sule_perincek_aydinlik225

Kim önce neden ölsün…

“Benim Rabb’imden temennim, eşim benden önce ölmesin. Ben eşimden önce öleyim. Çünkü eşim benden önce ölürse bana kim bakacak?”

Tayyip Erdoğan bunları söyler söylemez hemen not aldım doğal olarak. O sırada söylenmelerim bende saklı…

Belli ki aynı anda Doğu Perinçek de not almış. Onunla da aramızda tartışmıştık birkaç kez. “Yok olmaz, önce ben öleyim” filan diye… Ama sonunda kararsız kalmıştık, çünkü bu kez de arda kalan çok üzülür diye birbirimize kıyamamıştık.

Birkaç gün sonra Doğu Perinçek’in “Cins kısrak olmak mıdır muradınız” yazısı çıktı, şöyle başlıyordu:

“(…) o sözleri, utanç içinde dinledim. Star televizyonu beyaz camında Tayyip Erdoğan konuşuyordu. ‘Eşim benden önce ölürse, bana kim bakacak” diyordu.


Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı koltuğunda oturan Tayyip Erdoğan’ın hanımı, onların kültüründe “bakıcı” oluyordu.

Tayyip Erdoğan, eşi hayatını kaybedecek diye değil, bakıcısız kalırım diye kaygılanıyordu.


Karşısında oturan hanım sunucu pek normal karşıladı bu söylemi…”

Oh içim rahatladı.

Bu kadar hem genel başkan hem eş gururu bize yeter deyip tam vazgeçmiştim yazmaktan, arkasından haberler çıkmaya başladı. Hiç olmazsa onları aktarayım. Biri şöyle: “Erdoğan’dan tüm kadınları yücelten çok önemli açıklama” başlığıyla akıllara ziyan yorum şöyle:

“Bu açıklamasıyla herkesi kendisine bir kez daha hayran bırakan Erdoğan, özellikle de kadınların bundan sonraki tek fenomeni olacağı gerçeğini de ortaya koydu.. Sofradaki yeri öküzden sonra gelen bir anlayışı da böylece ortadan kaldıracak kadar önemli ve önemsenmesi gereken bir açıklama bu.. İşin duygusal boyutu bir yana, kadına yönelik şiddetin ve annelerin yaşadığı dramların da ortaya konulması açısından da bu açıklama tüm siyasi söylemlerin ve kimliklerin üstüne çıkarılmış olması açısından çok değerli..”

Yani, kendini yerine koyma filan da yapsam bir türlü içinden çıkamadım doğrusu. Böyle bir sonuca nasıl varılır bilemedim. Ne kadın ne de erkek olarak…

Bir örnek daha vereyim sonra aranızdan ayrılayım. Çünkü anlaşılan Türkiye’de çok çalışmamız lazım, çoook…

“2 saat süreli programda benim en çok takıldığım ve etkilendiğim açıklama Sayın Başbakan’ın eşi Emine Erdoğan’la ilgili olan açıklamasıydı. O kadar samimi, o kadar sahici ve o kadar güzel açıklamaydı ki, benim mahallemdeki evli erkeklerin büyük bölümünün duygularına tercüman oldu. Tabii ki onların eşlerinin de gönlünü fethetti. ‘Benim Rabbimden temennim, eşim benden önce ölmesin. Ben eşimden önce öleyim. Çünkü eşim benden önce ölürse bana kim bakacak?’ sözü beni mest etti. Hep söylemişimdir, Tayyip Bey sahici, samimi ve ihlaslı bir lider. Bizim insanımız neden onu çok seviyor biliyor musunuz? Çünkü onda kendisini görüyor. Çünkü o yaşam biçimiyle, yemesiyle, içmesiyle, inancı ile söylem ve eylemleri ile ortalama Anadolu insanına çok benziyor. ‘Eşim zehirlenecekse ben zehirleneyim’ sözü bir erkeğin eşine verebileceği değerin ölçüsüdür.(…)”

(Hadi bana güle güle, bundan sonra boşlukları siz doldurun… Ş.P.)

*** *** ***
İçki masası mı, Anayasa masası mı…

Levent Kırca o konuşmayı düzeni rahatsız etmeyen “cici” başka bir parti adına, örneğin CHP adına, yapsaydı ayakta alkışlar mıydınız.

Şak şakçı, yağcı balcı…

Doğru ve samimi bir yanıt verin.

Gecedeki tek “siyasetçi” konuşmayı Kılıçdaroğlu değil de başka, hatta “çok daha çok çalışan” bir partinin genel başkanı yapsa ona da hemen itiraz etmez miydiniz…

Doğrusu ben kendi adıma görevimi yaptım. Dürüst davrandım. Beni milletvekili listesine yazsa da, yazmasa da umurumda olmaz dedim.

Kırca’yı sanatçı duyarlığıyla eleştirilerini cesaretle dile getirdiği için ayakta alkışladım. Orası seçim kürsüsü olmadığı için Kılıçdaroğlu’nun konuşmasına itiraz ettim. Her partiden “Atatürk’te birleşmenin” adımları atılırken ayrım yapılmasına karşı çıktım.

Kılıçdaroğlu oradaki kitlenin “masadan kalkın, masadan kalkın” diye uyarılarını bir süre anlamadan dinledi. Sonra da konuşmasında durduk yere “içki masalarından kalkmak lazım” diye birkaç vurgu yaptı. Bu kez izleyici anlamaz anlamaz birbirine baktı.

Kılıçdaroğlu’nun aklı “Anayasa masasında” değildi anlaşılan.

Salonda yüzlerini göremediği oy deposunda belki de… Yanlış anladı. Şerbet verdi.

İşte böyle siyaset de umurumda değil, durduğum yerden bunun için mutluyum. Kırca’yı bir kez de bunun için alkışladım.

O gün sabah Kılıçdaroğlu’yla birlikte Menemen’deydik.

Yıldıztepe şehitliği inledi. Sanki inadına inadına:

-Mustafa Kemal’in askerleriyiz!

Eğildim, eğildim yüzüne baktım. Hiç oralı bile olmadı. Birkaç kişi “ama yurttaşları…” diyecek oldu.

Ben bile kendimi koroya katılmış bağrışırken buldum. Hele de Kubilay’ın huzurunda…

-Ne var! Ne var! Ayıp mı asker olmak!!

CHP tabanı barut gibi. Epeyce biriktirdi anlaşılan.

*** *** ***
Tutuklunun da sakıncalısı!

Silivri ve Hasdal’da “sakıncalı ve sakıncasız” tutuklular olduğunu biliyor muydunuz?

Gelen giden gazeteciler oldukça öğreniyoruz.

Gelen giden milletvekilleri oldukça öğreniyoruz.

Gazetelerde haberleri okudukça da öğreniyoruz.

Sahnelerde konuşmaları dinledikçe öğreniyoruz.

Bazılarının adları kırmızı biberli.

Ağzını sürmeyeceksin denmiş sanki.

Ya da son dakika yalap şap, söylemiş gibi yapıp geçeceksin.

Ne ayıp.

Zinciri takanlardan ne farkınız kalır…

Silivri’nin kapısı böyle açılmaz. Oradan tek tek çıkış yok. Hele bir ayağınla suyun öte yanında, bir ayağınla burada hiç olmaz.

Yarar değil, zarar.

Daha önce yaşamında birbirlerini hiç görmemiş kişiler, belki dışarı çıkınca da görmeyecekler. Ama hepsi tek nedenden oradalar. Hepimiz biliyoruz.

Şule PERİNÇEK - 06 Ocak 2013 - Aydınlık

Yazarlar

Mostly cloudy

13°C

Istanbul