muyesser yildiz5

Graham'ı bırak tarımın haline bak!

ABD'li Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham'ı nereden biliyoruz;

24 Haziran seçimlerinden hemen sonra Ankara'ya gelip, Türkiye'de tutuklu Rahip Brunson'un bırakılması için Erdoğan'la görüşmesinden.

Rahip kurtuldu!

Senatör Graham, geçen hafta da Suriye'de oluşturulacak tampon bölge konusunda Türkiye ile ABD arasında arabuluculuk yapmak üzere geldi. Erdoğan, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar'la görüştü.

Daha 15 gün önce terör örgütü YPG için, “ABD'nin Kürt müttefiki” ifadesini kullanan ve “Trump, Türkiye ile YPG arasında bir çatışma yaşanmamasını sağlama konusunda kararlı. Böyle bir çatışmayı engellemek için de Türkiye'ye bir 'tampon bölge' güvencesi sağlanabilir” diyen isimdi Graham.

Ankara'daki görüşmelerden sonra Graham'ın, bir parmak bal niteliğindeki “YPG, PKK'nın politik koludur” açıklaması, medyamız tarafından coşkuyla karşılandı da acaba görüşlerinde gerçekten değişiklik olmuş muydu?

Trump'a, “Obama YPG'yi silahlandırarak, Türkiye için bir kabus yarattı, sen bu kabusu sona erdirmelisin” diyeceğini söyledi. Sanki Mayıs 2017'de PYD/YPG'ye silah verilmesi talimatını Trump imzalamamış gibi. Hem de Erdoğan'ın üç temsilcisi Hulusi Akar, Hakan Fidan ve İbrahim Kalın'la Beyaz Saray'da kapı önünde selamlaştıktan hemen sonra!

Ya, "Bizimle IŞİD'e karşı savaşanlara da bir şeyler borçluyuz" sözü? Hâlâ PYD/YPG'yi ABD'nin "kara gücü" olarak gördükleri belli değil mi?

Keza, “Bizim çekilmemiz İsrail’deki dostlarımıza, Tahran’dan Beyrut’a Suriye’nin içinden geçen süper hızlı bir otoban bırakacağımız yönünde bir imaj verecektir. İsrailli dostlarımız için Suriye, ikinci bir Lübnan haline gelecektir” demesi. Birinci önceliklerinin Türkiye değil, İsrail'in güvenliği olduğu, özetle “Büyük İsrail” projesinin süreceği anlaşılmıyor mu?

Her neyse. Konumuz Graham'ın görüş ve niyetleri değil, 2.5 saatlik görüşmeden sonra Erdoğan'la birlikte Fazıl Say konserine gitmesi. 

Son haftalarda Erdoğan'ın gidip-gitmeyeceği tartışmalarıyla adeta “hayat-memat” meselesi haline getirilen dünyaca ünlü Piyanistimiz Fazıl Say'ın konseri için ABD'li Senatör'ün, şu küçümseyici sözlerine bakar mısınız?

“Fazıl Say harikaydı. Kim olduğunu bilmiyordum, ama hayatımın en güzel tecrübelerinden biriydi. Güzel sanatlardan çok anlamam, ama dün akşam harikaydı. Birileri benim yüzümden biletini kaybetti, bunun için de üzgünüm.”

HAYVANCILIĞIN ÖLÜMÜ TESCİLLENDİ...

Graham'ı bir kenara bırakıp, ülkemizin tarım, orman, hayvancılıktaki gidişatını konuşalım.

Cumhuriyet tarihi boyunca bakanlığımız vardı; Adı kâh Tarım, kâh Köylü, kâh Orman, kâh Gıda'ydı.

AKP iktidarıyla birlikte Bakanlık sayısını azaltmak üzere birleştirmeler yapılınca da 2011-2018 arasında Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı kuruldu. Sırasıyla Mehdi Eker, Kutbettin Arzu, Faruk Çelik ile Ahmet Eşref Fakıbaba Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı oldu.

Başkanlık sistemine geçilmesinden sonra ise bu bakanlığın adı Tarım ve Orman Bakanlığı olarak değiştirildi. Başına da Bekir Pakdemirli getirildi.

Ülkemizde hayvancılığın geldiği nokta ortada. Öyleyse, “Bu değişiklikle hayvancılığın ölümü mü tescillendi?” sorusu fazla mı ağır olur?

SOĞAN İTHAL ETMEYE BAŞLAMIŞKEN...

Tarıma geçelim; Türkiye'yi, dünyada kendi kendine yeten 7 ülkeden biri olarak belledik.

Ama bugün 5 tarım ürünü dışında tüm ürünleri ithal eder hale geldik. Saman bile... Son olarak soğana bile muhtaç edildik ve o da artık ithal ediliyor. 

Neden?

Erdoğan'ın ifadesiyle, “Beton, beton, beton” dendiği, yer gök AVM, konutla donatıldığı için.

Tek bir örnek; Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün tarım devrimini gerçekleştirip, köylü ve çiftçilere rehberlik etmek için kurduğu Atatürk Orman Çiftliği'ne bile Saray yapılmadı mı?

Peki, “Tarım ve toprak” deyince, aklımıza ilk gelen türkü hangisi? Aşık Veysel'in, “Benim sadık yarim kara topraktır” türküsü, değil mi?

Merhum Aşık Veysel'in, köyünde ve çevresinde tek bir meyve ağacı yokken, içinde elmadan kayısıya, kirazdan cevize envai çeşit meyve ve çiçek bulunan ilk meyve bahçesini yetiştiren kişi olduğu anlatılır. 

Ya, “Benim sadık yarim kara topraktır” türküsündeki, şu sözleri: 

“Koyun verdi kuzu verdi süt verdi, yemek verdi ekmek verdi et verdi, bana türlü türlü meyva yetirdi... Karnın yardım kazmayınan belinen, yüzün yırttım tırnağınan elinen, yine beni karşıladı gülünen... Bir çekirdek verdim, dört bostan verdi... Havaya bakarsam hava alırım, toprağa bakarsam dua alırım, topraktan ayrılsam nerde kalırım... Dileğin var ise Allah'tan, almak için uzak gitme topraktan, cömertlik toprağa verilmiş Hak'tan... Bütün kusurlarım toprak gizliyor, merhem çalıp yaralarım düzlüyor, kolun açmış yollarımı gözlüyor... Her kim olursa bu sırra mazhar, dünyaya bırakır ölmez bir eser, gün gelir Veysel'i bağrına basar, benim sadık yârim kara topraktır...”

TOPRAK BİTTİ PLAK KALDI YADİGÂR...

ABD'li Senatör Graham'dan, Aşık Veysel'e niye mi geldik?

Yok, “Küreselciler buyurduğu için tütünümüzü, fındığımızı, zeytinimizi, şeker pancarımızı yok ettik. Saman, soğan ithal eder hale geldik” demek için değil, Fazıl Say konserindeki önemli bir ayrıntıya dikkat çekmek için.

Konserden sonra Erdoğan, “Arkadaşlar, bu plağı bulmuşlar. Ben de bunu sevgili Fazıl'a takdim ediyorum” diyerek, Say'a Aşık Veysel'in “Benim sadık yarım kara topraktır” plağını hediye etti.

Türk tarımının geldiği nokta itibarıyla böyle bir hediyenin verilmiş olması çok dramatik bir tercih değil midir?

Ve bu hediyeden başka ne gibi mesajlar çıkarabiliriz?

Müyesser YILDIZ – 21 Ocak 2019

Yazarlar