kapitalizm225 

Gözetleme toplumu!

Panopticon, İngiliz mimar Jeremy Bentham tarafından tasarlanmış bir hapishane binası biçimidir. Tasarımın özelliği gözcülerin her hücreyi görebilmesi, ancak hükümlülerin gözcüleri görememesidir.

Gardiyan(lar) ortada bulunan gözcü kulesinde oturur. Kulenin içinin görünmemesi lamba, aynalı cam gibi önlemlerde kolayca sağlanır. Hükümlü kulenin içini göremediği için ortada gardiyan yokken de gardiyan varmış gibi davranır. Tasarım Bentham’ın zamanında tutulmamış olsa da önemlidir. Düşünür Michel Foucault bu yapıyı modern disiplin toplumlarının yayılmacı gözetleme davranışı için bir mecaz olarak değerlendirmiştir. Panopticon duvarların, zincirlerin, kilitlerin gerekmediği, kişinin kendini sürekli gözlem altında saydığı ve kendini kontrol ettiği bir bilinç yaratır. Foucault ordu, okul, hastane, fabrika gibi hiyerarşik örgütlerin zamanla bu yapıya büründüğünü savunur. Sanayinin olanakları toplumda bu yapının görünür olmadan yerleşmesine olanak tanımıştır. En bilinen uygulama doğrudan gözetleme için kamusal alanlara kameralar konmasıdır. Bugünlerde yayılan bir uygulama da internet trafiğinin eylemlerinin izlenmesi ve internette suç işlediği öne sürülen birkaç kişiyi cezalandırarak otosansür uygulamasını özendirmektir. Sözgelimi ben bunları sayfamda yazıyorum ama sayfamı hangi polisin, hangi savcının okuduğunu, TK’da veya TT’de internet trafiğimi kimin incelediğini bilmiyorum.

Bu yapı üzerine kurulu politik düzenin sözde kaçınılmazlığı ve sözde meşruluğu eğlence sektörü ve tekel basın tarafından halkın kafasına yavaş yavaş işlenir. Kimi zaman eleştirel ve seçici okuma yapmadan ayırt edilemeyecek (subliminal) düzeyde kalan bu aşılamalar kimi zaman okuyucunun/izleyicinin gözüne sokarak yapılır. Örneğin ABD yapımı Justice League adlı çizgi romanda dünyadaki herkesin ve her şeyin gözetlendiği Panopticon adında bir Ay üssü vardır. Kavram, kara ütopya öykülerinde de karşımıza çıkar. Orwell’in 1984’ünde televizyon aynı zamanda kameradır. Kişi ne zaman izlendiğini, dinlendiğini bilmez ve kendini sürekli denetim altında hisseder.

UYGULAMA!

Bu fikrin farklı biçimlerde pek çok toplumsal uygulaması yaşama geçmiştir. Birkaç örnek vereyim.

1) Kameralı güvenlik sistemleri!

Kameralı güvenlik sistemleri ilk kez 1970’lerde ABD’de polis tarafından uygulandı. Sayısal teknolojiyle birlikte ucuzlayan sistem zamanla pek çok polis örgütü ve şirket tarafından benimsendi. Hızlı yaygınlaşmada istatistiklerin çarpıtılmasıyla suç oranındaki düşüşün abartılması, belli uygulamalarda gözlenen yararın bütün uygulamalara yüklenmesi gibi propagandalar etkili oldu. Ne yazık ki bilimsel ve akılcı davranıştan çok uzak olduğunu bildiğimiz Türk Polisi de bu kameraları ölçüsüz ve hesapsızca gücünün yettiği her yere yerleştirmeye başladı. Üretim kalitesinin düşürülmesinin de yardımıyla sudan ucuz duruma gelen sistemleri özel kişiler ve küçük esnaf da sonuçlarını düşünmeden kullanır oldu. Yasa bu sistemlerin yaratacağı sonuçları öngöremedi ve gerekli adil düzenlemeyi yapmadı. MOBESE kamerası konulan yerlerde hukuk kuralları ve uluslar arası insan hakları gereğince halk uyarılmalı, ancak sokaklarda uyarıcı tabelalar göremiyoruz. Bugün polis veya savcı sizden apartmanınızın kamera kayıtlarını isterse vermek zorundasınız. Neye göre zorundasınız, işte burası belirsiz. Bu kayıtlar yok edilse neye göre hakkınızı arayacaksınız, bu da belirsiz. Bu kendinizi korumak için aldığınız bir önlemdir ama dönüp sizi vurur. Sokağa kamera koyup olası bir suçu görüntüleme fikri bile gerçekte yargı ve kanıt toplama hukukuna aykırıdır, ancak bu konu özellikle Türk kamuoyunda hiç tartışılmamıştır. T.C. yasalarına göre polis, gerekçesi ve savcı izni olmadan kanıt toplamak amacıyla mahrem alanınıza giremez. Ancak “olur da biri ulu orta suç işler, ben de suçluyu teşhis ederim” mantığıyla sokakta herkesi izleyip dinlemek her nasılsa yasaldır. Polis ve özel kişilere bu yetki verilirken siz elinize kamerayı alıp sokaktaki insanları veya polis memurlarını “izinsiz” çektiğiniz anda gözaltına alınırsınız. Yasada ve uygulamada sayısız boşluk var ve kötüye kullanıma son derece elverişli bir sistem. Sonuna kadar da kötüye kullanıldığından ve bundan sonra kullanılacağından hiç kuşkunuz olmasın. Yüksek güvenlik bölgelerinden, havaalanlarından başladılar, alıştıra alıştıra evimizin içine kadar girecekler. O aşamada direnmek çok zor olacak.

Kameraların gerçek yeteneklerinden çok insanlar üzerindeki etkileri önemli. Kamera görüntülerini her an izlemek olanaklı değildir. Yapılan kayıtlar da gereken görüntüyü yüzde yüz görüntü sağlamadığı gibi basit bir maskeyle sistemi işe yaramaz hale getirmek olanaklıdır.  Sistemin asıl gücü insanlarda yarattığı gözetlenme duygusudur. Sokakta gördüğünüz bir kamera çalışmıyor bile olabilir, ancak siz çalışıyor varsayımıyla davranırsınız. Dom kamera denen kameraların üzeri koyu bir camla kapatılmıştır. Kamera o anda hangi yöne bakar, bilemezsiniz. Ancak size bakıyormuş varsayımıyla davranırsınız.

Kamerayla izlenen yerlerde uyarı işaretleri koymak zorunlu tutulmamıştır. Böylece hangi kamusal alanda, hangi sokakta olursanız olun gözetleniyormuş varsayımıyla davranmaya zorlanırsınız. Açıkça, amaç suçu önlemekten çok baskı kurmaktır.

Artık bu kameraların başında birilerinin durup kişileri teşhis etmesi de gerekmeyecek. Çünkü yüz tanıma sistemiyle bilgisayar herkesi otomatik teşhis edecek. Facebook şu anda bunu yaparak isimsiz fotoğraflarda sizi yüzünüzden tanıyıp işaretleyebiliyor.

2) Parasal izleme!

Kimi perakende zinciri kredi kartına nakitten daha iyi ödeme koşulları sunar. Kredi kartları ile yapılan işlerin kayıtları bankada belirsiz bir süreye kadar tutulur. Taksit, indirim gibi çekici avantajlar üyelik kartları ile de gelebilir. Bu üyelik kartları nakit de olsa yaptığınız her alışverişin kayıt altında olmasını sağlar. Devlet de kayıt dışılığı engelleme bahanesiyle büyük para aktarmalarının banka üzerinden olmasını zorunlu yapar. Kayıtdışılık önlenmez ancak devletin umrunda değildir çünkü zaten amaç izlenirliği artırmaktır. Bununla da kalınmaz, bazı kamu alacakları zorunlu olarak bankalara yönlendirilir. Satılan kömürün, tohumun parası, sınav ücreti, ihale teminatı gibi ödemeler banka üzerinden alınır. Memur ve işçiye aylık banka üzerinden ödenir. Bugüne kadar hiç bir memur sendikasının aylığı elden alma hakkı için dava açmamış olması ilginçtir. Bu yetmezmiş gibi tahsilat ve harcamalarında özgür olan toplu konut veya yazlık siteleri aidatları banka üzerinden alır, kimi zaman üyeleri bankada hesap açmaya zorlarlar. Gerçekte bu örneklerin hiçbiri kişilerin yaşamını kolaylaştırmaz, yalnızca izlenebilir ve müdahale edilebilir kılar. Oysa kolaylık seçenek sunmakla gelir, zorunlulukla değil.

Müdahale yöntemlerinden biri e-hacizdir. Artık Maliye 10 liralık vergi borcunuz için yüz bin liralık hesabınızı uyarmaksızın yasadışı ve hukukdışı olarak dondurabiliyor, faturalarınız borçlu duruma düşüyor, çekleriniz dönüyor, taahhütlerinizi yerine getiremiyorsunuz, çırılçıplak çaresiz ortada kalıyorsunuz. Bunu yapabilen dengesini yitirmiş, hukukun üstünlüğünden bütünüyle vazgeçmiş devletin yarın her şeyinizi tek tuşla silebileceğine veya elinizden alabileceğine inanmamak için tek bir neden söyleyin.

3) GSM sistemi!

Önce cep telefonlarını uzaktan kontrol edilebilir ve dinlenebilir biçimde tasarladılar. Yetmiyormuş gibi kamera eklediler. Sonra kamera sayısını ikiye çıkardılar. Sonra 3G adında görüntülü iletişimi başlattılar. Hem kişilik hakkı ihlallerine zemin hazırlıyorlar, hem de fazladan radyasyonla bizi kanser ediyorlar. Bunların hiçbirisi olmasa bile bekleme konumundaki bir cep telefonun hangi hücrede bulunduğu her an izlenebiliyor.

Akıllı telefonlardaki CIA uygulaması (http://www.cia-app.com) mahremiyet ihlali konusunda yeni ufuklar açıyor. Bu ücretsiz uygulama girdiğiniz bir cep telefonu numarasının diğer akıllı telefonların rehberlerinde hangi ad altında kaydedildiğini arıyor ve ilk bulduğu sonucu getiriyor. Mahremiyetinizin ihlal edilmesi için akıllı telefon kullanan sorumsuz dostlarınızdan birinin sizin numaranızı tam adınızla kaydetmesi yetiyor.

Telefonla alışveriş, otobüs, metro gibi yerlere geçiş olanağı sunulması düşünme yetisini bütünüyle yitirmiş kişiler için kolaylık gibi algılansa da kazın ayağı öyle değil. Telefonunuz açık konumdayken hangi hücrede (mahallede) bulunduğunuz bilgisine erişen gözler bu sayede hücre içinde hangi noktada bulunduğunuzu, ne yiyip ne içtiğinizi de bilebilecek.

4) Yerinde saklanabilecek verilerin internete açılması!

İnternetin yararlarını yadsıyacak değilim ancak yerinde, “offline” olarak saklanabilecek verilerin komik gerekçelerle ağ üzerine alınması bir komplodur. Cloud computing olarak pazarlanan sistemin mantığı bilginin özel mülkiyetten çıkmasıdır. İronik olarak nihai amaç bilginin tekelleşmesidir. TT Bulut (Türkçeden nefret ettikleri için bulutt biçiminde yazarlar) adıyla yurduma giren bu hizmet sansür ve istihbarat işlerini çocuk oyuncağına çevirecektir. Hani “biz yurttaşın peşinde koşmayalım, yurttaş kendi eliyle teslim etsin bize özelini” mantığı…

Çevrimiçi yedekleme sistemleri de aynı niyetin ürünüdür. İlginç biçimde kişiler dünyanın bir ucundaki şirketin sunucularının ellerinde cismini tuttukları sabit disklerden daha güvenli olabileceğini düşünebilmektedir.

Amazon Kindle bir elektronik kitap okuma aygıtıdır. Bu aygıt için hazırlanmış e-kitapları basılı sürümden biraz daha ucuza alabilir ve aygıtın ekranından okuyabilirsiniz. Ancak Amazon’un sizden sakladığı gerçek, kitapların aygıtta saklanmıyor olmasıdır. Amazon okyanus ötesinden tek tuşla sizin kitaplarınızı yok edebilir. “Amazon kindle delete” anahtar sözcükleriyle yapacağınız kısa bir arama size bu konuda bir fikir verecektir. Sorun bu ve benzeri aygıtların hala satılabiliyor, insanların satın aldıkları kitapları neden saklayamadıklarını sorgulamıyor olmasıdır.

5) İnternetteki diğer tuzaklar!

Browser ve sitelerin üyelik, çerez, eklenti (chrome!) gibi bahaneleri, büyük sitelerin birleşmesi ve tek ortak üyeliğin zorlanması, eposta şirketlerinin ve üyelikli sitelerin (donanımhaber gibi) kullanıcılarından türlü oyunlarla cep telefonu almaya çalışması, Google’ın desktop gibi uygulamalarla bilgisayarınızdan veri almaya çalışması açıkça gözetlemeye yönelik kötü niyetli girişimlerdir. Bu konuda yazılmış makaleleri karıştırırsanız çoğunlukla işin ticari tarafıyla ilgilenildiğini görürsünüz. Tartışmanın şirketin kişisel bilgileri reklam amaçlı kullanması konusu çevresinde dönmesi, dikkatleri asıl tehlikeden kaçırmak içindir. Asıl tehlike bu bilgilerin “güvenlik” amacıyla, zinde güçlerin istemediği davranışları gözetlemek, muhalifleri susturmak, gerçekleri karartmak amacıyla kullanılmasıdır. Devletlerin çocuk pornosunu bahane ederek internetin bütününü sansürlemeye veya kullanıcı trafiğini izlemeye kalkması bütünüyle muhalif kişileri denetleyip etkisiz hale getirme amacı güder. Bunun için suç icat etmek zor bir şey değildir. Sözgelimi ABD ve Avrupa’da “nefret suçları”, Türkiye’de “katalog suçlar” yalnızca sansür amaçlı uydurulmuş suçlardır. Bunun yanında ticari olmayan yani yasal dosya paylaşma eylemi de telif haklarını ihlal suçu yakıştırılarak engellenmeye çalışılır. Yargı aşamasında da hemen her zaman anayasa ve yargılama usulleri çiğnenmektedir.

6) Çipli (yongalı) kartlar, tuhaf güvenlik donanımları!

Bugün birçok binaya giriş yongalı kartlarla yapılıyor. Kimi binada kapılarda parmak izi, retina okuyucuları var. Havaalanlarında kuş gribi bahanesiyle kızılötesi yüz kameraları kullanıldı. Terör bahanesiyle parmak izi ve retina okuma, iş başvurusu vb. için biometric fotoğraf, cep telefonuyla, yongalı kartlarla otobüse, metroya, otoparka girme gibi sistemler yaygınlaştı. Bunların en tehlikelisi yongalı nüfus cüzdanları olacak.

Çipli (yongalı) kimlik kartları ile ilgili asıl sıkıntı şu: Bu kartların üzerinde yazılı bilgiler ve kart okuyucu ile arasında olan iletişim kullanıcı tarafından görülemez. Bu durum kişinin mahremiyeti ve güvenliği için başlı başına bir tehdittir. Düşünün ki size bir nüfus cüzdanı verdiler ve fakat kart bir kutunun içinde ve kutu yalnızca belli yetkililer tarafından açılıyor. Kuşkusuz bu durum midenizi bulandırırdı. Çipli kimlikte durum farklı değildir. Kart üzerinde olmaması gereken bilgiler taşınsa bunun nasıl farkına varacaksınız? Örneğin basit bir iş için belediye binasına girerken kartınızı okuttuğunuzda kart okuyucu sizin parti bağlarınızla ilgili bilgiyi kartınızdan okusa ve memurlar işlemlerinizi buna göre yapsa razı olur musunuz? Haberiniz bile olur mu? Bir gün yongadaki bilgiler “yanlışlıkla” değişiverse ve kırk çeşit suçtan aranan bir sabıkalıya dönüşseniz nasıl olur? Örnekler çoğaltılabilir ancak sakınca bundan ibaret değil. Yongalardaki bilgiyi okumak veya yazmak uzaktan yapılabilen bir işlemdir (örnek: http://www.omniscienceisbliss.org/rfid.html) Yolda yürürken kimlik bilgilerini çaldırmayı kim ister? Bu durumda kim sorumlu olur? Gazeteye “kimlik yongamdaki bilgiler çalınmıştır, hükümsüzdür” ilanı vermek kişiyi kurtarır mı? Kimliğin kendisi çalındığında ve güvenlik noktalarından giriş çıkış yapıldığında kişi, giriş çıkış yapanın kendisi olmadığını nasıl kanıtlayacaktır? Sorular çoğaltılabilir… Bugün kredi kartını çaldıran kişi daha hırsızın yaptığı alışverişi kanıtlayamazken yongalı kimlik kartının ve dahası deri altı yonganın yaratacağı tehlikeleri öngörmek çok zor değil. Tehlikelerden arındırılmış bir sistem bile verinin tek elde toplanması nedeniyle gözetleme düzeninin önemli bir parçası haline gelecektir. Otoritenin karar vermesi gereken kişilerin hangi hareketlerini izlemek istediğidir. İzlenip kayıt altına alınmak istenen hareketlere göre kart okuyuculu geçiş noktaları yaşamın her alanına konabilir. Hatta izlenmek istemeyen azınlığın geçmesi istenmeyen noktalara da konup politik muhalifler saf dışı bırakılabilir.

Üzerinde kamerası ve yüz tanıma yazılımı olan dizüstü bilgisayarlar artık olağanlaştı. Nasıl olup da her kamera ve fotoğraf makinesinin objektif kapağı olurken bunlar kapaksız oluyor, o aynı konu. Ancak yüz tanıma sistemi gibi kötücül emeller için kullanılacağı kesin olan sistemlerin kişisel güvenlik gibi masum gerekçelerle yaşamlarımıza sokuluyor olması endişe verici. Bu ürünleri satın alarak bu teknolojileri finanse ediyor, kendi paramızla başımıza çorap örüyoruz. Bu aygıtların bütünüyle bizim denetimimiz altında olduğunu kaçımız söyleyebilir?

Audi A8, parmak izi tanıma sistemiyle çalışan dünyanın ilk otomobili ve sanırım sonuncu olmayacak. Bu pahalı otomobili çalmak için sürücüsünün başparmağını kesmeniz yetiyor. Dizüstü bilgisayar ve telefon gibi aygıtlara güvenlik bahanesiyle kamera ve yüz tanıma sistemi konulması da planın bir parçası. İzlenebilirliği yaygınlaştırıp meşrulaştırmak için her türlü sinsiliğe başvuruluyor.

7) Haberleşebilen otomobiller!

Otomobillerin artan oranda arıza kaydı, acil yardım çağrısı, uzaktan arıza tanısı ve onarımı, uzaktan motor yönetimi, navigasyon veya bunları birleştiren On-Star gibi altyapılarla donatılıyor. (Örnekler:http://www.youtube.com/watch?v=6zBjJmt2W90 http://www.youtube.com/results?search_query=onstar) Üzerinde çalışılan bir proje sözde kazaları engellemek için otomobillerin yakın otomobillerle haberleşebilmesi ve sözgelimi kör bir kavşak yaklaşımında sürücüden önce fren yapabilmesi üzerine. Vehicle-to-vehicle(V2V) adıyla anılan bu plan yol kenarı yapılarla iletişim kurabilen otomobilleri de içeriyor. Bütün bunların üzerine Bluetooth bahanesiyle kabinlerine mikrofonu, uyuyan sürücüyü uyandırma bahanesiyle konan kamerayı (örnek: http://en.wikipedia.org/wiki/Driver_Monitoring_System) da ekleyin. Kullanıcının iradesi dışında ses ve görüntü kaydı yapabilen, bilgi toplayabilen ve iletişim kurabilen otomobillerden söz etmem beni paranoyak yapmaya yetiyor ama sürücüye alkol testi yapmadan çalışmayan bir otomobili tasarlaması bir üreticiyi ruh hastası yapmaya yetmiyor!

8) Microsoft Kinect ve benzeri ürünler!

Microsoft’un Kinect adındaki donanımının üzerinde bir mikrofon ve bir kamera var. Bu kamera sözde beden hareketlerinizi algılayarak oyunu bedeninizle kontrol edebilmenizi sağlıyor. Mikrofon ise sesleri birbirinden ayırt edebiliyor. Konsol veya bilgisayar açık olduğu sürece internete bağlı olabiliyor. Birkaç yıl önce bu kameraların çektiği fotoğraflar kullanıcıların izni veya bilgisi olmadan internette yayınlandı ancak olay büyümeden örtbas edildi. Yapacağınız kısa bir arama bu tür aygıtların başınıza neler getirebileceğini anlamaya yeter. Bu aygıtların evlere kamera ve mikrofon sokmak için kullanılan Truva atları olmadığını kim savunabilir? Şirketin yarım ağızla verdiği güvenceler geçersizdir. Kapitalizmin tarihi halka açıkça yalan söyleyip büyük yıkımlara yol açan ve hiçbir şey olmamış gibi bedel ödemeden yoluna devam eden şirketlerle doludur. Meraklısı araştırmaya sigaradan, asbestten, CFC’den, DDT’den başlayabilir.

HAVAALANLARI GELECEĞİN AYNASI!

- Gözetleme!

Metal detektörleri ve X-ray aygıtları ilk kez havaalanlarında kullanılmıştır. Kızılötesi yüz kameraları ilk kez havaalanlarında kullanılmıştır. Zanlı olmayan kişilerden parmak izi alma uygulaması ilk kez havaalanlarında kullanılmıştır. İlk kez havaalanlarında herkese terörist muamelesi yapılmış, zenginler (CIP) ve seçkinler (VIP) dışındaki insanların aşağılanması sıradanlaşmıştır.

- Ayrımcılık!

Havaalanları yalnızca gözetleme düzeninin değil, bununla birlikte gelen faşizmin de aynasıdır. Küçük bir azınlığın VIP ve CIP adıyla ayrılıp ve insan haysiyetine yakışır biçimde davranılması oligarşinin, tiranlığın, kitlesel sömürü düzeninin olmazsa olmazıdır. Hinduların dinsel kast düzeniyle alay edenlerin bütün dünyada bir kast düzeni olduğunun ayırdına varmak için havaalanlarına baksınlar.

- Koşulsuz boyun eğme!

Kontrol noktalarında polise veya güvenlik görevlisine karşı gelmenin sonuçları uçağı kaçırmaktan mahkemeye sevk edilmeye kadar değişir. En azından uçağı kaçırmama isteğiyle insanlar “oluversin”, “idare edivereyim”, “bu herkese yapılıyor” gibi avunmalarla bu aşağılanmayı kendi vicdanlarında haklı çıkarmaya çalışırlar. Kişi mahremiyetini ve saygınlığını yok eden güvenlik önlemlerine sık sık yenisi eklenir ama kimse bunları katlanılmaz bulup uçak yolculuğundan vazgeçmemiştir. Uçağın içinde de aynı koşulsuz itaat geçerlidir. Örneğin uçakta kamera ve fotoğraf makinesi kullanmanın neden yasak olduğu bugüne kadar bilimsel ve inandırıcı biçimde açıklanmamıştır. Örneğin hostes sudan bir gerekçeyle koltuğunuzu değiştirmenizi “emrettiğinde” buna karşı gelmeniz uçak iner inmez gözaltına alınmakla sonuçlanabilir. Aynı biçimde pilot, gökyüzünde tanrıdır. Size haksızlık etse bile onunla tartışamaz, karşı gelemezsiniz. Karşı gelmeniz gözaltıyla ve mahkemeye hesap vermeyle sonuçlanabilir. Bu durum ABD’de bize göre daha belirgindir.

Bütün bunlar hava ulaşımına özgü olsa da toplum yaşamının geneline yavaş yavaş aşılanacak bir koşulsuz itaat düzeninin bir “pilot” programını, bir tohumunu oluşturur. Aynı zamanda oligarşinin toplumun nabzını ölçerek baskının dozunu ve biçimini ayarlamasını sağlar. Havaalanlarında yaşanan ilkler toplumu alıştırır ve koşullandırır. Metal detektörleri ve X-ray aygıtlarını bina girişlerinde gördüğümüzde bunlar bize artık tanıdıktı, çok yadırgamadık.

İSİMLER DEĞİL SAYILAR!

Bir veri dizisini sayısal tabana oturtma düşüncesi 19.yy’ın sonlarında uygulanmaya başlar. Marketteki ürünleri barkodla numaralandırma ve kredi kartı uygulamaları 1940’larda başlar. Bankacılıkta bilgisayarların standartlaştığı 80’lerde ABD’de vatandaşlık numarası uygulaması başlar. Kişileri doğumda numaralandırmanın amacı bütün resmi ve parasal işlemleri tek noktada kaydetmek ve denetlemektir. Numaralandırma sayısal veritabanı oluşturmanın yanında aygıtlar arası iletişimin sağlanması için de olanak sağlar. Ancak kişileri, yani maddeden ibaret olmayan yaratıkları numaralandırmak ahlakta kolay hissedilmeyen bir aşınmaya yol açar. Çünkü kısaca;

Numaralandırılan şeyler;

- Değersizdir. Numaralı şeylerin hepsinin değeri aynıdır. Biri ötekinin yerini tutar.

- Bilinmez, ezberlenmez. Numaralar yalnızca veritabanları içindir.

- Anlamsızdır. Numaraların anlamı olmaz. Numaranın tek işlevi birini diğerinden ayırmak, listede bir yere koymaktır.

- Sonsuz sayıda olabilir. Çok olan şeyin değeri ve niteliği azdır.

Adlandırılan şeyler;

- Değerlidir, tektir, özgündür, yeri doldurulmaz. Adlandırılan şeylerin değerleri birbirinden farklıdır.

- Akılda tutulur, bilinir. Adlar veritabanları kadar kişilerin belleğinde de yer tutar.

- Anlama karşılık gelir. Her adın anlamı farklıdır. Anlam ahlaktır. Bütün ahlak sistemlerinde maddesellik kötülüğe, anlamsallık iyiliğe yakındır.

- Sınırlı sayıdadır. Az olan şeyin değeri ve niteliği yüksektir.

TEK YÖNLÜ BİLGİ AKIŞI!

Artan toplumsal gözetleme ve tek yönlü bilgi akışının bireysel ve örgütlü özgürlükleri zayıflattığı, anayasal yurttaşlık haklarını çiğnediği pek çok ülkede pek çok politik veya sivil kuruluşça dile getirilmiş ve zaman zaman belgelenmiştir. “Toplumsal sözleşme” dediğimiz devletin ve hukuk düzeninin meşruluğunu sağlayan uzlaşma da bundan zarar görür, otoritenin meşruluğu tartışılmaya başlar.

Devlet yasal veya yarı yasal mekanizmalarla bizden bilgi istediğinde bu bilgileri vermek ve hizmet alamamak, para cezası ödemek veya yargıç karşısına çıkmak gibi olumsuz sonuçlara katlanmak dışında seçeneğimiz yoktur. Şirketlerin davranışı çok farklı değildir. Şirketler her bahaneyle müşteriden olabildiğince çok bilgi toplarlar. Kimi zaman bunları satarlar, kimi zaman da birbirlerinin ortak kullanımına açarlar. Daha yeni aldığınız cep telefonu numarasına gelen reklam mesajları bunun hepimizce tanık olunan kanıtıdır. Ancak müşteri şirketle ilgili bilgi talep edince karşısında aşılamaz bir duvar bulur. Kapitalist devletler şirketleri yurttaşlarına karşı korur ve yurttaşları şirketlerin sömürüsüne karşı savunmasız bırakır. Bütünüyle çaresiz hissetmemeleri için de tüketiciyi koruma yasası gibi çok sınırlı koruma mekanizmaları sağlar.

Devlet ile kişi arasındaki ilişkiler son derece asimetriktir. Devlet trafik, güvenlik gibi gerekçelerle yurttaşını gözetler. Yurttaş ise devletin nasıl çalıştığını gözetlemek için sözgelimi kurumlara giremez, resmi yazıları inceleyemez, hatta kendi seçtiği meclisin bile kimi toplantısı kendisinden gizlenir. Devlet yurttaşın kamusal alanlardaki ve işyerlerindeki görüntülerini alır. Ancak bu görüntülerin saklama ve kullanım haklarını düzenleyen yasal düzenlemeler geriden gelir ve genelde yetersiz olur. Sözgelimi bugün trafik kameralarının görüntülerinin nerede, ne kadar süre için saklanacağı, bunlara erişimin gizliliğini ciddi anlamda düzenleyen bir yasa yoktur. İnsanların kamusal alandaki davranışları mahrem değilse MOBESE kayıtları isteyen her yurttaşla paylaşılmalıdır. Ancak polis bunları paylaşmamaktadır. Biz yurttaşların İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nden veya toplumsal sözleşmeden kaynaklanan haklarının çiğnenip çiğnenmemesi Emniyet örgütündeki bir kaç memurun insafına, yani pamuk ipliğine bağlıdır. Sayısal suç delillerine nasıl davranıldığı ve bu delillerin ne kadar güvenilir olduğu Ergenekon davasında bütün çıplaklığıyla açığa çıkmıştır. Denebilir ki, sayısal delillere dayalı bir yargılama sistemi, çökmüş ve meşruluğunu yitirmiş bir yargılama sistemidir.

Bilgisayar ve elektronik buluşlar işleri kolaylaştırmaktadır. Ancak kolaylaşan işler beraberinde yoğunlaşan gücü de getirir. Beli noktalarda yoğunlaşan güç, beraberinde artan hata oranını ve hataların artan yıkıcılığını da getirir. Emniyet’te veya Maliye’de sorumsuz bir memurun yanlış bir tık veya yanlış bir klavye darbesiyle size yaşatacağı sıkıntının sınırı yok gibidir. Bugün bunun işaretlerini yaşıyoruz. Yanlış bir tıkla terör veya tecavüz zanlısı olarak yargıç karşısına çıkmak, bütün para ve mal varlığına el konan bir vergi kaçakçısı olmak olanaklı hale gelmiştir. Hepimizin başına en az bir kez gelen ödenen vergiyi veya cezanın ödenmemiş görünmesi durumu çok yakında başımıza geleceklerin bir habercisidir. Bu sonuçlar hatayla, beceriksizlikle ortaya çıkabilirken kötü niyetin neler doğurabileceğini varın siz düşünün. Burada her iki etmeni de gözden kaçırmamak gerekiyor.

Birincisi beceriksizlik. AKP hükümetinin kamu hizmetinin bütün düzeylerinde iş bilir ve donanımlı çalışanları devreden çıkardığı, yerine zırcahil dalkavukları doldurduğunu sağır sultan biliyor. Bu kadronun neden olduğu ve basında çıkan çalınan kimlik numaraları gibi skandalları tek tek saymaya gerek yok. Ancak niteliği gereği basında yer bulmayan veya halkın tepkisini çekmeyen bir bu kadar daha rezalet olduğunu eklemeliyim.

İkincisi kötü niyet. Bugün Ankara’da yüzden fazla ABD memuru çalışıyor. Bunların çoğunun İçişleri ve Savunma bakanlıklarında görev yaptığı basında yazıldı. İşgal sürecinin kaçınılmaz bir parçası olarak pek yakında Maliye’de de yabancı memurların çalışacağını tarihin Düyun-u Umumiye deneyiminden biliyoruz. Gelirler Genel Müdürlüğü’nün adının değişmesi ve bakanlıkta farklı bir yapıya kavuşturulması bu hazırlığın bir parçasıydı.

Bilgisayarın yarattığı olanaklarla bir kaç tıkla bütün hayat hikayeniz ve kimliğiniz değiştirilebilir duruma gelmiştir. Bütün ülkenin gözü önünde yüzlerce kişiye ÖSYM sınav soruları önceden verildi. Kursa yazılmadan, sınava gitmeden bir kaç saat içinde sürücü ehliyeti almak olanaklıdır ve bunun bir örneği benim gözümün önünde yaşandı. Artık pek çok yerde olduğu gibi kütüphane üyeliklerinde de vatandaşlık numarası isteniyor. Bilgi edinme başvurularınıza, sanki kim olduğunuz sonucu değiştirecekmiş gibi, vatandaşlık numaranızı yazmazsanız yanıt alamıyorsunuz.

Bilgisayar yokken durum farklı değildi. 1980 darbesi anayasal haklarımızı kalıcı olarak elimizden alıp tek yönlü bilgi akışını ve gereksiz gizliliği güçlendirdi. Fişleme denen olay bu çürümüş devletin her yerine bulaşmıştır. Poliste herkes için yasadışı olarak tutulan bir dosya ve bu dosyada da öznel bilgiler ve yorumlar vardır. Bunlar yurttaşa verilmez. Benzer dosyalar okul ve üniversitede öğrenci için, orduda ve kamu kurumlarında çalışanlar için vardır. Bu kayıtların bilgisayar ortamına geçmesi ancak kötüye kullanımı ve yasadışılığı artıracaktır.

Parasal konularda da bilgi akışı tek yönlüdür. Örneğin illerin ve ülke genelinin vergi rekortmenlerinin adlarının gizlenebilmesinin hukukiliği tartışılabilir. Örneğin Merkez Bankası’nın hissedarlarının kimlikleri yasayla gizlenmiştir. Yurttaş bu kişileri öğrenemediği gibi kendisi de hissedar olamaz. Bu konu da seksen yıldır tartışılmamıştır. Demokratik düzenlerin “halk için, halk tarafından” kurulmuş olduğu paradigmasını değiştirmemiz gerekiyor. Tarihte böyle bir dönem yaşanmış ise bile artık bittiğini kabullenmemiz bizim yararımıza olacak.

Şirket ile kişi arasındaki ilişkiler de son derece asimetriktir. Şirket tanımını özellikle çok uluslu ve devlet büyüklüğüne erişmiş şirketler için kullanıyorum, ancak bunlarla sınırlı tutmuyorum. Şirketler ekmekten güvenlik hizmetlerine, toplu iğne satmaktan fabrika kurmaya, baraj yapmaya kadar değişen karmaşıklıkta işleri üstlenirler. Denebilir ki uygarlığın karmaşıklık düzeyi şirketlerin sunduğu hizmetlerin karmaşıklığı kadardır. Basit saydığımız ve önemsemediğimiz ekmek üretimi bile son derece karmaşık bir iştir. Buğdayın bir yıla yayılan tohumlama, sulama, ilaçlama, biçme, öğütmeden oluşan üretim süreci, fırındaki sürece eklenir ve ekmek ortaya çıkar. Oysa satın aldığınız ekmeğin üzerinde yalnızca un, su, maya ve tuzdan üretildiği yazar.

Sözgelimi “Alman otomobili” olarak bilinen bir otomobilin parçaları on ayrı ülkeden gelebilmekte. Bu parçalar da elliye yakın ülkeden gelen hammaddelerle üretilebilmekte. Sözgelimi A ülkesinde çıkarılan maden B ülkesinde saflaştırılmakta, C ülkesinde pil taslağına dönüştürülmekte, taslak D ülkesinde daha fazla işlenmekte, E ülkesinde ürüne monte edilmekte, F ülkesinde son kullanıcıya satılmaktadır. Bu üretim süreçlerine paketleme, taşıma ve saklama hizmetlerini de ekleyin. Şirketler bu kadar karmaşık işlemleri planlayabilmekte, muhasebesini yapabilmekte, bundan kazanç elde edebilmekteler. Bu kadar hacimli veriye egemen olan şirketler bu bilgiyi kamuyla paylaşmazlar. Tüketiciler çareyi baskı grupları oluşturup en azından sağlıkla, beslenmeyle ilgili olarak birkaç bilgi kırıntısına erişebilirler ama hepsi budur. Daha fazlasına ne şirketler yanaşır, ne de devletler onları buna zorlar. Neyi, kimden satın aldığınızı bilemediğiniz için boykot mekanizmasını da çalıştıramazsınız. Örneğin bir savaş sırasında farkında olmadan düşmanınıza para kazandırabilirsiniz. Şirket logoları arkalarındaki insan yüzlerini saklayan kalkanlardır.

Öte yandan yediğiniz bisküviyi, içtiğiniz sütü, giydiğiniz gömleği, kullandığınız telefonu, bindiğiniz otomobili ve daha fazlasını tek bir şirket üretip satıyor olabilir ve dolayısıyla bütün bu konularda sizinle ilgili bilgi elde edebilir. Sizin ise hangi şirketin hangi şirkette hissesi bulunduğunu, bilgilerinizi kiminle paylaştıklarını, yani yaşamınızın ne kadarını avuçlarının içinde tuttuklarınızı bile sorup öğrenme hakkınız yoktur. Kapitalizmin ulaşacağı son nokta şirket sosyalizmidir. Yani bütün varlıkların ve üretim araçlarının tek bir elde toplanması, herkesin o şirketin çalışanı/kölesi olmasıdır. Bir gün A’dan Z’ye bütün gereksinimlerimiz tek bir şirket tarafından sağlandığı zaman bizim bu durumdan haberimiz bile olmayacak. Çünkü bilgi akışı tek yönlüdür!

Tek yönlü bilgi akışı başından beri yönetsel ve ekonomik düzenin içine gömülüdür. Bunun farkına varmak için düzene geniş bir perspektiften, yukarıdan bakmak gerekir. Temsili demokraside seçmen yasa yapıcıları seçip gönderir. Ancak onlara hangi yasaları çıkarmalarını istediğini, nasıl bir değişiklik beklediğini söylemez. Kuşkusuz parti programı adında göstermelik planlar vardır ve teoride seçmenler bunlara göre seçim yaparlar. Ancak parti programları da tepeden inmedir ve dayatılmıştır. Bunlar seçmenler dinlenerek veya anket yapılarak oluşturulmaz. Böyle bile olsa seçmenin partinin programa sadakatini değerlendirip hesap sorabileceği bir mekanizma yoktur. Uzun lafın kısası, temsili sistemde bir diyalog yoktur. Bilgi ve yetki akışı tek yönlüdür. Verilen bilginin karşılığında bilgi alınmaz, verilen yetki geri alınmaz. Hükümetin niyetini ancak tasarı komisyonlara gelince anlarsınız. O tasarı komisyona nasıl gelmiştir, gereksinimi kim belirlemiştir, gidilecek yöne kim karar vermiştir, parti programı tasarıya nasıl dönüşmüştür, bunların hiçbiri açık değildir. STK’lar ve kitlesel baskı grupları hep geriden gelir. Bir STK’nın veya halk meclisinin bir tasarı hazırlayıp görüşülmesi için meclise göndermesi görülmüş şey değildir. Çünkü bilgi akışı tek yönlüdür ve bu durum kanıksanmıştır.

Benzer süreç ekonomik düzende işler. Sözgelimi kamu hiçbir zaman bir telefon üreticisine gidip “biz şu özellikte bir telefon istiyoruz, bir de böyle bir model yapın” demez. Dese de ciddiye alınmaz. Çünkü tüketicinin üreticiyle tek iletişimi satın almadır. Üretici yalnız ve yalnız satışları geçerli veri sayar ve gideceği yöne, tasarlayacağı ürüne bunun üzerinden karar verir. Gelen talep üzerine ürün ve hizmetleri biçimlendirme yalnız büyük alıcılar için söz konusudur ki bunlar da hemen her zaman yine şirketler olur. Bu açıdan bakınca bilgi akışı üreticiden tüketiciye gibi algılanabilir ancak durum tam tersidir. Üretici kendine gereken bilgileri türlü yollarla elde eder. Tüketiciden üreticiye gitmeyen şey istek ve beklentilerdir. İki yüz yıllık tüketim kültürü insanlara gerekmeyen veya zararlı ürünleri satabilme konusunda üreticiye epey bir deneyim kazandırmıştır. Örneğin marley döşeme ticari kullanıma sunulmadan önce halkta böyle bir talep yoktu. Bilgi akışı tek yönlü olduğu için marleyin içinde asbest olduğu ve bu maddenin sağlığa etkileri tüketiciye söylenmedi. Tüketici önce bunları satın alıp üreticiye para kazandırdı ancak daha sonra başka yollardan bu bilgiyi elde edince bunları almaktan vazgeçti. Bugün de örneğin kağıt çay poşetlerindeki plastik liflerin oranı, bileşimi ve suda çözündüğü zaman yarattığı kanserojen etki tüketiciden gizlenmektedir. Tüketici satın alıp kullandığı nesnenin veya hizmetin ne denli karmaşık olduğunun farkında değildir. Varması beklenmemelidir de. Ancak bir ürün veya hizmetle ilgili bütün bileşenlerin ve olasılıkların olanca karmaşıklığıyla uzun uzadıya değerlendirilip test edilmesi ve sonuçların bütün açıklığıyla insanların erişimine açılması biçiminde ideal bir uygulama hiç olmamıştır. Çünkü bilgi akışının tek yönlülüğü henüz farkına varılıp yadırganan bir durum olmamıştır. Yasalar üreticiyi zorlamaz. Sanayi ve ticaretin ahlakı yoktur ve üretici/satıcı yalnızca zorunlu olduğu şeyi yapar. Onu zorlayacak olan da devlettir ancak devlet de aynı tek yönlülükten payını almıştır ve bu kısır döngü düzen kökten değişmedikçe sürecektir.

Gerçekte toplumsal yaşamda kurulmaya çalışılan panopticon yapısı Tanrı’nın hep gören, hep bilen olma niteliğini elde etmeye çalışan zorbaların aracıdır. Tarihin akışı içinde öyle bir zaman gelecek ki insanlar Tanrı diye yeryüzünde oturan bir insanı bilecekler. O hep gören, hep bilen insanı kızdırmaktan korkacaklar ve onun dileklerine göre, ona kölelik ederek yaşayacaklar. Gerçek Tanrı’yı çoktan unutmuş olmanın doğal sonucu ahlakın bütünüyle ortadan kalkması olacak. Çünkü yeryüzü tanrısı doğruyu emretmez. Doğruluk ve iyiliği yok etmek pahasına kendisine köleliği emreder. Zorbanın tek güdülenmesi vardır, o da daha fazla egemenliktir. Zorba en çok korkakları ve ahlaksızları sever. Kölelerin ahlakı olmaz. Ahlak ve erdemlilik insan olmanın yüksek bir aşamasıdır ve ancak özgürlükle birlikte gelebilir. Özgürlük aşındıkça ahlak da aşınır. Çünkü ahlakı gerçekleştirmek yani kötüden gönüllü olarak vazgeçmek ve iyiye yönelmek için önce bilgi, yani iyiyi ve kötüyü ayırt etmek için veriye; sonra da bu özgür seçimleri uygulayabilecek bir ortama gereksinim vardır. Diktatörlükte, zorbalıkta, tiranlıkta ahlak dip yapar. Dikta Türkiye’de yerleştikçe, gözetleme düzeni yayıldıkça ahlaksızlıkta yeni ufuklar açıyoruz. Bu zorbalığa maruz kaldığımız süre uzadıkça dünyanın en ahlaksız toplumu olmaya doğru ilerliyoruz. Dünya ölçeğinde ise yuvarlanma hızı farklı olmakla birlikte yuvarlanılan yön farklı değil. Bu yazıda yazdığım gerçeklerin ve sorduğum soruların çoğu henüz hiçbir ülkede kamuya mal olmuş tartışma konuları değil.

İZLEME ALTYAPILARININ KULLANIM ÖRNEKLERİ!

Tek tuşla;

- Nerede ne kadar süre kaldığınızı (telefon ve çipli kartlarla yaptığınız giriş ve geçişler, kredi kartıyla yaptığınız ödemeler),

- Ne satın aldığınızı (perakende ve hizmet zincirlerinin üye kartları ve kredi kartıyla yaptığınız ödemeler üzerinden),

- Ne satın almayı düşündüğünüzü (Reklam, broşür ve dergi sayfalarında cep telefonuna okuttuğunuz QR kodları üzerinden),

- Kime mektup ve paket yolladığınızı, kimden aldığınızı (posta ve kargo kayıtları üzerinden),

- Ne yiyip içtiğinizi (perakende ve hizmet zincirlerinin üye kartları ve kredi kartıyla yaptığınız ödemeler üzerinden),

- Kiminle ne için mahkemelik olduğunuzu (bütün polisiye ve adli kayıtların saklandığı, tek merkezden denetlenebilen bilgisayar veritabanı üzerinden),

- Telefonda kiminle, ne zaman, ne konuştuğunuzu (GSM şirketlerinin kayıt tutmalarını yasa emreder. Yasa bu kayıtları saklama sürelerinin en azını belirtir, çoğunlukla üst sınır koymaz. Bu verinin güvenliği ve imhası hakkındaki hükümler sıkı değildir),

- İnternette ne yaptığınızı (AB yasa İngiltere Almanya, … Şimdilik bundan korunmak için vekil sunucu, VPN, kablolu bağlantı gibi önlemler gerekiyor.)

- Kime ne kadar para yolladığınızı, kimden ne kadar havale aldığınızı (Bankaların veritabanı üzerinden. Şimdilik elden para alışverişleri izlenemiyor ancak küresel sermaye oligarşisinin banknotları bütünüyle ortadan kaldırma ve cebe giren parayı da sayısal biçime kavuşturma planı gerçekleştiğinde bu da izlenebilecek)

- Bilgisayarınızda hangi dosyaların olduğunu (Şimdilik bunları sizden gönüllü olarak paylaşmanızı istiyorlar. Yeterince saf olanlarımız cloud server, online back-up gibi sistemlerle verilerini gönüllü olarak denetime açıyor. Sıradan kullanıcı bunu yapmasa bile bilgisayarına virüs vb. yazılımlarla dışarıdan girilerek dosyaları kopyalamak veya bir göz atmak olanaklı. Şimdilik bundan korunmak için firewall, VPN, kablolu bağlantı gibi önlemler gerekiyor.),

- Ne zaman hangi şikayetle hastaneye başvurduğunuzu, bütün sağlık sorunlarınızı (hasta bilgilerinin bilgisayar ağına girilmesi zorunludur. Bu zorunluluk Hipokrat yeminine de aykırıdır. Şu anda hasta bilgilerini bilgisayara giren bütün doktorlar yeminlerini bozma ahlaksızlığını işlemektedir.)

- Ne okuduğunuzu, ne bildiğinizi, hangi konularla ilgilendiğinizi (kütüphane kayıtları, bilgi edinme başvuruları, internet trafiği, kitap satın alma kayıtları üzerinden),

- Evinize kimin girip çıktığını (MOBESE, toplu taşıma ve otopark sistemleri üzerinden),

- Sokakta ne yaptığınızı (MOBESE ve yüz tanıma yazılımı üzerinden),

- Hatta bir olasılık evinizde ne yaptığınızı bile öğrenebiliyorlar veya yakında öğrenebilecekler.

Zaten pek yakında küçük yaştan başlayarak her yurttaşın parmak izi, yüzünün üç boyutlu modeli, retina dokusu, özgün ses frekans yapısı bilinecek.

Sistem bunun etrafında dolaşmanın, aşmanın yollarını da doğal olarak tıkamaya çalışıyor. Örneğin Türkiye’ye dışarıdan cep telefonu getirilmesinin engellenmesi ve kayıt dışı IMEI numaralarının işlemez yapılmasının nedeni vergi veya gümrük mevzuatı değil, izlenebilirlikten kaçışın engellenmesi idi. Elbette ortalama zekalı ve dünyaya kapalı Türk basını bundan kuşkulanmadı. Örneğin MOBESE’den korunmak için sokakta yüzünüzde maskeyle gezerseniz polis sizi durdurur, gereksiz yere eziyet eder. Oysa maskeyle gezmek suç değildir. Polisin yetkilerinin size sokakta ve karakolda eziyet etme ve istediği zaman öldürmeye kadar ilerletilmesi, panopticon düzeninin çalışması için yararlı ve gereklidir. Bu yetkiler Türk polisine uzun süre önce verilmiştir.

Bu yazıda yazdığım her şey zamanla tek merkezden denetlenebilir duruma gelecektir. Çaba bu yöndedir. İlginç bir biçimde seçilmişler ve bürokratlar içinde durumun ayırdında olan pek az kişi vardır. Mason vb. gizli örgütlenme biçimlerinde olduğu gibi her egemenlik çemberi kendi içindeki çemberden habersizdir. Hükümet kendi üzerindeki bir kişinin veya topluluğun planını habersiz olarak uygular. Bir şeyler bilen azınlık da çıkarlarını korumak için sessiz kalır. Zaten insanlığın en büyük trajedisi kötülük yapmak değil, kötülüğe karşı sesini çıkarmamaktır.

ÖNERİLER :

- Öncelikle politik ve sivil bir hareketten bu gidişe karşı net bir tutum almasını beklemeliyiz. Şimdiye kadar bu konuda bir beklenti olmadığı için ne STK’lar, ne de partiler bu konuyu ciddiye almıştır. Şimdiye kadar sorulmamış soruları kamuya mal etmek ve tartışılmamış konuları tartışmaya açmak yapabileceğimiz en büyük hizmettir. Sözgelimi, “Kimin müşterisi olduğunu bilme hakkı”, “Adil ve karşılıklı bilgi akışı” gibi kavramlar ortaya atılabilir.

- Kredi kartı kullanmayı bırakabilirsiniz. Ben bıraktım ve hiç bir zararını görmüyorum. Bankalar –şimdilik– onlarsız yapamadığımız düşmanlarımızdır. Elimizi kurtaramasak da kolumuzu, bacağımızı kurtarmayı denemeliyiz.

- Akıllı telefon kullanmayı bırakabilirsiniz. Kimseye telefonunuzu sürekli açık tutma sözü vermediğinizi sık sık hatırlamalısınız. Çok değil, yalnızca bir kuşak önce evlerde bile telefon yoktu ve kimse istediği an sesli, görüntülü ve yazılı iletişim kuramamaktan yakınmazdı. Başka bir yaşamın da olanaklı olduğunu sık sık kendinize anımsatın.

- Tuhaf güvenlik donanımları olarak örneklediklerimi üzerinde bulunduran ürünleri kullanmayın. Bunları kullanarak şirketleri ve devletleri bu yönde ilerlemeleri için özendiriyoruz ve bu süreci finanse etmiş oluyoruz.

- İnternet alışkanlığınızı değiştirin. VPN, vekil sunucu ve firewall kullanın. Zorunlu olmadıkça kablosuz bağlantı kullanmayın. Hem kablosuz bağlantı sağlığa da zararlıdır. Bu teknik bir konu olduğundan yurttaşa yol göstermek için STK’lara görev düşüyor. Facebook kullanmayın veya sahte isimle girin. YouTube ve Gmail gibi tek, ortak üyelik gerektiren sitelerin her birini başka üyeliklerle kullanın. Facebook, Twitter gibi “sosyal paylaşım” siteleri televizyonun kitleleri aptallaştırma yükünün bir kısmını üstlenmiş gözüküyor. Bunları kullanmayın. Gerçek paylaşım bire bir iletişimle olur. Bire bir eposta, cep mesajı veya telefon kullanın. Dostlarınız insan olduklarını hissetsinler. İnsanlarla yüz yüze görüşün. Böylece sözlerinize otosansür uygulamazsınız. Google’da giriş yapmadan arama yapın. Daha iyisi, başka arama motorlarını kullanın. Örneğin startpage.com, Google sonuçlarını sizin kimliğinizi gizleyerek karşınıza getiriyor. Chrome gibi gizlilik hakkı tanımayan tarayıcılar kullanmayın. Tarayıcıların eklentileri gezinti ve üyelik bilgilerinizi depolar ve bilmediğiniz kişilerle paylaşır. Bunlardan sakının. Kişisel veya ticari verilerinizi cloud sunucularda tutmayın. Örneğin Google’ın çevrimiçi belge saklama hizmetini kullanmayın. Çevrimiçi yedekleme hizmetlerini kullanmayın.

- Parmak izi, retina tarama, yüz tanıma gibi sistemler kullanan işyerlerine girmeyin. Gerekirse uçağa da binmeyin. Pek çok uluslar arası ticari ve bürokratik gezi telekonferansla konuşarak halledilebilecek işler içindir, yani boşunadır. Uçak yolculuğunun yapay olarak ucuzlatılması bu gerçeği görmemizi engelliyor. Yıllar önce internet yokken uydu bağlantılı telekonferans için şirketler ve devletler büyük paralar harcadı. Bunlar unutuldu gitti.

- Otobüs ve tren bileti alırken veya alışverişte gerçek adınızı kullanmayın, gerçek telefon numaranızı vermeyin. Böylece reklam mesajlarından da kurtulmuş olursunuz. Olmadık yerde adınızı ve kimlik bilgilerinizi isteyenlere vermeyin. Veya sahte ad ve formüle uygun yanlış bir numara verin. Posta ve kargo gönderisi gibi durumlarda kimlik sorulmadıkça sahte ad kullanın.

- Evcil hayvanınıza çipli kimlik takmayı zorlarlarsa evcil hayvandan vazgeçebilirsiniz. Böylesi sizin ve toplum için daha iyidir.

- En önemlisi, bakış açınızı değiştirin. “Benden bu bilgileri isteyenler karşılığında ne veriyor?”, “Bu bilgileri ne için kullanabilirler?”, “Verdiklerim ve yaptıklarım nasıl kötüye kullanılabilir?”, “Burada sahte bilgi verebilir miyim?” sorularını kendinize sormak alışkanlık olsun. İnternette, satıcıda veya sokakta “müşteri memnuniyeti ölçme” veya “anket” adı altında sorulan sorulara yanıt vermeyin. İmza kampanyalarına sahte adla katılın. Şirket ve devlet bizim sorularımıza yanıt vermez, biz neden verelim? En azından yanıtlarınız için para isteyin, ancak parayla sattıkları bilgiyi ancak parayla satın alabileceklerini bilsinler.

- Sizin öneriniz?…

Bunları yapmak istemeyebilirsiniz. Direnmek güdülenme gerektirir. Neredeyse bebeklikten başlayarak uyutulmuş ve uyuşturulmuş insanların çoğunluğa ve düzene direnmesi için güçlü bir güdülenme gerekir. Çoğu kişi bu nedenleri bulamaz ve yılar. Oysa direnmek için güzel nedenlerimiz vardır. Ailemize karşı sorumluluğumuz, onur, haysiyet, vicdan gibi herkesin bilip tanıdığı erdemler yeter. Herkesin bilip tanımadığı din de haksızlığa direnmeyi emreder. Bütün ahlak sistemleri haksızlığa direnmeyi ve özgürlüğü yüceltir. Özgürlüğün bir bedeli var. Bugün sahip olduğumuz bütün özgürlükleri baskıya ve haksızlığa direnen bir avuç insana borçluyuz. Biz direnir ve en azından bu saldırıyı yavaşlatmazsak sonraki kuşaklar ve tarih bizi lanetle anacak. Sonraki kuşaklar sahip oldukları özgürlüğü bugün direnenlere borçlu olacak.
    
Nurullah ATAY - 26 Mayıs 2013 - Büyük Çöküş
http://cokus.wordpress.com/

Son Yazılar

Mostly sunny

15°C

Istanbul