bu secim mesru degildir225 

Kirli referandumun sonuçları meşru mu?

Masa başında ya da bıçak sırtı bir farkla sonuçlanmış kirli bir referandum sonucu ile kimseye böyle bir güç verilmez. Otokrasiye gidecek yol açılmaz. 

Cumhuriyet’in 1946-2017 arasındaki 71 yıllık dönemi; eylül 1946’da alınan “devalüasyon” kararı ile somutlaştırdığımız, bir yeni siyasi-ekonomik ve askeri tercih ile dahil olduğumuz,“yeni dünya düzeni” içinde yaşamakta olduğumuz dönemdir. 1946 eylülü bir başlangıcı, “miladı”oluşturmaktadır. Geçen 71 yıllık süreçte Türkiye içinde yer aldığı, “yeni dünya düzeninin” koyduğu kurallara büyük bir özenle uyum göstermiş, sistem dışında bir “davranış”içinde olmamıştır. Türkiye, içinde yer aldığı “batı sisteminin” iktisat politikaları tercihlerine ve uluslararası alandaki siyasi politikaların tercihlerine bütün bu dönem boyunca sıkı-sıkıya bağlı kalmıştır. Bugün de, sistemin neo-liberalizme dayalı iktisat politikaları ayağının tümüyle çökmesi nedeniyle artan ölçüde yalpalamakla birlikte, bu sisteme bağlı kalmaya devam etmektedir.

1946 yılıII. Dünya Savaşı sonuçlarının değiştirdiği dünyada, yeni dönem için açık bir milat olmuştur.Şimdi işte bu dünyanın 71. yılındayız.

NASIL GİRDİK BU YOLA?

Kimse zorlamadı, kendi özgür irademiz ile bu kararı verdik. Kararı almamızın en temel nedenini, 1946 seçimlerinden sonra kurulmuş olan hükümetin başbakanı Recep Peker açıklamıştı. “Sistemi değiştirmemiş olsa idik dünya ticaret nizamı içinde ister istemez tecrit edilmiş bulunacaktık” (11 Eylül 1946).

Türkiye siyasi ve ekonomik yönden hızla liberalleşiyordu. 71 yıllık dönem kısaca “Truman Doktrini” ile böyle başladı. Batı dünyasının kurduğu “yeni dünya nizamının dışında kalmamıştık. Bu acil değişim BM ve IMF sözleşmelerini bir an önce imzalayıp “sisteme hemen dahil olma” isteğinden kaynaklanıyordu.

5 haziran 1946 tarihli ve 4919 sayılı “Cemiyetler Kanunu'nun Bazı Maddelerini Değiştiren Yasa” ile yapılan değişiklikle, Türkiye’de “sınıf esasına dayalı” cemiyet kurulmasına imkan tanınmaktadır. Değişikliğin gerekçesi ise şöyle: “Hükümet, eski 9. maddede sınıf esasına dayanan derneklerin kurulma memnuiyetinin siyasi partilerin inkişafını güçleştireceğini düşünerek bu hükmün kaldırılmasını teklif etmiş ve aynen kabul edilmiştir”. Türkiye’de sınıf esasına dayalı partiler kurulabilecekti. Türkiye’de “Dernekler Kanunu” hiç bu denli liberal olmamıştı. Bugün değildir. İkinci yasa ise, ilk yasadan 5 gün sonra kabul ediliyor. Seçimlerin öne alınmasına ilişkin olan bu yasa 10 haziranda kabul edilmiş ve 1,5 ay sonra seçimler yapılmıştır. 22 haziran 1946 tarihinde “erken genel” seçimler yapılmıştır.

Seçim sonucunda CHP’nin seçimleri 397 milletvekili çıkartarak kazandığı açıklandı. DP seçim sonuçlarına güvenmediğini, şaibeli olduğunu açıkladı. Geçtiğimiz 71 yıldır Türk “sağ’ı” 1946 seçim sonuçlarının “hileli-şaibeli” olduğunu söylemeye devam etti ve her yapılan seçim öncesinde kullanılan en etkin propaganda aracı olarak kullanıldı. 2017 nisan referandumuna kadar.

Türk sağının kullandığı bu etkili aracı ve söylemi, 17 nisan kirli referandumunun sonuçları hemen bitirdi. 17 nisan günü referandum sonuçları AKP tarafından hemen oldu bittiye getirilmek istendi. Büyük bir siyasi pişkinlik ile, “1 farkla olan sonucun yeterli olduğu söylendi.” Türk sağı tam 71 yıllık iddiasını yeraltına indirmişti. Bundan sonra yeraltı propagandası olarak sürdürülecektir. Kuşku duyulmasın.

KİRLİ REFERANDUM!

71 yıl sonra, 16 nisan anayasa değişikliği ile ilgili referandumun sonuçlarının, “merkez ve merkez sol” partiler tarafından “şaibeli, hileli ve kirli” olduğu açıklandı. Evet ve hayır sonuçları o kadar birbirine yakındı ki, sadece %1 düzeyinde marjinal bir fark vardı. Bu çok az farka ilave olarak, kullanılan oy pusulaları, kullanıldığı seçim sandığına ait olduğunu gösteren mührü taşımıyordu. Oy pusulalarının kimler tarafından nasıl kullanıldığı şaibeliydi.

Nisan 2017 referandumunun sonuçları, Türkiye’de kuvvetler ayrılığını esas alan parlamentoya dayalı 1921 - 1924 kurucu anayasal rejimini değişikliğe uğratmaktadır. O nedenle parlamentodan bağımsız bir otokratik (her şey göstermeliktir, aslında bütün ipler tek bir kişinin – otokratın – elindedir ) rejim yaratmaya çalışmakta. Bu, açık bir rejim değişikliğidir. Kirli Referandum sonuçları bu rejim değişikliğinin “şaibeli, kirli ve hileli” olmasının yanı sıra bir anayasa değişikliğini “meşrulaştırabilecek” oy üstünlüğü ile değil, ancak, sıradan bir seçim için yeterli görülebilecek, marjinal bir farkla alındığını göstermektedir.

Böylesine, 94 yıllık kurucu anayasayı değiştirtmeyi hedefleyen bir referandum oylamasının kirli olmasından öte, marjinal (sadece %1) fark ile, kabul edildiğinin açıklamış olması çok daha açık bir meşruiyet sorununuortaya çıkarttı. Yapılan Anayasa değişiklikleri meşru sayılacak mıydı. Yüksek Seçim Kurulu sonuçları aceleyle 2 günde hemen açıkladı. Ancak sonuçları kamuoyu kabullenmiş ve referandum bahsini kapatmış değildir. Seçim sonuçları mevcut siyasi irade tarafından “atı alan Üsküdar’ı geçti” ya da “tek bir oy farkı bile yeterli” umursamazlığı ile meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Siyasi iradenin bu açıklamalarının yanı sıra “oy verme yaşındaki nüfusun %49’unu aynı zamanda aptal yerine koyan, Yüksek Seçim Kurulu adlı kamu idaresinin – “oy pusulalarının mühürlü olmadığını hiç fark etmemişiz” – şeklindeki açıklaması bu seçimin meşruiyetini tamamen tartışılır hale getirmiştir.

MEŞRUİYETİ KAZANMAK – YURTSEVER MEŞRUİYET!

95. yaşına yaklaşan ve içinde bulunduğu bölgede, Avrupa kıtasında ve Asya’da demokratik rejimini kesintisiz en uzun süredir yaşatmayı başarmış tek örnek olan Türkiye Cumhuriyeti’nin meşruiyetinin temellerini mi merak ediyorsunuz.

Onu sadece yazılı Anayasalarımızda (1921, 1924, 1960, 1980 ve 1980 sonrası değişiklikleri) aramayın. Kaynağı farklı yerde. Çok taze bir örnek ile bu meşruiyetin temellerini hatırlayalım ve bu meşruiyet temellerini nasıl sorgulanabileceğini şaibeli, hileli ve kirli, marjinal bir seçim sonucuna dayalı bir meşruiyet anlayışı ile karşılaştırılamayacağını bilelim.

Amin Maalouf’un 2009 yılında yayımlanan dünyada ve Türkiye’de çok satan “Çivisi Çıkmış Dünya - Uygarlıklarımız Tükendiğinde” kitabının II. bölümü (s: 80-81)

“… şu yurtsever meşruiyet kavramını biraz daha belirginleştirmek istiyorum. Özel hem de çok özel, hatta belki de İslam aleminde bir eşine daha rastlanmamış bir örnekten, halkını yıkımdan kurtarmayı başarmış, bu yüzdende savaşçı meşruiyetini hak etmiş böylesi bir kozun ne kadar güçlü olabileceğini ve ondan nasıl yararlanılabileceğini açıkça göstermiş bir önderden hareketle yapacağım bunu. Atatürk’ten söz etmek istiyorum.

“Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde, bugünkü Türkiye toprakları çeşitli itilaf orduları tarafından paylaşılırken ve Versailles’da ya da Sevr’de toplanan Batılı güçler duygusuz bir biçimde insanlara ve topraklara sahip olurken, Osmanlı ordusunun bu subayı galiplere hayır deme cesaretini göstermiştir. Birçokları karşılaştıkları haksızlıklardan yakınırken, Mustafa Kemal Paşa silaha sarılmış, ülkesini işgal eden yabancı birlikler kovmuş diğer güçleri tasarılarını gözden geçirmek zorunda bırakmıştır.

“Bu ender rastlanan tutum - söylemek istediğim, hem yenilmez olarak ün salmış düşmanlarına karşı direnme gözü pekliğini sergilemesi, hem de bu savaşımdan galip çıkması - onun meşruiyet kazanmasına yol açmıştır. Kısa süre içinde, ulusun kurucusu konumuna gelen eski subayın Türkiye’yi ve Türkleri istediği gibi yeniden biçimlendirmek için uzun süreli bir gücü vardır artık.”

CUMHURİYET Mİ REFERANDUM MU?

Türkiye’de gücünü “yurtsever meşruiyetten “alan anayasal devletin kuruluşundan bu yana bütün yazılı anayasalarımızda bu meşruiyetin kaynaklarını koruyan düzenlemeler hep var olmuştur.

Cumhuriyetin meşruiyetini mi tartışmaya açmak istiyorsunuz. Sizin arkanızda çok daha güçlü bir meşruiyet olması lazım. Masa başında ya da bıçak sırtı bir farkla sonuçlanmış kirli bir referandum sonucu ile kimseye böyle bir güç verilmez. Otokrasiye gidecek yol açılmaz.

Kirli Referandum “aklanmak” zorunda ve olacak da. Destek sürecek.

Nazif EKZEN – 24 Mayıs 2017 – Odatv

Yazarlar

Rain

8°C

Istanbul