vandana shiva2

Dünya’ya karşı savaşı bitirme zamanı.. (2)

Bizim zamanımızın savaşlarını düşününce aklımıza Irak ve Afganistan gelir. Ama daha büyük olan savaş gezegene karşı savaştır.

Bu savaşın kökeni ekolojik ve etik sınırlara—eşitsizliğin sınırları, adaletsizliğin sınırları, açgözlülüğün ve ekonomik yoğunlaşmanın sınırlarına—saygı göstermeyen bir ekonomiye dayanır.

Bir avuç şirket ve güçlü ülke dünyanın kaynaklarını kontrol altına almaya ve gezegeni içindeki her şeyin satılık olduğu bir süpermarkete çevirmeye çalışıyor. Suyumuzu, genlerimizi, hücrelerimizi, organlarımızı, bilgimizi, kültürlerimizi ve geleceğimizi satmak istiyorlar.

Afganistan, Irak ve diğer yerlerde devam eden savaşlar sadece “petrol için kan” üzerine değiller. Zaman içinde bunların gıda için kan, genler ve biyoçeşitlilik için kan ve su için kan üzerine olduklarını göreceğiz.

Askeri-endüstriyel tarımın altında yatan savaş zihniyeti, Monsanto’nun herbisitlerinin adlarında açıkça görülüyor- ”Round-Up” (toplama) , ”Machete” (pala), ”Lasso” (kement). Monsanto ile birleşen American Home Products da herbisitlerine, “Pentagon” (ABD Genel Kurmayı) ve Squadron” (bölük) gibi saldırgan isimler veriyor. Bu savaşın dilidir. Sürdürülebilirlik ise Dünya ile barışa bağlıdır.

Dünyaya karşı savaş akılda başlar. Şiddet fikri şiddet eylemlerine biçim verir. Şiddet kategorileri şiddet araçları yaratır. Ve bunun en net göründüğü yer endüstriyel üretim, tarımsal üretim ve gıda üretiminin metafor ve yöntemleridir. Savaşlar sırasında insanları öldürmek için zehir ve patlayıcılar üreten fabrikalar, savaşlardan sonra tarımsal kimyasalları üreten fabrikalara dönüştüler.

Gıda üretim biçiminde çok yanlış bir şeyler olduğu gerçeğini 1984 yılında fark ettim. Punjab’daki şiddet ve Bhopal’daki felakette tarım savaşa benziyordu. Yeşil Devrimin Şiddeti’ni o zaman yazdım ve zehirsiz ve toksinsiz bir tarım hareketi olarak Navdanya’yı bu yüzden kurdum.

Başlangıçta savaş kimyasalları olarak ortaya çıkan pestisidler zararlıları kontrol altına almakta başarısız oldular. Genetik mühendisliğinin zehirli kimyasallara alternatif üretmesi bekleniyordu. Tersine, pestisid ve herbisidlerin kullanımını arttırdı ve çiftçilere karşı savaş açtı.

Yüksek maliyetli yem ve kimyasallar çiftçileri borç tuzağına düşürüyor-ve bu borç tuzağı çiftçileri intihara sürüklüyor. Resmi verilere göre 1997’den bugüne 200,000 den fazla Hint çiftçi intihar etti.

Dünya ile barış yapmak etik ve ekolojik bir koşul olagelmiştir. Bugün ise türümüz için bir hayatta kalma koşulu haline gelmiştir.

Toprağa, biyoçeşitliliğe, suya, atmosfere, çiftliklere ve çiftçilere karşı şiddet savaşa benzeyen ve insanları doyuramayan bir gıda sistemi üretiyor. Bir milyar insan aç. İki milyar insan gıdayla ilişkili hastalıklarla—obezite, diyabet, hipertansiyon ve kanser—mücadele ediyor.

Sürdürülebilir olmayan kalkınmada şiddet üç düzeyde görülür.

Birincisi dünyaya karşı şiddet, ekolojik kriz olarak ortaya çıkar.

İkincisi insanlara karşı şiddet, yoksulluk, destitution ve yerinden edilme olarak ortaya çıkar.

Üçüncüsü savaş ve çatışma, güçlülerin sınırsız iştahları için diğer topluluk ve ülkelerin kaynaklarına el uzatmalarının sonucudur.

Yaşamın her yönü ticarileştiğinde, hayat daha pahalı hale gelir ve insanlar günde bir dolardan fazla kazansalar bile yoksul olurlar. Hâlbuki toprağa erişimi olan, toprakları verimli olan, dereleri temiz akan, kültürleri zengin, güzel evler, giysiler ve lezzetli yemekler üretme geleneklerine sahip ve sosyal bütünlük, dayanışma ve topluluk ruhu bulunan insanlar para ekonomisi olmadan da maddi yönden varsıl olabilirler.

Piyasa ortamının ve insan yapımı sermaye olarak paranın, toplumların örgütlenmesinde en üst ilke ve refahın tek göstergesi durumuna yükselmesi, doğa ve toplumda yaşamı koruyan ve sürdüren süreçlerin göz ardı edilmesine yol açmıştır.

Ne kadar zenginleşirsek ekolojik ve kültürel olarak o kadar fakirleşiyoruz. Parayla ölçülen varsıllığın büyümesi, maddi, kültürel, ekolojik ve ruhsal düzeylerde yoksulluğun büyümesine yol açıyor.

Yaşamın gerçek para birimi yaşamın kendisidir ve bu bakış açısı bazı sorular doğurur:

Bu dünyada kendimize bakışımız nasıl?

İnsanlar ne için varlar?

Ve biz sadece para kazanma ve kaynak harcama makineleri miyiz?

Yoksa daha temel bir amacımız, daha ulvi bir hedefimiz var mı?

Tüm türlerin, tüm insanların, tüm kültürlerin içkin değerine dayalı yaşayan demokrasileri tasarlamamız ve yaratmamızın—Dünya’nın yaşamsal kaynaklarının adil ve eşit paylaşımı ve Dünya’nın kaynaklarının kullanımı üzerine kararların paylaşımının—“Dünya demokrasisi” ile mümkün olduğuna inanıyorum.

Dünya demokrasisi yaşamı sürdüren ekolojik süreçleri ve yaşam hakkının temeli olan birincil insan haklarını; su, gıda, sağlık, eğitim, iş ve geçim hakları dahil olmak üzere, korur.

Bir seçim yapmalıyız. Şirketleşmiş açgözlülüğün piyasa kanunlarına mı, yoksa Dünya’nın ekosistemlerin ve varlıkların çeşitliliğini sürdüren Gaia yasalarına mı uyacağız?

İnsanların gıda ve su ihtiyacı ancak doğanın gıda ve su üretme kapasitesi korunarak karşılanabilir. Ölü topraklar ve ölü ırmaklar gıda ve su veremez.

Dolayısıyla, Toprak Ana’nın haklarını savunmak, en önemli insan hakları ve toplumsal adalet mücadelesidir. Bu bizim zamanımızın en kapsamlı barış hareketidir.

Dr Vandana Shiva Hint asıllı bir fizikçi, çevreci ve 2010 Sydney Barış Ödülü’nün sahibidir. Bu metin Sydney Opera Binası’nda dün gece yaptığı konuşmanın düzenlenmiş biçimidir.

Vandana SHIVA - 04 Kasım 2010

Orijinal metin: http://www.theage.com.au/opinion/society-and-culture/time-to-end-war-against-the-earth-20101103-17dxt.html

Çeviri - İlknur URKUN

http://permakulturplatformu.org/2018/01/25/dunyaya-karsi-savasi-bitirme-zamani-2/

Son Yazılar

Partly cloudy

26°C

Istanbul