vandana shiva iyilerin yaninda225

Doğal Kaynakların İdaresi ile İlgili Politikalar!

Vandana Shiva ekonomi ve fizik alanlarında çalışmaları olan Hintli bir bilim kadını, aynı zamanda uluslararası bir lider ve siyasi aktivist.

Özellikle 'toplumsal ekoloji' konusunda dünyadaki en önemli uzmanlardan biri. Aşağıdaki söyleşide Shiva gelişmekte olan ülkelerde, doğal kaynaklar üzerinden yürütülen politikalar hakkındaki görüşlerini anlatıyor.

Söyleşiyi yayınladığımız 5.kitap olan İYİLERİN YANINDA'dan aldık. s.117-126 arası.

Maria Cristina LULİ >>>  Bu yeni milenyumun başında gezegendeki nüfusun ve özellikle de gelişmekte olan ülkelerin temel problemlerinden biri, herhalde ellerindeki doğal kaynakların yönetimi sorunu. Bu açıdan, önümüzdeki yıllarda hükümetlerin ve sivil derneklerin karşılaşacağı önemli sorunlar sizce neler olucak?

Vandana SHİVA >>> Doğal kaynaklar konusunda bence üç önemli sorun var: Tarım Reformu Hareketi’nin tasfiyesi, biyolojik çeşitliliğin özelleştirilmesi ve suyun özelleştirilmesi. Tarım Reformu Hareketi, kolonileşme sonrası dönemin özgürlükçü hareketinin önemli bir parçasıydı. Koloni düzeni, büyük topraklara dayalı tarım sistemini destekledi ve Hindistan’daki zamindarlar gibi büyük toprak sahiplerinin ortaya çıkışına imkân sağladı. Bizce özgürlük, toprağın, üzerinde çalışana ait olmasıdır. Küreselleşme ise bütün bunları yok ediyor ve koloni düzenine geri dönüşün koşullarını yaratıyor. Bu durumda, sermaye sahibi olan, toprağın da sahibi olacak ve toprak üzerinde çalışanın haklarını gasp ederek, onu yerinden edebilecek. Toprakların gasp edilmesi büyük bir tehdit; çünkü işsizliğe, milyonlarca kişinin evsiz kalmasına ve tarihte benzeri görülmemiş boyutlarda fakirliğe yol açıyor. İkinci sorun, genetik müdahalelerle biyolojik çeşitliliğin ve doğal kaynakların patentlenerek özelleştirilmesi sonucu ortaya çıkıyor. Üçüncü sorun ise suyun özelleştirilmesi. Günümüzden on sene önce bu üç problem de gelecekle ilgili faraziyeler ya da resmi raporlarda tasnif edilen sinyaller olarak görülüyordu. Bugün ise, küresel ölçekteki en önemli çatışma noktaları ve önümüzdeki yılların anlaşmazlık konularını oluşturuyor. Bu problemler, solun eski sınıf mücadelesi kavramını da içeren bir savaşın orta yerindeler. Mücadele çoktan bu düğümlerin etrafında toplandı ve bir süre de burada kalacağa benziyor. Tabii ki bu çatışmanın ortaya koyduğu sosyal sınıf fikri sadece emek kavramıyla ilişkilendirilmiyor, doğal kaynaklar ve onlara erişebilirlik de bu tartışmaya dahil oluyor. Burada eklenmesi gereken, normalde doğal kaynaktan saymadığımız fakat giderek insanoğlunun en büyük tehditlerinden biri haline gelen bir dördüncü problem daha olduğudur; bu da türlerin yaşamlarını sürdürmesidir. Bu da iklim değişikliğiyle ve dolayısıyla atmosferin özelleştirilmesiyle bağlantılandırılabilir.

Maria Cristina LULİ >>> Az önce altını çizdiğiniz senaryo ışığında, şu anda doğal kaynakların özelleştirilmesine karşı mücadele veren hareketlerin talep ettiği siyasi öznelik ve siyasi haklar kavramları biraz sorunlu gibi geliyor bana. Çünkü bu kavramlar, insanoğlunun diğer bütün canlı sistemlerinden sembolik ve epistemolojik olarak üstün olduğu varsayımına dayanıyor. Politik hareketlerin bu terimlerinin tüm canlı sistemlerle ilişkili olarak tekrar düşünülmesi ve insanın yüzyıllardır epistemolojinin merkezinde bulunuyor olmasına son verilmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Vandana SHİVA >>> Kesinlikle katılıyorum. İşte bu politika fikri benim ilgimi çekiyor. Artık insanoğlunun, gerçekten radikal bir siyasi hareket başlatabilmek için diğer dünya canlılarıyla bir araya gelmesi gerektiğini düşünmeye başladım. Siyasi tabanı kısıtlı tuttukça direniş kapasitemizi kısıtlıyoruz, halbuki tabanı genişlettiğimiz takdirde varlığımız daha da kuvvetlenecek. Bu da siyasi özneliğin, içinde yaşadığımız ekosistemler de dahil olmak üzere tüm canlıları, tüm türleri içine alacak şekilde genişlemesini beraberinde getiriyor. Batılı endüstri bakış açısına göre ekosistemler canlı sistemler olarak görülmüyor, halbuki biz Hindistan’da suyu bile canlı bir varlık gibi düşünüyoruz. Nehirlerimiz ve dağlarımız canlıdır, onlar bizim analarımızdır ve onların politik özneler olmaları bugün biz insanların mücadelesi için çok önemli. Fakat bu özneliği ciddi olarak düşünebilmek için, mevcut siyasi geleneklerin telaffuz edebildiğinden farklı bir hareket şekli tasavvur etmek gerek. Nehirler ve ağaçlar da konuşur, hatta kendi kendilerine konuşurlar, bizim onları dinlemeyi öğrenmemiz gerek. İklim değişiklikleri yüzünden çekilmekte olan buzulları dinlemeyi öğrenmeliyiz. Mevsim dışı yağışlar sebebiyle nehirlerimizi altüst eden selleri dinlemeyi öğrenmeliyiz. Kuraklık ya da su yataklarının değiştirilmesiyle kupkuru kalmış toprağı dinlemeyi öğrenmeliyiz. Bu değişiklikler, dünyadaki kıtlığın ve kuraklığın başlıca sebepleri haline geliyor; çünkü suyu özelleştirip pazara sunmak, suyun artık olması gerektiği gibi özgürce akamaması, bütün canlı türlerine açık olmaması, sadece paranın onu çektiği yöne gidebilmesi anlamına geliyor.

Maria Cristina LULİ >>> Evet, ekonomik güç ile doğal kaynaklar arasındaki ilişkiden bahsediyoruz ve küresel finans altyapılarının doğal kaynakları yerinden edip, onlara kimin erişimi olacağına karar vermesinden. Peki, Dünya Bankası ya da Dünya Ticaret Örgütü gibi küresel finans kurumları gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomileri ve ekosistemleri nasıl yönlendiriyor?

Vandana SHİVA >>> Dünya Bankası’nın kredileri ve Dünya Ticaret Örgütü’nün kuralları genellikle “fakirlere yardım” gerekçesiyle haklı gösteriliyor. Tüm yapılanlar Üçüncü Dünya’nın fakir halkları için yapılıyormuş gibi sunuluyor. İsterseniz, bu kurumların ne kadar etkin çalıştığını göstermek için birkaç örneği inceleyelim. Karides konusunu ele alalım; insanların arada bir yedikleri lüks bir ürün. Güney Yarımküre’nin neredeyse bütün sahil topluluklarında karidesler erişilebilir bir kaynak olmuştur. On yıl önce bir gün Dünya Bankası geldi ve endüstriyel karides üretim çiftlikleri kurulması için krediler vermeye başladı. Bu “karides fabrikaları” endüstriyel büyükbaş ve küçükbaş hayvanların üretildiği mekânlara benziyor, denizde sürdürülebilir balıkçılık yapmak yerine karada üretim yapıyorlar. Bu süreç yeraltı sularının kirlenmesine, mangrov ormanlarının tahrip olmasına, tarımın ve diğer yerel işlerin sıfırlanmasına sebep oldu. Onların uluslararası karides ticaretinden küresel pazarda kazandıkları her dolar için, yerel halk 10 dolarlık hayat, gıda ve kaynak kaybetti. Her bir dönüm karides çiftliği için dünyanın en zengin ekosisteminden, denizlerin “anaokulundan” 200 dönüm arazi tahrip oldu. Bu tahribatlar Dünya Bankası’nın muhasebe defterinde yer almıyor. Çünkü kimse bununla ilgilenmiyor. Orada sadece paranın başka paralar getirmesiyle ilgileniyorlar, böylece karides üreten ya da pazarlayan büyük şirketler kârlarını artırabiliyor. İkinci olarak, bu yıkım “görünmez” olarak kalıyor; çünkü merkezi Washington’da olan bir kuruluş, yerel çevre felaketlerine hiçbir şekilde hassasiyet gösteremez, Hindistan’daki bir küçük topluluğun tek su kaynağındaki kirlilik için tasalanamaz. Onlar için karidesler sadece balıktır. Washington’dakiler sular nasıl akar, karaya pompalanan tuzlu su, içme sularını ne hale getirir bilmezler. Washington’da su musluktan akar. Onlar bu bölgede kadınların kuyudan su çektiğini, dolayısıyla bu kuyuların temiz tutulması ve hijyenik olması gerektiğini rüyalarında bile göremezler. Suya erişim bu kadınlar için bir haktır. İşte bu yüzden iktidarın merkezi bakış açısı, doğası gereği kördür. Ayrıca, Dünya Bankası’nın yegâne işletme mantığı kâr maksimizasyonu yani sermaye birikimi olduğundan, bütün projelerinin tek bir amacı vardır: yatırımlardan para kazanmak. Her zaman belli bir ekonomiye bir miktar para koyup, sonra o ekonomiden, koyduklarından daha fazla para almaya bakarlar. Fakat koyduğundan daha fazlasını almak, fakirlik yaratmak anlamına gelir. İnsanlardan veya doğadan bir şeyler almadan bir şeyler kazanmak mümkün değil. Bir örnek sadece, ama her yerde karşıma çıkıyor. 80’lerde Mharash valisi tarafından çağrıldım. Bana neden sularının azaldığını sordular: “Bize söyleyebilir misin lütfen?” Böylece, onların kalkınma projelerini incelemeye başladım. Fark ettim ki, yıllık 600 milimetre yağış alan bir bölgede suyun sadece %10’u toprağa ulaşıyor (bu da toprağın sulanması için sadece 60 milimetrelik su var demek). Bu sebeple, bu bölgede geleneksel olarak akdarı ekiliyor (bu ürün için yılda 60 milimetrelik yağış yeterli). Fakat Dünya Bankası “Hayır” diyor, “Eğer hükümet kredi talep ediyorsa, kredinin şartlarından biri tarımın derhal kâr eder hale getirilmesi, mesela şeker kamışıyla.” Şeker kamışının yıllık 1200 milimetrelik yağışa ihtiyacı var, yenilenebilir olarak ekosistemin sağlayabileceğinin 20 katı. Bugün Dünya Bankası, Gujarati, Maharashtra ve Rajasthan’daki kuraklık ve kıtlıktan sorumludur. Arkasında bir yıkım bırakıyor. İnsan hayatı ve ekosistemler üzerinde yarattığı tahribat ile, amacı ekosistemleri ve yerel halkı sömürmek olan borçlandırma sistemleri arasındaki bağlantıyı kurmaktan bile aciz.

Maria Cristina LULİ >>> Amaçları, yani kâr maksimizasyonu, küresel finans kuruluşlarında ekosistemlerin birbirine bağımlılığına karşı yapısal bir körlüğe sebep oluyor. Sizce tüm dünya ile bağlantıda olduğu iddiasındaki bir kültür için bütün bunlar çelişkili ya da ironik değil mi?

Vandana SHİVA >>> Dünya Bankası ya da Dünya Ticaret Örgütü gibi örgütler, belli bir küreselleşme tipinden, yani ekonomik küreselleşmeden bahseder ve sermayeyle pazarların buluşmasını kastederler. Fakat bu buluşmanın doğası dışlamaya dayanır, herkesi dahil edemez. Tüm ekosistemleri küreselleştirir ama yerel öğeleri, toplulukları, balıkçıyı, kadını, karmaşık mekanizmaları dışarıda bırakır. Çünkü bu sistem hep doğal kaynaklara açtır ve sermaye üzerine kurulmuştur, doğa ya da insanlar üzerine değil. Başka buluşma şekilleri de var. Bunlardan biri, bize bu gezegeni sağlıyor: biyolojik sistem. Bunu biz yaratmadık. Bu var, o kadar. Hava deviniyor; Amerika’nın ürettiği kirlilik benim ülkemi yağmurundan edebilir, bizi gıdasız bırakabilir. Hepimiz birbirimize bağımlıyız. Norveç’te imzalanan İklim Değişikliği Antlaşması gibi antlaşmalar, bu bağımlılığı görmek, hükümetleri başka halklara ve canlılara zarar veren sorumsuz seçimlerin sorumluluğunu almaya davet etmek için imzalandı. Başka bir buluşma türü de su döngüsüdür. Yağmur sadece bazı bölgelerde yağıyor, başka yerlerde ise buharlaşıyor; böylece gezegende muazzam bir su coğrafyası döngüsü yaratarak, bize yaşam için temel bir öğe sağlıyor: su. Dolayısıyla, en önemli buluşma seviyesi, bizi gezegenin ekolojik döngülerine bağlayan seviyedir derim. Suya, havaya ve toprağa bağımlılık konusunda diğer canlılarla aynı olduğumuz için, aynı zamanda biyolojik varlıklarız. Diğer canlılardan farklıyız, ama bir yandan da pek çok yönden benzeşmelerle birbirimize bağlıyız. Bence insanın macerası, insanı diğer canlılardan ayrı bir varlık olarak tanımladığında bu büyük bir hata oldu. İnsanı kadından, fakirden, farklı renkli olandan ayrı ve farklı olarak konumladık; biyolojik, ama sermayenin tezahürü olan bir varlık. Bu mutlak yabancılaşma, bir ayrışma ve farklılaşma zincirinden ortaya çıkmakta. Bu sistem önce bölüyor, sonra da sanki bu insanın kendi bağlantısıymış gibi, ayrışmış ve yabancılaşmış sermaye yapılarını birbirine bağlamaya çalışıyor. Bence bu çok büyük ve derin bir ekolojik ve kozmolojik zaaf. Öyle bir zaaf ki, bizim hareketlerimizde başka, daha derin ahlaki zaaflar ortaya çıkarıyor.

Maria Cristina LULİ >>> Politik hareketlerdeki ve ideolojilerdeki ahlaki zaaflardan bahsetmek, aydınlanmacılardan esinlenen modern bir kavram olan evrensel haklar kavramını tartışmaya açmak anlamına geliyor. Sizce bugün evrensel hakların, aydınlanmacı eleştiri geleneği tarafından üretilmiş, soyut eşitlik, adalet ve özgürlük kavramlarından farklı bir temelde tekrar tanımlanabileceği şartlar oluştu mu? Etik olarak hareket etmek, evrensel haklardan bahsederken “ahlaki” otoriteye sahip olmak ne demektir?

Vandana SHİVA >>> Batılı liberal evrensel haklar fikrinin iki nedenden çöktüğünü düşünüyorum. Öncelikle, bu fikir, hakların devlet tarafından verildiği düşünüldüğü için çöktü. Her nevi hakkın koruyucusu olarak devletlerin görülmesinin doğal sonucu, bu hakların insan yapısı politik nesneler olarak ekolojiden, doğadan ve yaşamsal kaynaklardan bağımsız algılanmasına sebep oldu. İkinci neden, bu haklar kavramının, evrensel haklar tanımlanırken vatandaşlık hakları ile sosyal ve ekonomik hakların ayrı tutulmasıyla, bilinçli olarak çökertilmesidir. Çünkü sosyo-ekonomik bakış açısına göre “Tamam, hepimizin besine ihtiyacı var, bütün canlıların besine ihtiyacı var. Bizim suya ihtiyacımız var. Bütün canlıların suya ihtiyacı var” dememiz mümkündür. Böylece, bizi bir canlı türü olarak biyolojik var oluşumuza bağlayan şey, aynı sosyo-ekonomik gereksinimler olur. Bence ihtiyacımız olan yeni bir bakış açısıdır, yani dünyadaki farklı kültürlerin antik felsefelerini bünyesinde toplayacak bir bakış açısı. Hindistan’ın binlerce yıllık kültürünü, Amerika yerlilerinin, Avustralya Aborijinlerinin, Afrika’nın ve Eskimoların kültürlerini... İnsanoğlunun var oluşuna dair daha tatminkâr açıklamalar arayan ve onun icatları tarafından tamamen yoldan çıkmamaya gayret gösteren kadınların kültürü... Sonuçta, kadınlar kendi biyolojik zorunluluklarıyla yaşamaya mecburlar; yaşamın düzeninden sorumlular, bu durumdan kaçamazlar. Şu çağ ötesi olan ve antik felsefelere dayanan fikirlerin, bizi içinde bulunduğumuz bu ekonomik, etik ve ahlaki çıkmaz sokaktan çıkarabilecek iki basit fikir olduğuna inanıyorum. Birinci adım, bu evrensel hakların bizim diğer canlı türleriyle paylaştığımız haklar olduğunu kabul etmek ve kendimizi diğer canlılardan farklı varlıklar olarak tanımlamaya çalışmamızın yanlış olduğunu anlamaktır. Çünkü o mutlak ayrımla, asla tam olarak insan olamayacağız. Diğer türlerle, bizim Hindistan’da Vasudev-kutumbh dediğimiz dünyalı ailemizle tekrar bir araya gelmemiz gerek. Sadece benim ailem de değil, atalarımın ailesi; sadece Hintlilerin ailesi ya da sadece insanoğlunun ailesi değil, dünya ailesi, bütün canlıların ailesi. İkinci adım, birinciyi yakinen takip ediyor ve insanlığın insan olmayan akrabalarımızla devamlılık içinde yeniden tanımlanmasını içeriyor. Aslında tam olarak ne olduğumuzu öğrendiğimizde, o zaman hakları, insan yapımı kurumlardan, hele ki günümüz hükümetleri gibi yozlaşmış kurumlardan çıkmış şeyler olarak düşünmeyeceğiz. Evrensel haklar yaradılıştan gelirler, doğuştan, var oluştan verilidirler. Aynen bir solucanın salt solucan olduğu için, ekosistemin bir parçası olduğu için doğal kaynaklar üzerinde hakkı olması gibi. İnsanlar en temel ve en evrensel haklarını doğadan alırlar. İşte bu sebeple, o haklar doğaldır, siyasi değil. Bu, canlı varlıklar olarak bizi hem ekolojik yerimize hem de ekolojik sorumluluğumuza geri götürür. Bütün bunların sonucu, yani satın alınabilen bir siyasi meta olarak hak fikrinden, doğal evrensel haklar fikrine geçişin sonucu şudur: Çok da evrensel olmayan “evrensel hakların” yabancılaşmış şekli her zaman “elde etmek” ile tanımlanırken, gerçekten temel olan haklar “verili” şeklinde tanımlanır. Bu haklar doğadan, doğaya karşı sorumluluğumuzdan ortaya çıkmaktadır. Bu her şeyi değiştirir. Çokuluslu şirketler asla biyolojik çeşitliliğin mülkiyetine sahip olamayacak çünkü onu asla koruyamayacaktır. Devletler suyun sahibi olamaz, çünkü suyu “koruyan” yerel topluluklardır. Merkezi yöntemle suyu muhafaza etmek mümkün değildir, bu ancak yerelleşmeyle mümkündür. Demek ki, haklar bir sorumluluk varsayımı ile başlıyor; fakat bizim parçası olduğumuz en geniş biyolojik dokuya, içinden bizim türediğimiz dokuya doğru devam ediyor.

Maria Cristina LULİ >>> Devletlerin ve toprakla ilgili diğer kurumların, bu bakış açısına göre nasıl bir fonksiyonu olmalı?

Vandana SHİVA >>> Devletlere ikincil yapılar olarak ihtiyacımız var. Daha doğrusu, vekâleten otorite sahibi yapılar olarak. Devletler mutlak otoriteye sahip değillerdir, görevlendirme üzerine, vekâleten otoriteyi kullanırlar. Modern devletlere monarşiler gibi, tanrı türevi haklar sahibiymiş gibi muamele yapmak son derece yanlış olur. Sonuçta, feodalite bozuk bir düzendi; çünkü monarşinin otoritesini direkt olarak Tanrı’dan aldığı inanışına dayanmaktaydı. Devlete atfedilen mutlak egemenlik, monarşinin Tanrı’dan aldığı hakka denk düşüyor. Ben tek bir tanrısal hakka inanırım, o da bütün canlıların sahip olduğu yaşamın, Tanrı kutsallığının parçası olma durumudur. Doğal kaynaklar, sadece insanlara ait ya da devletlerin bize tanıdığı bir hak değiller. Bence devletler vekil yönetimlerden başka bir şey değildir; aynen ebeveynlerin sorumlu bir şekilde çocuklarının yararına hareket etmeleri, onlara kendi potansiyellerini gerçekleştirme imkânı sağlamaları gibi. Benzer şekilde, devletler de yönetimlerdir, mutlak egemenler değil. Bizim doğal kaynaklarımızın sahibi ve haklarımızın kaynağı değildirler. Bu haklar bizim biyolojik varlığımızın bir sonucudur. İtalya’ya gelmeden önce, Hindistan’da bir Avrupa Birliği temsilcisiyle görüştüm. Onlar bu yeni düşüce dalgasından çok endişeliler, yeni hareketlerden korkuyorlar. Tekrar ediyoruz: “Kendi toplumumuzun geleceğine kendimiz karar vereceğiz.” Onlara, topluma gına geldiğinde, maaşlarını bir mutlak iktidarın sahipleri olarak değil de, vatandaşların “hizmetkârı” olarak hak etmedikleri için artık alamayacaklarını hatırlatıyorum. Bugün çok önemli, çok kritik bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum. Bu kadar derin çatışmaları ve karşıtlıkları barışçıl yoldan çözmenin yolu, barışçıl bir felsefe ve daha cömert bir dünya görüşü oluşturmaktır. Çünkü bu noktada, zaten sınırlı olan ihtimaller, bizi kendi kendimize zarar verdiğimiz bir duruma getirecektir. Kendi kendine zarar derken, insan türünün dünyanın başka yerlerini bombalarken bile kendi kendini bombaladığını, tür olarak kendini yok ettiğini, geleceğimizi de yok edecek bir tavır sergilediğini söylüyorum. Günümüzde artık her şey, elinde güç bulunanların sürekli olarak daha kısıtlı ihtimaller üzerinden hareket ettiğini düşündürüyor. Gerçekten insani ve evrensel haklar üzerinden düşünmediğimiz, çok daha sınırlı bir insan fikrinden, kendimizden başka insanların ve diğer türlerin dahil edilmediği bir insan fikrinden yola çıktığımız sürece, bu böyle olacak. Bu insanlar, sanki kendileri başka bir gezegenden gelmiş gibi hareket ediyorlar. Fakat maalesef bu gezegene aitler ve onu çok da iyi yönetemiyorlar. Dolayısıyla, çok keskin bir rota değişikliğine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum; çünkü bizi bu çıkmaz sokağa sürükleyen düşünce biçimi, bizi buradan çıkarmayı başaramayacak. Elimizde bir tabula rasa olmadığı için şanslıyız. Yeni bir şeyler düşünmek zorunda olsak bile sıfırdan başlamamız gerekmiyor. Temel sorunlarda insanlık hiçbir zaman sıfırdan başlamaz.

Vandana SHIVA - 22 Haziran 2013
http://sineksekiz.com/blog

Son Yazılar

Showers

13°C

Istanbul