buyuk cokus225

Köylü vazgeçerse…

Sürekli unutulan şudur ki, gerçekte toplumdaki zenginliğin tek ölçüsü para değildir. Gerçekte para zenginliğin ölçüsü bile değildir.

Para yok iken de ekonomi vardı. Ölçü, paranın ölçtüğü şeydir. Yani mal ve hizmetler. Mal ve hizmetlerin her türünün ortak yönü bunları üretmek için doğal kaynak kullanılmasıdır. Bu kaynaklar geri dönüşlü ve tek kullanımlık olabilir. Beş yüz yıl önce insanların kullandığı kaynakların hemen hepsi geri dönüşlü, insan sayısı ve tüketim hızı ise bu geri dönüşe izin verecek düzeydeydi. Fosil yakıtı ve başka madenleri, toprak, su ve deniz kaynaklarını geri dönüşü olmayacak biçimde kullanmayı seçerek insan kendine yapay, sahteci bir ekonomi yarattı. Eskiden bir buğday tanesinin değeri, onu üretmek için verilen insan emeğinin veya çekilen acının karşılığıydı. Buna karşılık bir kez kullanılacak ve sonsuza dek yok olacak olan petrolün varilinin değerini gerçekçi biçimde nasıl ölçebiliriz? Bir litre petrole yine onu elde etmek için gereken insan emeğinin veya çekilen sıkıntının karşılığını ödüyoruz. En azından kuramsal olarak… Ancak buğday belirli koşullarda kendisini yenilerken petrol yenilemiyor. Burada yeri doldurulabilen ve doldurulamayan olmak üzere bütünüyle farklı iki “üretim” süreci var. Ancak biz ikisini de aynı karşılıkla ölçme hatasına düşüyoruz. Dolayısıyla bu değerlere atadığımız karşılıklar gerçekçi olmuyor. Ortada haksız bir rekabet var. Bir litre petrolü bir çuval buğday ile satın alabiliyoruz, ancak yarın on çuval buğdayın yetmeyeceğini de biliyoruz.

Buğdayı yetiştirmek için petrolü kullandığımızda iş daha da karışıyor. Bunu kısaca şöyle anlatayım. Petrol bugün var, yarın olmayacak. Buğday ise petrolsüz var olabilen ve yeryüzüne güneş ışığı düştüğü sürece sonsuza kadar var olabilecek bir ürün. Petrolsüz var olabilen buğdayı günü kurtarmak amacıyla yapay ölçü birimimizle, parayla ölçmeye başladığımızda bir yanlış yapıyoruz. Buğdayı petrolle üretmeye başlıyoruz. Yanlış şurada ki, petrol yok iken buğdayı nasıl ürettiğimizi unutuyoruz. Ki o gün pek yakında gelecek ve yine buğdayı petrolsüz üretmek zorunda kalacağız. Ne var ki aptal ve nankörüz. Biraz daha az aptal ve nankör olanlarımızın hükümetleri buğdaya pazar değerinin üzerinde para ödeyerek bu dengesizliği bir ölçüde gideriyor ve buğdayın sürekliliğini bir ölçüde sağlıyor. Çiftçi sübvansiyonu dediğimiz şey budur. Buğdayı petrolün haksız rekabetinden korumanın yollarından biridir. İlkel tarımın en azından belirli çevrelerde korunması, altyapısının hazır tutulması bir başka yoldur. Tarımda toplam enerji girdisini düşürmeye çalışmak bir başka yoldur. Nüfusu petrolsüz tarımın doyurabileceği düzeyde tutmak bir başka yoldur. Çiftçiyi endüstri uygarlığına ezdirmemek, onu köyünde ve işinin başında tutmak, kenttekileri köylülüğe dönmeye özendirmek gibi pek çok yol vardır. Aptal ve nankör uluslar bunların hiçbirini yapmamayı seçerek kendi sonlarını kendi elleriyle hazırlamaktadırlar.

Aşağıda iki adet tablo görüyorsunuz. Bunların birincisi çiftçinin elinde geçen birim fiyatları, ikincisi tüketicinin ödediği birim fiyatları gösteriyor. Nominal fiyatları TÜİK hazır olarak veriyor. Ancak bu fiyatların ekonominin temel malları ve değer ölçüleri olan petrol ve altına göre değişimini vermiyor. Altın ve petrolün yanında enflasyona göre değişimi de ekledim. Son yıllarda milli gelir, GSMH, enflasyon gibi büyüklüklerin hesaplanmasında hile yapıldığını bilsek de tablonun vuruculuğu ortada.

ciftcinin kazanci

 

tuketici fiyatlari

Tabloları daha ayrıntılı olarak .xls biçiminde indirmek için tıklayın!

- Pirinç üreticisi 1985′te bir birim pirince karşılık 100 birim satın alma gücü veya 100 litre motorin edinebiliyorken 2012′de 19 birim satın alma gücü veya 19 litre motorin edinebilir olmuş. Bu demektir ki ham pirincin gerçek fiyatı 1985′ten 2012′ye kadar beşte birine inmiş.

- Benzer olarak enflasyona göre düzeltilmiş süt fiyatı 1985′ten bugüne %64, 2000′den bu yana %42 ucuzlamış.

- Benzer olarak 1985′te bir kilo buğday ile 100 birim motorin satın alabilen üretici 2000′de 88 birim, bugün de 52 birim alabilir duruma gelmiş.

- Özetle, enflasyona göre sabit geliri olan bir aile besin ürünlerindeki bu ucuzlamayı zenginleşme olarak algılıyor. Geliri enflasyona göre azalan aile ise (buna memur, asgari ücretli, köylü dahil) bu azalma ürün fiyatlarındaki düşüşten daha az ise yine bir zenginleşme algılıyor. Bu algı bilinçli olmasa bile aylık bütçeden beslenmeye ayrılan pay düştüğü için diğer giderlere daha büyük bir pay kalıyor. Diğer giderlerin arasında bulunan endüstri ürünlerindeki durum ikinci tabloda görülüyor. Buna göre;

- 1995′te bir bulaşık makinesi için 100 saat çalışması veya 100 gram altın ödemesi gereken bir ücretlinin 2012′de 27 saat çalışması veya 17 gram altın ödemesi gerekmiş.

Giyim, ulaşım, otomobil gibi giderlerde de düşüş olduğu görülüyor. Ürün ve hizmetlerin gerçek fiyatlarının düşmesi verimliliğin, ticaret hacminin, rekabetin artması, köylünün ve işçinin daha fazla sömürülmesi gibi pek çok etkene bağlı. Bu etkenler göründüğünden daha karmaşık ve bu yazının konusu değil. Burada dikkat çekmeye çalıştığım iki nokta var:

1) Çiftçiye ödenen fiyatın azalması çiftçiyi üretmekten vazgeçirecek düzeye ulaşmıştır. Köyler boşalmaktadır.

2) Bu düzeye gelene kadar çiftçinin bu yoksullaşmayı hissetmemesinin nedeni endüstri ve hizmet sektöründeki fiyat düşüşleridir. Oysa çiftçi hesabını yalnızca altın veya motorin gibi görece sabit değer ölçülerine göre yapsaydı 30 yıldır yoksullaştığını fark edecekti.

Köyünü terk edip kente taşınmış ve daha fazla çocuk dışında hiç bir şey üretmeyen kalabalıklar patlamaya hazır birer bomba. Buğdayın alım fiyatı 1 liradan olması gereken 5~6 liraya tırmanmaya başladığı an bu niteliksiz kalabalık nedenselliğe, petrole, tarım ekolojisine filan kafa yormayacak. Aç insanın ahlakı olmaz. Şu anda sürdürülen bu ucuzcu alışveriş, gerçekte var olan açlığı erteleyerek yakın gelecekte belirsiz bir ana yığmaya ve patlatmaya yöneliktir. Bu düzenin sürmesine katkı sağlayan herkes ileride yaşanacağı kesin olan ani ekonomik ve ahlaki çöküşün sorumlusudur. Kentli, içinde bulunduğu refahın ve bolluğun yapaylığı ve sahteliğiyle yüzleşmelidir. Köylü, köyünü bırakmakla yaptığı hatanın ölümcüllüğünü anlamalıdır. Geçinebilen köylü ise kendisine yapılan haksızlığı görmeli ve fakat yine bu geçim koşullarının petrol fiyatının ucuzluğu nedeniyle yaratılan sahte bir refah olduğunu anlamalıdır. Petrole koşut olarak yükselecek olan tarımsal girdi fiyatlarına dayanabilme yetisi kazandıracak olan kooperatif gibi birliktelikler kurmalı, geleceği için tasalanmalı ve onu planlamalıdır. Tarih bize doğa yasalarının geleceğini planlamayanı bağışlamadığını öğretir.

Buğdayın 5 liraya nasıl çıkacağı belli. O beş liradan köylü payını alamayacak elbet. Bir lirayla köylü üretimden vazgeçirilecek, kente göç ettirilecek. Para etmeyen arazi elinden ister rızasıyla, ister kamulaştırma-özelleştirme biçiminde mahkeme zorbalığıyla alınacak. Ülkenin tarım toprağının çoğunluğu giderek merkezileşen sermayenin eline geçecek. Eskinin özgür ve toprağında egemen köylüsü bu tarlalarda karın tokluğuna çalıştırılacak. Tarım ürünü piyasası tekelleştikçe fiyat hızlıca yükselecek. Yükselen tekelleşme grafiğine arz daralması nedeniyle yükselen petrol fiyatı grafiği de eklenecek. Bu operasyonun ilk aşaması köylüyü kotalar ve düşük fiyatlarla köşeye sıkıştıracak, borçlandırıp batıracak ve yıldıracak bir hükümetin oluşturulmasıydı. AKP’nin öncelikli görevlerinden biri buydu. Bu konuda Serpil Özkaynak’ın Türk Tarımının Bilinçli Yokedilişi ve Arslan Başer Kafaoğlu’nun Tarım Bolluk İçinde Yoksulluk kitaplarını okumanızı öneririm.

İnsanları köyden kente göç etmeye zorlamak toplumsal barışı da zayıflatır. Aynı mekana, aynı yollara, aynı toprak parçasına sıkışmak zorunda kalmak, acı çeken, özgürlüğünden ödün vermek zorunda kalan, mutsuz, yorgun kişilerin oranını artırır. Bu da kişi ve toplulukların birbirleriyle olan çarpışmasını yoğunlaştırır. Tıpkı daraltılan bir kaptaki gaz moleküllerinin birbirine çarparak ısınması gibi. Barış mı istiyorsunuz? Barış masada planlanmaz, sahada gerçekleştirilir. Diyelim ki Güneydoğu’da boşaltılan köyleri yeniden yaptınız, suyunu, yolunu, elektriğini hazırladınız, insanlardan özür dileyip köylerine çağırdınız. Dönerler mi sanıyorsunuz? Dönmezler, çünkü topraktan geçim sağlamak gittikçe olanaksız oluyor. Tarlasının, hayvanının geliriyle karnını doyurabilen köylüler azınlıkta kalıyor. Kısmen 1980′den sonra, artan oranda 1994′ten sonra, ama özellikle ve özellikle 2002′den sonra hükümetlerin yaptığı, köylüyü üretimden vazgeçirmeye ve ülkeyi aç bırakmaya kalkışmaktan başka bir şey değildir. Bu açlığa bir de sivrisinek hızıyla çoğalmayı ekleyin. Üç çocuk!?… Efendim apolitik sandığımız kuşak Gezi olaylarında yüzümüzü ağartmış, gelecek için umut olmuş filan… Ben size geleceği söyleyeyim. Az ötede eni konu verimli, sulanabilen topraklar, hayvanları doyurabilen otlaklar varken altyapısı çökmüş kentlere tıkışmış, işsiz, aç, boyuna itişip kakışan, birbirini boğazlayan ve boğazlamaları telafi etmek istercesine çoğalmaya devam eden bir yüz milyon… Belki sıkıyönetim, OHAL… Belki kuşaklar boyu sürecek bir iç savaş, belki sömürgen ÇUŞ’ların taşeronu olarak bir topyekun savaş.

Köylü para kazanamazsa bu ülkenin geleceği bu.

Nurullah ATAY - 27 Eylül 2013
http://cokus.wordpress.com/


Petrol ile tarım ve beslenme arasındaki yakın ve sapık ilişkiyi keşfetmek için aşağıdakilere göz atmanızı öneririm:

http://www.fromthewilderness.com/free/ww3/100303_eating_oil.html

http://www.amazon.com/Eating-Fossil-Fuels-Coming-Agriculture/dp/0865715653

http://napa.vn:8080/uris/uploads/1/0865715653.New.Society.Publishers.Eating.Fossil.Fuels.Oil.Food.and.the.Coming.Crisis.in.Agriculture.Oct.2006.pdf

Son Yazılar

Partly cloudy

16°C

Istanbul