş yolu arayan vatansever ve özgürlükçü aydınların direnişini reddetmektir. Jön Türk mirasını reddedenlerin derin bilinçaltında, önce Jön Türk muhalefetiyle, sonra İttihat ve Terakki baskısıyla köşeye sıkışan ve sonunda tahtını tacını terk etmek zorunda kalan II. Abdülhamit sevgisi vardır.

CUMHURİYET BİZİ KÖKLERİMİZDEN KOPARDI DİYOR!

İhsanoğlu, “Cumhuriyetin mazi ile bağlarımızı kopardığını” düşünmektedir. “Bizden önce veya sonra çok köklü ihtilaller geçiren milletler, devlet rejimini değiştirirken, devlet-toplum münasebetlerini ihtilalin yeni idealleri uğruna baştan düzenlerken, toplumlarının mazi ile olan bağlarını kopartarak onu, kökleri havada kalan bir ağaca dönüştürme cihetine gitmemişlerdir.”

İhsanoğlu burada, “Bizden önce veya sonra çok köklü ihtilaller geçiren milletler… mazi ile olan bağlarını kopartarak onu, kökleri havada kalan bir ağaca dönüştürme cihetine gitmemişlerdir.” diyerek çok açık bir şekilde “bizim” yani Türkiye Cumhuriyeti’nin, “mazi ile (Osmanlı ile) bağlarını kopartarak kökleri havada kalan bir ağaca dönüştürüldüğünü” ima etmektedir. Bu durumda   

İhsanoğlu eğer seçilirse o kökleri havadaki ağacın/Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olacaktır! Ve herhalde ağacın köklerini havadan yere/Osmanlı’ya bağlamak için çaba harcayacaktır!

İhsanoğlu’nun, “Cumhuriyet bizi köklerimizden kopardı” iddiası Siyasal İslamcıların sürekli tekrarladıkları temelsiz bir iddiadır. Prof. İlber Ortaylı’nın dediği gibi devrimi yerleştirme sürecindeki bu “redd-i miras” çok uzun sürmemiştir. Ve dahası Osmanlı tarihiyle ilgili eleştirel-bilimsel araştırmalar Cumhuriyet’le birlikte başlamıştır. Cumhuriyet, Türk tarihini Osmanlı hanedan tarihinin darlığından kurtarıp, tarihimizi Osmanlı öncesi Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan binlerce yıllık köklere bağlamıştır. Yani İhsanoğlu’nun sandığı gibi Cumhuriyet ağacının kökleri havada değildir, tam tersine, eskiden sadece 600 yıllık Osmanlı hanedan tarihine bağlı olan cılız kökler, şimdi Atatürk’ün ifadesiyle “en aşağı 7000 yıllık” Orta Asya-Anadolu tarihine bağlanan güçlü kökler halini almıştır.

Aslında İhsanoğlu da başka bir kitabında Cumhuriyet döneminde Osmanlı tarihiyle ilgili çalışmalar da dâhil “Türk tarihini bütünüyle inceleyen çalışmalar” yapıldığını itiraf etmiştir. Editörlüğünü yaptığı “Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi” adlı kitabın önsözünde 1930’lu yıllarda Türk Tarih Kurumu’nun Osmanlı tarihiyle ilgili çalışmalarından ve Cumhuriyet döneminde yetişen Osmanlı tarihçilerinden şöyle söz etmiştir:

“…Bu kurum daha sonra Türk tarihini bütünüyle ele alacak olan Türk Tarih Kurumu’na dönüşmüştür. 1930’lardan beri kurum bünyesine yer alan Türk tarihçilerinin yürüttüğü projeler ve zengin yayın faaliyetleriyle Türk tarihini bütünüyle incelemek amacına yönelmiş, bu sahada başarılı hizmetler vermiştir.(…) İçinde bulunduğumuz yirminci yüzyılda Türk tarihinin temel meselelerine el atan ve onları evrensel bir boyutta tartışan başta Fuat Köprülü, Ömer Lütfi Barkan, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Halil İnalcık ve Kemal Karpat olmak üzere birçok tarihçi yetişmiştir.”[4]

DİL DEVRİMİNE KARŞI!

Görülen o ki İhsanoğlu Atatürk’ün dil devrimine karşıdır. Şu düşünceler onundur: “Gelişmiş, ‘mürekkep’ bir İmparatorluk dili olan, yüksek edebiyat ve bilim dili haline gelen Osmanlı Türkçesi’nde asırlardan beri kullanılan kelimeler ile Osmanlı Türklerinin kendi türettikleri kelimeler etnik tasfiyeye tâbi tutulmuştur. ‘Özgürlük’, ‘uygarlık’ ve ‘bağımsızlık’ gibi bize has, lengüistik bakımından hilkat garibeleri olan ve herhangi bir Türk lehçesinde olmadığı gibi onu türetenlerin kendilerine ait şahsî ve gayri ilmî anlayışları içinde uydurulan bu kelimeler, bugün Orta Asya ve Kafkasya Türklerinin kullandığı ‘hürriyet’, ‘medeniyet’ ve ‘istiklâl’ kelimelerinin yerini zorla almıştır. Osmanlı Türklerinin kullandığı kelimeler bugün Çin Seddi’nden Adriyatik Denizi’ne kadar hâlâ kullanılıyor ve üniversite profesörü ile dağ başındaki çoban tarafından anlaşılıyorsa bizim en azından dil konusunda Osmanlı mirasının bugün için değer ve geçerliliğini bir daha düşünmemiz gerekir.”

Cengiz Özakınıcı’nın yerinde tespitiyle, “Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Atatürk’ün başlattığı dili özleştirme çalışmalarını ETNİK TASFİYECİLİK olarak damgaladığı gibi Atatürk’ün dil anlayışıyla türetilmiş olan ÖZGÜRLÜK, UYGARLIK, BAĞIMSIZLIK gibi sözleri HİLKAT GARİBELERİ diyerek kötülemekte ve Atatürk’ün dil anlayışını GAYRİ MİLLİ ANLAYIŞ diyerek aşağılamaktadır. Ancak Sayın Cumhurbaşkanı adayı Türkçe baskısı Mayıs 2013’te yapılan ‘Yeni Yüzyılda İslam Dünyası’ adlı kitabına yazdığı önsözde Atatürk’ün dil anlayışı ile türetilmiş ‘hilkat garibesi’ dediği sözleri kendisi de bol bol kullanmıştır. Madem bu sözlere hilkat garibesi demiştir. Madem bu sözlerin GAYRİ MİLLİ ANLAYIŞLA UYDURULDUĞUNU savunmaktadır. Madem bu Türkçe köklerden türetilmiş sözler yerine, Arapça köklerden türetilmiş Osmanlıca sözler kullanılması gerektiğini savunmaktadır; öyleyse neden kendi yazılarında övgüler düzdüğü o Osmanlıca sözleri değil de HİLKAT GARİBESİ diyerek aşağıladığı Atatürkçü anlayışla türetilmiş sözleri kullanmaktadır? Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun savunduğu dil görüşü bundan 100 yıl önce 1914’te ‘İçtihad’ dergisinde yazan Yahudi BOHOR İSRAEL tarafından ortaya atılıp savunulmuştu. Ben ilk baskısı 1994’te yapılan ve şu anda 13. Basımı satılmakta olan ‘Dünden Bugüne Türklerde Dil ve Din/Kuran’ı Doğru Anlamak’ adlı kitabımın 370.sayfasında Yahudi BOHOR İSRAEL’in 100 yıldır İslamcılar ve Osmanlıcılar tarafından savunulmakta olan bu görüşlerini dilbilimsel kanıtlarıyla çürüttüm.”

İhsanoğlu’nun yazı ve dil devrimlerimizle ilgili bu düşünceleri Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarından duymaya alışık olduğumuz ezberle aynıdır. Ben “Cumhuriyet Tarihi Yalanları” 1. Cilt adlı kitabında bu ezberi bozdum. Burada bu tezin yanlışlığından uzun uzadıya söz edecek değilim, ancak şu kadarını söylemeliyim: Öncelikle Türkçe-Arapça-Farsça-hatta Fransızca sözcüklerden oluşan ve Arap harfleriyle yazılan Osmanlıca hiç de İhsanığlu’nun dediği gibi “Gelişmiş, ‘mürekkep’ bir İmparatorluk dili olan, yüksek edebiyat ve bilim dili” değildir. Her şeyden önce Arapça-Farsça ağırlıklı ağdalı dilin, Türkçeliğinin kalmamasından dolayı adına Osmanlıca denilmiştir. Osmanlıca denilen dil, zaman içinde toplumda önlenemez bir ayrışmaya neden olmuştur. Halk Türkçe konuşurken, saray ve çevresi Arapça, Farsça ağırlıklı Osmanlıca kullanmıştır. Öyle ki zamanla halkın dediğini yöneticiler, yöneticilerin dediğini halk anlayamaz olmuştur. İkincisi Osmanlıca denilen yamalı bohça görünümündeki dil, Türkçenin yapısına hiç uymayan Arap alfabesiyle yazıldığından halkın okuma-yazması güçleşmiştir. Nitekim Osmanlı’dan Cumhuriyete geçilirken erkeklerin yüzde 7’si, kadınların binde 4’ü okuma-yazma bilmektedir. Osmanlıcanın güçlükleri nedeniyle, daha Cumhuriyet’ten çok önce dilde özleşme çalışmaları başlamış bir hayli mesafe kat edilmiştir. Osmanlıca gerçekten de İhsanoğlu’nun dediği “gibi gelişmiş mürekkep bir dil” olsaydı onca aydın dili düzeltmek, daha anlaşılır kılmak için yarım yüzyıldan fazla mücadele etmek zorunda kalır mıydı?

İhsanoğlu, “Osmanlı Türkçesi’nde asırlardan beri kullanılan kelimeler ile Osmanlı Türklerinin kendi türettikleri kelimeler etnik tasfiyeye tâbi tutulmuştur” diyerek Atatürk’ü dilde “etnik tasfiyecilik”le suçlamıştır. Ancak bunu yaparken -bütün Cumhuriyet karşıtları gibi- Osmanlıcanın Arapça ve Farsça sözcüklerle dolmasıyla asırlardır kullanılan Türkçe sözcüklerin dilden atıldığını ve hatta yaşayan Türkçe sözcükler yerine bile Arapça Farsça karşılıkların uydurulduğunu, böylece Türkçenin Cumhuriyet döneminde değil tam tersine Osmanlı döneminde fakirleştiğini unutmuştur! Türkçeyi dışlayarak dilde “Etnik tasfiyecilk” yapan Osmanlıdır. Ve genç Cumhuriyet Osmanlı’nın yanlış dil politikası, ihmali yüzünden unutulmaya yüz tutan Türkçeyi çok kısa sürede derleme, tarama ve türetme çalışmalarıyla adeta yeniden diriltmiştir. İhsanoğlu bütün bu gerçekleri bilmezlikten gelmiştir!

Daha da vahimi İhsanoğlu,“Özgürlük’, ‘uygarlık’ ve ‘bağımsızlık’ gibi bize has, lengüistik bakımından hilkat garibeleri olan ve herhangi bir Türk lehçesinde olmadığı gibi onu türetenlerin kendilerine ait şahsî ve gayri ilmî anlayışları içinde uydurulan bu kelimeler, bugün Orta Asya ve Kafkasya Türklerinin kullandığı ‘hürriyet’, ‘medeniyet’ ve ‘istiklâl’ kelimelerinin yerini zorla almıştır” diyerek de Türkçe sözcükler yerine Arapça-Farsça kelimelere hayran olduğunu itiraf etmiştir. Ancak ne hikmetse yazılarında, o hayran olduğu Arapça-Farsça kelimeler kadar, hatta daha fazla “hilkat garibesi” dediği Türkçe sözcükleri kullanmıştır. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusudur?

ATATÜRK’Ü HİLAFETÇİ GÖSTERMEK İSTİYOR!

Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, “Yeni Yüzyılda İslam Dünyası” adlı kitabında Atatürk ve Halifelik konusunda şöyle diyor:

“Ankara’nın Yaklaşımı: Kahire ve Mekke konferanslarından ve Elsanhuri’nin kitabının yayınlanmasından bir yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Halifeliği kaldırmış olan Mustafa Kemal, Hilafetin ilgasından doğan boşluğu gidermek için yapılan tekliflere olumlu bir değerlendirmeyle karşılık verdi. Mustafa Kemal altı gün süren Nutuk’u sırasında Ekim 1927’de bu konuya değindi: Avrupa, Asya ve Afrika diğer kıtalarda yaşayan Müslüman toplumlar gelecekte bağımsızlıklarını elde ettiklerinde eğer lüzumlu ve faydalı görürlerse ‘… asrınicabatına muvaffak bir surette bir takım itilaf ve ittihat noktalarını bulabilirler. Şüphesiz her devletin, her heyeti içtimaiyenin birbirinden tatmin ve temin edeceği ihtiyaçlar vardır. Mütekabil menfaatleri mevcuttur. Bu mutasavver müstakil İslam hükümetlerinin sahibi salahiyet murahhasları bir araya gelip bir kongre yaparlar ve… şerait dahilinde müttehiden hareketi temin için bütün İslam devletlerin murahhaslarından mürekkep bir meclis teşekkül edecektir. İttihad eden İslam devletleri bu meclisin reisi tarafından temsil olunacaktır derlerse, işte o zaman isterlerse ‘İslam şumulittihad-ı hükümet ve hilafet ve müşterek meclisin makamı riyasetine intihap olunacak zata da halife ünvanı verirler. Bu ünvanın ve yetkinin bir kişiye bir devletler topluluğu tarafından değil de bir tek devlet tarafından verilmesinin ise kabul edilemeyeceğini belirtiyordu. ‘Yoksa herhangi bir İslam devletinin, bütün İslam dünyası umurunun tedvir ve temşiyet salahiyetini vermesi akıl ve mantığın hiçbir vakit kabul edemeyeceği bir keyfiyettir”[5].

Prof. Dr. İhsanoğlu’nun Atatürk’ün “Nutuk”undan aktardığı bu sözleri okuduğunuzda sanki Atatürk de Hilafet istiyormuş gibi bir anlam çıkmaktadır. Fakat maalesef İhsanoğlu, kendi dünya görüşüne Atatürk’le meşruiyet kazandırmak için Atatürk’ün Nutuk’taki o sözlerini çarpıtmıştır. Birincisi, İhsanoğlu’nun Atatürk’ün görüşü diye aktardığı bu görüşler Atatürk’ün değildir. Atatürk Nutuk’ta bu görüşlerin “Hilafetçilerin ve İslam Birliği yandaşlarının nazariyesi” olduğunu belirtmiştir ve bu görüşleri “hayal” olarak nitelendirmiştir.

Atatürk, Wells’in “Dünya Devleti” hayalini anlattıktan sonra sözü Hilafetçilerin ve İslam Birliği yandaşlarının savundukları Hilafet görüşüne getirmiştir. Atatürk’ün ifadeleriyle, “Bu tasavvur ve tahayyüle kısmen müşabih bir hayal Hilafetçileri Panislamizm taraftarlarını- TÜRKİYE’YE MUSALLAT OLMAMALARI ŞARTIYLA-memnun etmek için bizde de tasavvur edilmişti. Tasavvur olunan nazariye şu idi”.[6] Atatürk, bu cümlenin hemen ardından, İhsanoğlu’nun yukarıda aktardığı sözleri söylemiştir. Ancak görüldüğü gibi İhsanoğlu, Atatürk’ün bu cümlelerini cımbızlayarak Atatürk’ün aktardığı “Hilafetçilerin ve İslam Birliği yandaşlarının görüşlerini” Atatürk’ün görüşleriymiş gibi yansıtmıştır. Atatürk, Nutuk’ta “bu hayalin” kendisine değil Hilafetçilere ve İslam Birliği yandaşlarına ait olduğunu açıkça belirtmesine ve bu görüşlerin “Türkiye’ye musallat olmamaları şartıyla” tasvir edildiğini söylemesine rağmen İhsanoğlu bunları görmemiştir!

Böylece İhsanoğlu maalesef -kendisinden önce başka bazı yazarların da yaptığı gibi- Halifeliği kaldıran Atatürk’ün daha sonra Halifeliği geri getirmek istediği şeklindeki yalanı savunmuştur. II. Dünya Savaşı sonrasındaki soğuk savaş döneminin bir Amerikan projesi olan “Yeşil Kuşak” projesine uygun olarak dinin/dinsel oluşumların ve kurumların öne çıkarılması sürecinde (o süreç daha bitmedi), laik Türkiye Cumhuriyeti’nin de Hilafet Devleti’ne/Yeni Osmanlı’ya dönüştürülmesi amaçlanmıştır. İşte bu doğrultuda Laik Türkiye Cumhuriyeti -üstelik o Cumhuriyetin kurucusu/Atatürk de kullanılarak- din/hilafet devletine dönüştürülmek istenmiş ve “Atatürk Halifeliğin geri gelmesini istiyordu!” yalanı pompalanmıştır. Oysaki Atatürk’e göre “Hilafet baş belasıdır”.Son zamanlardaki “Atatürk’ün Gizli Vasiyeti” palavrasının arkasında da Atatürk’ü Hilafetçi gösterme oyunu vardır. “Atatürk İle Allah Arasında” adlı kitabımda da ifade ettiğim gibi Atatürk’ün dine ve dindara saygılı, hatta kendine göre dindar olması başka, onu Hilafetçi göstermek başka şeydir. Atatürk’ün ifadeleriyle, “Dinle Hilafeti birbirinden ayırt etmek lazımdır. Birincisi ne kadar faydalı ise ikincisi o kadar lüzumsuz bir hal almıştır.”[7]

Atatürk değil ama İhsanoğlu Hilafetçidir. Nitekim 5 Mayıs 2010’da Viyana’da yaptığı bir konuşmada İslam Konferansı Örgütü’nün “Hilafet işlevi gördüğünü” açıklamıştır.[8]

Atatürk 1927 yılında CHP’nin, Türkiye Cumhuriyeti’ni “ilelebet” Hilafetten uzak tutmasını istemiştir:

“Türk milletinin başında bela olduğu asırlardan beri sabit olan Hilafetin kaldırılmasıyla Türk Cumhuriyeti, tarihin akışında layık olduğu temiz ve kuvvetli itibar mevkiini hakkıyla elde etti. Cumhuriyet Halk Partisi, Türk bağımsızlığı gibi Türk Cumhuriyeti’ni de Hilafetten ve her türlü iştirak ve müdahalelerden uzak olan güvenli şeklinde ilelebet muhafazaya vücudunu vakfetmeyi, vatanın birinci derecede mevcudiyet sebebi saymaktadır”.[9]

ekmeleddin yeni osmanlici cumhuriyet dusmani

Peki CHP bugün ne yapmıştır? Hilafetçi İhsanoğlu’nu Cumhurbaşkanlığına aday göstermiştir.

Sonuçta, kitaplarından süzülenler ışığında billurlaşan İhsanoğlu portresi şöyledir:

1.   Laikliğe aykırı görüşlere sahiptir.

2.   Ilımlı İslam Devleti’nden yanadır.

3.   Yeni Osmanlıcı’dır

4.   Hilafetçidir.

5.   Jön Türk mirasından rahatsızdır.

6.   Cumhuriyetin “mazi” ile köklerimizi kopardığına inanmaktadır.

7.   Dil devrimine karşıdır.

8.   Atatürk’ü Hilafetçi göstermiştir.

CHP-MHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu, Arapça bir hat tablosunun önünde taht benzeri koltuğunda; tıpkı Osmanlı Halifeleri gibi!

Sinan MEYDAN - 26 Haziran 2014 - Odatv

Dipnotlar :

[1] “Çatı Aday Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Hikâyesi”, Hürriyet, 16 Haziran 2014, Ezgi Başaran, “Osmanlı İlminin Büyüklüğünü Dünyaya Gösterdim”, Hürriyet, 21 Aralık 2008.

[2] Ezgi Başaran, “Osmanlı İlminin Büyüklüğünü Dünyaya Gösterdim”, Hürriyet, 21 Aralık 2008.

[3] Yahya Kemal, Çocukluğum, Gençliğim Siyasi ve Edebi Hatıralarım, Baha Matbaası, 1973, s. 202.

[4]Ekmeleddinİhsanoğlu, “Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihini Sunarken”, Osmanlı ve Medeniyeti Tarihi, IRCICA, İstanbul, 1994, s. Xx.

[5] İhsanoğlu aynı çarpıtmayı Habertürk’te katıldığı Teke Tek Programı’nda da yapmıştır. Bkz. http://www.youtube.com/watch?v=f2sfLP64FSU

[6]Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk/Söylev, C.2, 3.bas. TTK, Ankara, 1989, s. 950

[7] Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1999, s.67

[8] “OIC Fulfills Function of Caliphate, Embodies ‘Islamic Solidarity,’ Says OIC Chief”, http://cnsnews.com, 10 Mayıs 2010 (http://cnsnews.com/news/article/oic-fulfills-function-caliphate-embodies-islamic-solidarity-says-oic-chief)

[9]Kocatürk, age, s.66,67

Yazarlar