nazif ekzen aydinlik225

Türkiye için hala şans var mı?

Uluslararası kuruluşların Türk ekonomisine dönük eleştirilerinin sertliği giderek arttı.

2018 başından bu yana sadece eleştirilerinin sertliğini arttırmakla kalmıyorlar, ellerinde var olan politika araçlarını da baskılarını arttıran yönde kullanıyorlar.

En son IMF’in yıllık olağan 4. madde raporunun açıklanması ile ortaya çıktı. Artık çok sayıda alanda uyarılar yapılıyor. Bankacılık kesiminde ise, kredi derecelendirme kuruluşları “kredi değerliliğini” genel olarak bütünüyle yitirmiş konumdaki Türkiye’ye kuruluşlar bazında da uyarılarda bulunma yoluna girdiler.

IMF 4. Madde 2018 Konsultasyon Raporu 30 nisanda IMF’in sitesinden açıklandı. Hafif dozda uyarıyor izlemi veren ama ağır bir ironi içeren bir başlıkla açıklandı: “Türkiye İçin Hala Şans Olabilir Mi” sorgusunu içeriyor.

Giriş paragrafının başındaki iki temel saptama bütünüyle Türkiye’nin gelip durduğu noktayı açıklıyor. Artık koşullar bu noktayı geçip yürümesine izin vermiyor. Sınırlı hale gelmiş döviz rezervleri ve hemen tamamen sınırlanmış hale gelmiş olan dış kaynak bulma imkansızlığı. Her ikisini içeren başlık, “Türkiye İçin Hala Şans Var Mı?” Sıkıntıdaki Türkiye’ye dönük ironiyi algılamak canını yakıyor insanın.

Aynı nedenle geçmişte yaşadığımız örnekleri hatırladık.

NE İSTİYORLAR BİZDEN?

Daha önce de,1958’i tam yaşamadık, ancak 1980 öncesinde “5 sent’e muhtaç Türkiye’yi”, Guadelup zirvesinde önerilen “Türkiye için Yardım Sandığı’nı” “Roma Kulübünü” ve 1998-1999 Konkordato taleplerinin 3’lü koalisyon hükümetini nasıl baskı altına aldığını biliyoruz.

1977 bahar aylarında koalisyon hükümetinin AP (Adalet Partili) Maliye Bakanı Yılmaz Ergenekon, borç arayışı için gittiği Londra’da, daha önce Başbakan Saka’nın, Menderes’in, Zorlu’nun yaptıkları o belirleyici açıklamayı bir kez daha yapacaktır: “Ne İstiyorlar bizden? Bütün kapılar yüzümüze kapanıyor.”

Belli aralıklarla, daha açık söylemeyim, 1946 sonrasından günümüze, hemen her 10 yılda bir Türkiye “dış denge dar boğazına” girer, ithalatı için gereken dış kaynağı, başta ihracat olmak üzere bulamaz hale gelir ancak ithalatı sürdürmek ister, dış borçlanma imkanları sonuna kadar zorlanır ve tüketilir. Sonra da uluslararası finans kurumlarının denetiminde, borçlarının ertelenmesi ve yeni borçlanma imkanlarının yaratıldığını görürüz. Borçların ertelenip yeni bir takvime bağlanmasından önce TL üzerinde ayrıca bir operasyon yaşanır ve devalüasyon gerçekleşir. Krizin şiddetine göre operasyonun da alanı genişler.

Türkiye dahil olduğu 1946/1947’den başlayarak, “Batılı Dünya Düzeni’nden” günümüze ortalama her on yılda bir yaşadığı “kriz-istikrar-uyum” süreçlerini giderek daha serbestleşen-liberalleşen daha açık hale gelen ekonomik yapılara geçerek kapatır. Şimdi günümüzde yaşadığımız dönem, 1999 Programı olarak bilinen son stand-by anlaşması ile 17 yıllık AKP iktidarının tek başına hakimiyetinde sürdürülmüştür. Programın ilk sekiz yıllık kısmı 2008 haziran ortalarına kadar IMF in yakın-gözetim denetiminde sürdürülmüştür. Sonuç farklı değildir. 30 Nisan 2018 tarihli IMF 4.md raporu, iki ana başlık altında topladığı krizin kaynaklarının, geçmişte her on yılda bir tekrar etmiş olan kriz kaynakları ile aynı olduğunu görmek gerekiyor.

Türkiye’nin son dönemdeki üç boş yıl dahil, (2015 seçimleri sonrasındaki üç yıldır ) Türkiye siyasi ve ekonomik boşluk yaşamaktadır. 7-8 yıldır yaşamakta olduğu düşük büyüme durgunluk ve sürekli devalüasyonlar nedeniyle, dolar cinsinden ulusal geliri 800 milyar dolara, kişi başına dolar cinsinden geliri ise 1000 dolar seviyesinin yeniden gerisine düştü. Sürekli artış gösteren dış borçlanma ile son dört yılda GSMH/Dış Borç oranı yeniden ve hızla yükselemeye başladı ve 2014 yılında GSMH göre borçluluk oranı %50 seviyesinin üzerine çıktı.

GÖZ BAĞCILIĞI…

İktidarın “en sorumlularının” son söylemleri, geçtiğimiz hafta açıklanan uluslararası kuruluşların Türkiye ekonomisi üzerine yaptıkları değerlendirmelere dönük oldu. Bilinçli olarak ekonomiyi olumsuz göstermeye çalışıyorlarmış.

Eğer daha hala ekonomiyi yönetenler bu anlayışa sahiplerse, “her gün bir yenisini” açıkladıkları teşviklerin gerekçesi nedir. Tamamı popülist hedefli boşluğa savrulmuş paranın amacı başka ne olabilir ki.

AKP iktidarının 17 yıllık döneminde, ancak özellikle son on yıllık döneminde, “göz bağcılığına” dönük öyle senaryolar kamuoyuna duyuruldu ki. Hiçbir sınır tanınmadı. Hazırlanan rapor, strateji, vizyon ve diğer kamu kaynaklı kamuoyunu etkilemeye yönelik çalışma sayısını unuttuk. Ancak her yapılan sunumda, daha başlıklardan kamuoyunu etkileme çabası görülüyordu.

Şimdi açıklanan son belgede böyle yüksek iddia taşıyor. Bu seferki hatta çok daha da ileri iddialı. Bu sefer açıklanan bir “Manifesto-Seçim Manifestosu.” Sır’ının dökülmesinin pek zaman almayacağını göreceğiz.

Nazif EKZEN – 08 Mayıs 2018

Yazarlar

Partly cloudy

25°C

Istanbul