hepimiz_mustafa_kemaliz225

Yeni Lale Devri’nin Yeni Kıç Laleleri!

Memleketimde bir kasap var. Gericiliğin etinden ve bölücülüğün sütünden beslenen bir kasap…

Vatan toprağının kaderini Apo’nun kanlı ellerine bırakmış, kıçında ABD’nin taktığı laleyle dolaşan bir kasap…

Beni aklınca biber gazının biberiyle terbiye edip, panzerlerinin sıktığı suya yatırarak terbiye edecek. Sonra da yıldan yıla her bütçe görüşmesinde katlayarak artırdığı bütçesiyle ve olmayan edebini örtülü edepsizliğiyle örtüp keyif çatacak…

Ben onu bunu bilmem arkadaş; bu kasap, memleketin görüp göreceği en hain kasaptır.

Ona göre ben kimim peki?

Meydanlarda “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” diye bağıran “et”lerden biriyim. Beni her gördüğünde bu hain kasabın ağzı sulanıyor. Başıma “usta” kesildi ya, “çırak”ları da, benim “Mustafa Kemal’in askeri” oluşuma kafayı takmış, ustalarından aldıkları ateşle beni yavaş yavaş ısıttıkları bu suda haşlamaya çalışıyor.

Neymiş?

“Mustafa Kemal’in yurttaşı” olmamız gerekirmiş de, “askeri” oluşumuz beynimizin tortularında hâlâ militarizmin var olduğunu kanıtlıyormuş.

Vay vay vay, sevsinler sizin “yurttaşlık bilincinizi” de, “Türkiyeli” kimliğinizi de!… ABD’nin ülkemde kurduğu üslere karşı takınamadığınız anti-militarist tavır, bana gelince aslan kesiliyor… Sevsinler!

Her birinizin iğrenç birer bit yavrusu olduğunu düşünen bana keşke bit kadar bir akılla gelseniz, ah keşke…Ama yok, o da yok!… Sizi “1919” ile ilgili burnunuzdan solutan, “1923” ile ilgili felçten felce sokan neyse, işte ona aşığım ben.

Siz “Fethullah’ın kulu” olmayı hüner edinmiş, Obama’nın elindeki beyzbol sopasını kendine zevk aleti yapmış olanlar; yurdumun varlığını ve tam bağımsızlığını borçlu olduğum, dolayısıyla da “yurttaşı” olmaktan da gurur duyduğum Mustafa Kemal’imin aynı zamanda da “askeri” olmamdan duyduğunuz rahatsızlığı çok iyi anlıyorum.

Anlamamazlıktan gelip de, kelime oyunu yaptığınız bu durum; vatan toprağını lime lime doğrayıp sonra da emperyalizmin sofrasına et olarak sunacak olan kasabınıza karşı verdiğimiz savaşta canımızı nasıl ortaya korkusuzca koyduğumuzu gösterir.

Kızsanız da, ürkseniz de, öfkeden çıldırsanız da, Mustafa Kemal’in askerleri olmaya devam edeceğiz; çünkü kasabınızın çevresine etten duvar ören eli satırlı korumalarını yarıp, kasabınızın alnına satır satır “Mustafa Kemal Devrimi”nin adını yazacağız. Bunun için de Mustafa Kemal’in askeri olmak zorundayız!

Doğru ya, kasaptan söz açmıştık.

Hani ordusunun başlarını terörist diye içeri atan, teröristle de şimdilerde cilveleşip yatağa giren kasaptan…

Orhon Murat Arıburnu’nun şiiridir:

“İşlerin yolunda gidiyor kasap

İşlerin yolunda

Satırın saldırman belinde

Elin hayvanı emrinde

Yere yatırıp biçersin

Çengele asıp yüzersin

Mal derdinde kasap

Can derdinde koyun

Ne çirkin oyun

Ne berbat kafiye!”


Usta şair, bu dizelerdeki kafiyeyi sevmemiştir, evet. Oysa bundan daha berbat bir kafiye vardır ki, onu da ben yazayım hadi:

“Kasabın ağzından düşmezken din iman

Malta olacaktır sığınacağı son liman”


Hadi bir tane daha yazayım:

“Kasap intikamını kusarken harç diye köftesine

Sövmüşüm bu köfteyi bal sanan aydının koftisine”


Daha onlarca dize de yazsam, yetmez… Yetmez ama evet, Orhon Murat Arıburnu’nun şu dizesinin yerini de hiçbiri tutmaz:

“Mal derdinde kasap / Can derdinde koyun”

Olay budur arkadaş!

Bugünlerde yerlere göklere sığdıramayıp bir de “vatansever” ilan ettikleri Vahdettin ne demişti?

“Bu millet, bir koyun sürüsü… Sürüye de bir çoban lâzım… O da benim!”

Yani bizim gemicikteki Vahdettincik, aynı bu zihniyetin kasabıdır; milleti koyun görür, kendini de hem çoban hem kasap…

Diyeceksiniz ki:

“Gemicikteki Vahdettincik’e karşıymış gibi görünen bazı solumtraklar da milleti koyun olarak görüyor.”

Haklısınız…

O yüzden hangi köye uğrasam, hangi gecekonduda dolaşsam, “Buraya bir tek cemaatçiler geliyor.” deniyor…

Yani gitmediği yerden oy bekleyen, sonra da “Bir paket makarnaya oylarını satıyorlar kardeşim!” diye homurdananlar, “Kardeşim, bu millet bir koyun sürüsü!” diye bas bas bağıranlar, gecekonduların yolunu unutanlar, o yolu “Allah ile aldatanlara” bırakmış olanlar, en sonunda da “bir paket kömüre” suçu atıp kendini rahatlatan solumsular da var.

Onlar, şehir şehir dolaşıp Kuvayı Milliye’yi örgütleyen Mustafa Kemal’i yalnızca ağzında tutanlardır, yüreğine indirememiş, beynine kazıyamamış olanlardır.

Onlar, kasabın et tahtasına her gün bir parça daha et atmasına en büyük yardımı yapanlardır.

Ki tahtadan bir “başkan” masasına oturabilmek için fikirlerini değil, egolarını konuştururlar…

Onları o odadan çıkarın, yalnızca o “tahta masa” başkan olsun, inanın örgüt daha başarılı olacaktır; göreceksiniz…

En azından “tahta”, dedikodu yaparak zaman harcamamasıyla ve kendi ayakları üzerinde durmayı başarıp başkasının ayağını kaydırmak için uğraşmamasıyla o “insan”lardan daha zararsızdır!

Sözün özü, ulusun başına bir Vahdettin geçtiği zaman, Vahdettin “mal derdinde bir kasap” oluverir.

Ulusu “koyun” olarak görür; ama “can derdinde bir koyun”…

İçine düşürüldüğü yoksulluğu ve cehaleti kesinlikle haketmeyen ulusum, bugün can derdindedir, bu doğru… Yanlış olansa, “Bunlara müstehak!” diyerek emperyalizmin ekmeğine yağ sürenler ve “Bunlar koyun, ben de çoban!” diyen Vahdettin zihniyetidir. Bu iki zihniyetin birbirinden hiçbir farkı yoktur; al birini, vur ötekine!

Bugün tıpkı Lale Devri’nde olduğu gibi birileri zevk denizi içinde yüzecek diye ulusun suyu sıkılmaktadır. Yani yeni Lale Devri’nin yeni kıç laleleri türemişken ve birbirlerini zengin edecek ihaleler havada uçuşurken, ülke kasası boşaltılmakta, “tüyü bitmemiş yetim” edebiyatıyla “haram” malın üstüne “helal” kaşesi vurulmakta… Hem de göz göre göre!

Bu kıç laleleri, sanki çok güzelmiş gibi, “Avrupa Birliği’ne gireceğiz!” diye diye oy toplamaya çalışır, sonra da ancak ve ancak Avrupa Birliği’nin kıçına lale olup girerler.

Bu kıç laleleri, sanki çok da Müslümanlarmış gibi, “Allah-Peygamber” diye diye oy toplamaya çalışır, sonra da İsrail’den aldıkları ödülleri olan altın tasmalarıyla din kardeşimiz olan komşumuza havlarlar, yani değil “İslam dünyasının lideri”, olsa olsa Yahudi lobisinin kıçındaki altın lale olurlar.

“Şimdi bu da nereden çıktı?” demeyin.

Kasaplar eskiden vitrinde sergiledikleri hayvanların kıçlarını pembe kâğıtları sıkıştırarak gizlerlerdi; bu tabir oradan doğmuştu. Bunlarda her şey gibi bu tabir de şekil değiştirdi. Bizim kasabın kendi kıçına pembe bir Sevr haritası kıvırıp sıkıştırmışlar, yani sonunda kendi olmuş bir kıç lalesi! Yani “mal derdinde bir kasap” sanırken kendisini, oluvermiş malın ta kendisi!

Ondandır ki, dükkânı kasap yönetiyor sanırsın; bir bakarsın, “dağdan inme”ler gelmiş, kasabı parmağında oynatıyor. Üstelik yalnızca kasabı değil, kasabın yüzüne tüküremediği için önüne tüküren, sonra da tükürdüğünü yalayanları da oynatıyor. Üstelik yalnızca bunları da değil, kasap tökezledikçe ona koltuk değneği yetiştirenleri de oynatıyor.

Bu arada, böyle “dağdan inme”lerle savaşacağı yerde “dağdan gelip bağcıyı kovmaya” kalkan “ay”larla “gün”ler de, bizim içimize bir lağım gibi sızdırılmış, mağaradaki “kardeş”leriyle gönül eğliyor. Ona da kızamıyorum, o da başka bir “tanrı kulu” işte…

Memleketin hali budur… Yani yiğidin başına yalnızca çorap örülmemiş, aynı yiğidin başına bir de Mustafa Kemal düşmanı kıç laleleri üşüşmüştür.

Hâlâ “İyi de, çözüm ne?” diye soran var mı?


Büyük usta Attilâ İlhan, 9 Mayıs 1997’de, Cumhuriyet gazetesinde yazmıştı:

“Bilmem dikkatinizi çekti mi, ‘siyasî İslam’ın radikal eğilimleri dişini gösterdikçe, ‘Cumhuriyet Türkiyesi’ni temsil edenlerin tepkisi, sadece lâiklik düzeyinde oluyor; Atatürkçülüğü de, bekçiliğini Silahlı Kuvvetler’in yaptığı, soyut bir lâikliğe indirgiyorlar; dillerden düşmeyen tarif, ‘demokratik ve lâik hukuk devleti’; haftalardır Anadolu İhtilâli ve İnkılâbı’nın tayin edici vasfının ‘ulusal demokratik bir devrim’ olması sebebiyle, elbette demokratiklik ve lâiklik; ama en az onlar kadar önemli ve ağır olarak, anti-emperyalistlik olduğunu yazıyorum.”

Yani kasap kendi önlüğüne çekinmeden “emperyalistim” diye yazarken, bizim karşısına “anti-emperyalistim” diye çıkacak yiğitlere ihtiyacımız var. “Lâiklik” dışındaki ilkeleri unutan, onda da “Türkiye’de lâikliğin tehlikede olmadığını” savunan kimse kusura bakmasın; benim bir emperyaliste açacağım tek kredi, onun Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’nden kovulma kredisidir. Bunu da bir an önce gönül rahatlığıyla kullanabilir… Kredinin geri ödemesi ise, ulusumun cebinden çalıp çırptıklarını o pis kursağından tek tek söküp almakla olabilir ancak!

İşbirlikçi bu kıç lalelerinin şimdiki şatafatlı saltanat devri, ancak Kemalizm’in kıçlarına indireceği tekmeyle mümkün olacaktır.

Sahi, Lale Devri’nin sona ermesiyle birlikte, tahtı I. Mahmut’a devreden III. Ahmet, devir-teslim töreni sırasında ona ne demişti?

“Devleti ehliyetsiz sadrazamlara teslim etme!”

Memleket, ehliyetsiz bir sadrazama teslim edilmiştir bugün. Onunla “devir-teslim”e dair tek “müzakere”miz de şöyle olacaktır:

Onu devirip, devleti teslim alacağız!

Tiyatro Sanatçısı – Yazar
Utku ERİŞİK -  08 Ocak 2013 - İlk Kurşun

Yazarlar

Sunny

20°C

Istanbul