kesmeseker

Rafine Şeker Mi Doğal Şeker Mi? Şeker Hakkında Bilmediklerimiz!

Rafine şeker zehir, doğal şeker şifa!

Gerçek ortaya çıkıyor! Doğru ile yanlış birbirinden ayrılıyor... Rafine şekeri yersen, doğal şekeri yemezsen hastalıklar başlıyor. Peki, ama nasıl?

Prof. Dr. Ayten Altıntaş iyilikgüzellik'in sorularını cevapladı.

Prof. Dr. Erkan Topuz, geçtiğimiz hafta Star TV'de yayınlanan Arena programında, kansere karşı korunmak için önemli açıklamalarda bulundu. Prof. Topuz, bilim adamlarının "şeker pancarını" doğrudan doğruya lapa haline getirerek, fareler üzerinde kansere karşı koruyucu etkisi olup olmadığını test ettiklerini belirtti. Yapılan deneyde, 65 fareye radyasyon verip aynı zamanda şeker pancarı lapası vermişler, diğer 65 fareye sadece radyasyon vermişler. Şeker pancarı verilen farelerde, toksidenin yüzde95 oranında azaldığını görmüşler. Prof. Topuz, “Bu çalışma hayvanlar üzerinde yapılmış olsa da ümit verici bir çalışmadır. Doğal şeker pancarının hiçbir zararı yoktur, faydalı bir besindir, tüketilmesi çok faydalıdır” dedi.

Peki, şeker pancarı çok faydalı ve masum bir gıda ise şeker pancarından elde edilen rafine şeker neden zehir? Eskilerin altın değerini biçtikleri şeker, neden günümüzde hemen hemen tüm hastalıkların sebebi olarak gösteriliyor? Şeker mi suçlu, yoksa şekerin rafine işlemi sırasında gördüğü işlemler mi? Gerçekte şeker nedir? Hayatımıza ne zaman ve nasıl girdi? Kaç çeşit şeker var? Atalarımız şekeri nasıl üretip, tükettiler? Şekerin tarihi hangi gerçekleri ortaya çıkarıyor? Yaşamımız için şekerin önemi ne?  Hiç şeker tüketmezsek ne olur? Doğal şekeri doğru tüketmenin yolu ne?

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ayten Altıntaş, sorularımızı cevapladı.

Nihal DOĞAN >>> Atalarımız şekeri nasıl üretip tükettiler?

Ayten ALTINTAŞ >>> "İnsanlar geçmişte asırlar boyunca, hurma, üzüm, elma ve armut gibi yoğun şekerli meyvelerin suyunu sıkarak "şeker" niyetine kullanmışlar. Kimi zaman da meyvelerden elde ettikleri suyu kaynatıp, pekmez yaparak şeker ihtiyaçlarını karşılamışlar. Bu asırlardır dünyanın her yerinde var olan bir gelenek. Kısaca meyveler, bal ve pekmez, insanların “doğal şeker” olarak tanıdıkları, vücutları ile tamamen uyumlu ve faydalı etkileri olan gıdalar.

Kristal şekerin elde edilmesinde hareket noktası ise “şeker kamışı” olmuş. Geçmişte tarih boyunca şeker kamışından hareketle şeker elde edilmiş.

Tropikal ülkelerde yetişen şeker kamışı, çok su ve çok sıcak seven bir bitki. İnsanlar şeker kamışının boğumları arasındaki sıvıyı fark ettikten sonra, mengenelerde taşın arasında suyunu sıkıp, ya hemen tüketmişler, ya  daha uzun ömürlü kullanmak amacı ile kaynatıp konsantre etmişler ya da geleneksel yöntemlerle konsantre olan sıvının dibindeki kristalleşmiş tortuları buharlaştırarak kristal şeker haline getirip kullanmışlar. Şeker kamışının içindeki su miktarı ne kadar fazla ise çabuk bozulma ihtimali de o kadar çabuk olur! Bunun için, bildiğimiz pekmez usulü kaynatıp konsantre ettikten sonra buharlaştırmışlar ve kristal şeker halinde kullanmışlar."

Nihal DOĞAN >>> Son yıllarda zehir ilan edilen üç beyazdan biri şeker biri tuz. Ancak zehir ilan edilen tuz konusunda gerçekler ortaya çıktı. Rafine tuz, insan vücudunda zehir etki yaparken, kristal deniz tuzu, vücudun dengeli çalışmasını sağlıyor. Tabiat, deniz tuzunu en sağlıklı şekilde tuz mağaralarında saklıyor. Ve bu tuzun insan doğası ile birebir uyumlu olduğunu biliyoruz.

Peki, tabiat "doğal şekeri" nerede saklıyor ve bize nasıl sunuyor?

Ayten ALTINTAŞ >>> "Şeker kamışı veya şeker pancarından elde edilen kristal şekerin içinde “sükroz” diğer adıyla “sakkaroz” denilen bir madde vardır. Meyveler “früktoz” içerirken, bal hem früktoz, hem glikoz hem  sükroz hem de maltozu bir arada içermektedir.  Yani balda tüm şekerler “doğal” olarak mevcut…

Bütün şekerli bitkiler fotosentez ile topraktan aldıkları su ve mineralleri kendi içinde sentezleyerek şekere dönüştürüyor. Örneğin elma, topraktan su ve mineral alıyor, güneşten aldığı ışınlarla kendi fabrikasında doğal kimyası ile şeker imal ediyor. İmal ettiği bu şeker insana birebir uyumlu.

İnsan da tabiatın bir parçası meyveler de kısacası topraktan elde edilen her şey tabiatın bir parçası, arılar da tabiatın bir parçası onların çiçeklerden imal ettiği bal da, kısaca tabiatta var olan doğal gıdaların tümü insan doğasına birebir uyumludur ve bu gıdalarda bulunan maddelerin insan vücudu için önemli etkileri vardır. Ancak, tabiattan gelen doğal gıdalar dıştan müdahale ile başka bir şekle dönerse işte o zaman insana zehir etkisi yapıyor.

İşte insan hayatı için hayati önem taşıyan şeker de dıştan müdahalelerle zehire dönüşmüştür. Bu noktada şeker kamışının tarihine baktığımızda her şey net olarak ortaya çıkmaktadır."

Nihal DOĞAN >>> Şeker kamışı ne zaman ve nerede ortaya çıkmış?

Ayten ALTINTAŞ >>> Şeker kamışı, M.Ö. 3000’li yıllarda Hindistan’da fark edilmiş. Çok önemli bir medeniyet merkezi olan ve birçok alanda tarihe damgasını vuran Hindistan’da, kutsal sayılan “veda”larda “şeker kamışı” yer almaktadır. Veda, Hintlilerin kutsal saydıkları tarihi metinlere verdikleri ad. Bu tarihi metinlerde şeker ve şeker kamışı önemli bir yere sahiptir.

Hintliler şeker kamışı tohumlarını ekip yetiştirdikten sonra, elde ettikleri şeker kamışını sıkmışlar, sıvısını alıp ya hemen kullanmışlar ya da konsantre ederek daha uzun dayanmasını sağlamışlar. Konsantre edilen yani bizim bildiğimiz pekmez kıvamındaki şeker kamışının bir müddet sonra kristalleştiğini keşfettikten sonra da dibe çöken bu kristalleri alıp suyunu buharlaştırıp kristal şeker elde etmişler.

İşte bugün bildiğimiz “kristal toz şekerin” geleneksel doğal yolla elde edilme şekli budur. Ve bunun insan üzerinde zehir etkisi yoktur, insana birebir uyumludur. Çünkü herhangi bir kimyasal katkı görmeden doğal yolla elde edilmiştir."

Nihal DOĞAN >>> Doğal kristal şeker dünyaya nasıl yayılmış?

Ayten ALTINTAŞ >>> Şekerin  dünyaya tanıtılması, İslam Medeniyeti aracılığı ile gerçekleşmiştir.  8. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar dünyanın en büyük medeniyeti, Ortadoğu’daki İslam Medeniyeti olmuştur. Bütün Ortadoğu, Afrika ve Anadolu topraklarını içine alan İslam Medeniyetinde şekerin çok önemli bir yeri vardır. Hindistan’da keşif edilen ve üretilen şeker, İslam âlimleri tarafından  Anadolu topraklarına getirildi, imalathaneler kuruldu ve seri olarak şeker üretimi başladı. İslam âlimlerinin şekere bu kadar önem vermesinin çok önemli bir sebebi vardı!

Hz. Muhammed’in ilan etmesinden sonra 30 yıl içerisinde İslamiyet çok büyük bir coğrafyaya yayılıyor ve burada ilim ve bilimde büyük ilerlemeler oluyor. Aynı dönemde batı medeniyeti ise karanlık çağını yaşıyor. Avrupa’nın bu karanlık çağı yaşamanın sebebi ise Hıristiyanlığın yanlış yorumlanması! Bu yanlış yorumlamalar, “Bu dünyayı bırakın, öbür dünyaya bakın!”, “Yemeyin, içmeyin, vücudunuza ne kadar ıstırap verirseniz öbür dünyada cennete girersiniz” şeklinde oluyor. Yeme, içme, giyinme, temizlenmeyi terk ediyor, hekimlik ve ebelik gibi ilimleri de geri bırakıyorlar. İşin arkasında ise bu gidişattan faydalanan bir kilise var. İnsanlara sözde cennet anahtarı veriyor, onları cennete gönderiyor ve günahlarını çıkarıyor. Bu çalışmadan inanılmaz paralar kazanan kilise, para kazandıkça güç kazanıyor ve güç kazandıkça da bilim çalışmalarını donduruyor.

İslamiyet ise bu çağda büyük bir gelişme içinde oluyor. Ve bilim müthiş bir ilerleme gösteriyor. Bu ilerleme içinde şeker de yer alıyor…

Nihal DOĞAN >>> İslam âlimleri, şekere neden çok önem veriyorlardı?

Ayten ALTINTAŞ >>> İslam dünyasında hekimler için bir numaralı madde şekerdir. İslam âlimleri şekeri keşfettikten sonra önemini de ortaya çıkarmıştır. O dönemde bütün ilaçlar bal veya şekerle yapılmıştır. Osmanlı hekimleri de ilaç yapımında şekere çok önem vermiştir. Bunun sebebi, doğal şekerin bitkilerdeki etken maddenin hızla kana karışmasını sağlamasıdır.

Diascorides’ten itibaren ilaç yapımında şarap, sirke veya kurutma yöntemi kullanılmıştır. İslam âlimleri ise ilacı macun veya şerbet ile ilaç yapmışlar ve tüm dünyaya bu kültürü yaymışlardır.  “Nabza göre şerbet vermek” atasözü de buradan gelmektedir. Hekim, hastanın nabzına bakar, hastalığı teşhis eder ve ona göre şerbet vererek hastayı tedavi ederdi. Bu uygulama Hint tıbbında da vardı. Günümüzde Tibet tıbbında halen uygulanmaktadır. Tibet tıbbının kaynağı ise İbn-i Sina’dır. İnsanın nabzı ile hastalığın ne olduğu ve nerede olduğunu tespit etmek mümkündür. Kadının gebe olup olmadığı, bebeğin cinsiyeti, hastanın ölüp ölmeyeceğini bile nabız üzerinden tespit ederlerdi. Ancak hekimler, ölüp ölmeyeceğini asla söylemezler, Allah’tandır, Allah bilir derlerdi.

Nihal DOĞAN >>> Şeker o dönemde nerede üretiliyordu?

Ayten ALTINTAŞ >>> Şeker ihtiyacının artması ile imalathaneler geliştirildi ve zaman içinde beyaz şeker imal edilmeye başlandı.

Nihal DOĞAN >>> “Doğal şeker” nasıl beyazlatılıyordu?

Ayten ALTINTAŞ >>> Atalarımız, ilk önce günümüzde sülfürleme yolunu denediler, yani bugün kayısı beyazlatmada da kullanılan kükürt dioksit ile şekeri beyazlattılar. Daha sonra da kireç sütü kullanarak şekeri beyazlatmışlar. Kireç sütü ile beyazlatırken, şeker kamışının suyunu sıktıktan sonra kaynatıp konsantre ediyorlar daha sonra kireç sütü ile karıştırıp tortular aşağı inince yukarıdaki sulu kısmı alıyor, tortuları tekrar kaynatıp suyunu buharlaştırarak beyaz kristaller elde ediyorlardı. Ayrıca, şekerli meyvelerden de aynı yöntemle çeşitli türlerde şeker üretimi yapıyorlardı.

Nihal DOĞAN >>> Avrupa yani batı medeniyeti şekeri nasıl tanıdı?

Ayten ALTINTAŞ >>> Banyo yapmayan, çul gibi elbiseler giyen, tahta tabaklarda yemek yiyen karanlık çağ insanları, 12. yüzyılda yapılan haçlı seferleriyle, mis gibi güzel kokan, renkli ipek elbiseler giyen, banyo yapan, cam kadehlerde şerbetler içen insanlarla karşılaştılar.

Nihal DOĞAN >>> Doğal şeker, nasıl rafine şeker oldu?

Ayten ALTINTAŞ >>> İslam dünyasındaki şeker üretimi ile bilgiler, 14. yüzyıl başlarında Venedikliler yolu ile Avrupa’ya geçti. Haçlı seferleri zamanında gördükleri şekeri, bugünkü bavul ticareti anlayışı ile Venedik üzerinden Avrupa’ya sattılar. O dönemde şeker altın kadar kıymetliydi. Avrupa, şeker kamışını keşfetti ama büyük bir sorun vardı. Avrupa ikilimi çok soğuktu ve şeker kamışı üretimi için uygun bir ortam yoktu. Uzun yıllar sıcak ülkelerden şeker aldılar. Ancak, 17. yüzyıl başlarında Alman kimyager Marggraf tarafından şeker pancarından şeker üretilebileceği keşfedildi.

O dönemde şeker pancarı, soğuk ülkelerde kolay elde edilen bir bitkiydi ve sadece hayvanlara yediriliyormuş. Avrupa, şeker pancarından şeker elde etme yolu keşif ettikten sonra daha çok ve daha çabuk para kazanmak amacı ile 19. yüzyıl başlarında fabrikasyon şeker üretimine başlıyor. İşte bu noktada şeker rafine olarak “zehire” dönüşmeye başlıyor. Eğer, İslam dünyasının şeker kamışından şeker elde etme usulünü, şeker pancarına uygulamış olsalardı hiçbir zararı olmayacaktı.  Ama tam bir fabrikasyon üretim, fabrikanın “ne kadar çok şeker üretirsem, o kadar çok kazanırım” anlayışı ile işlediği için, önce şeker kamışını birçok işlemden geçirerek rafine ettiler, istedikleri verimi alamayınca, şeker pancarına ağırlık verdiler.

Beyazlatma işlemini, kömür veya hayvan kemiği külü kullanarak yaptılar. Üretimi daha da hızlandırmak ve daha çok ürün almak için yıllar ilerledikçe sentetik beyazlatıcılar kullanmaya başladırlar.

Örneğin, Türkiye’nin en büyük şeker fabrikalarından biri, bundan birkaç yıl öncesine kadar odun kömürü kullanırken, bugün sentetik reçine ile beyazlatıyor!

Kısaca, daha çabuk ve daha çok ürün almak için, “en ucuz şekilde ve en çok nasıl üretirim” anlayışı ile şeker pancarı fabrikaya girdiği andan itibaren, çok fazla işlem gördü ve kimyasal katkı maddeleri arttıkça, rafine edilmiş şeker zehir etki ile sofraların “tatlı zehiri” oldu. Bugünkü şeker üretim teknolojileri, o masum şeker pancarını zararlı hale getirdi ve her geçen gün kötüye gidiyor.

Nihal DOĞAN >>> O zaman asıl suçlu doğal şeker değil, şeker pancarı ve şeker kamışının kimyasal katkılarla rafine işlemine uğrayıp yapaylaşması veya rafine şekerin genetiği değiştirilmiş organizmalardan elde edilmesi diyebilir miyiz?

Ayten ALTINTAŞ >>> Evet, kısaca böyle özetleyebiliriz. İşin içine yapay kimyasallar girdikten sonra, her ne kadar buharlaştırıp kimyasalları ayrıştırıyoruz deseler de kimyasal madde üretim sırasında şekerin içine işliyor ve tüketen insanın da içine işlemiş oluyor! Aynen filtre edilmiş kahve gibi…

Ayrıca, daha çok şeker pancarı elde etmek için, bitkinin toprakta gelişimi sırasında suni gübre kullanılıyor, eskiden küçük boyda olan pancarlar şimdilerde eskinin 5-10 katı büyüklükte. Şeker pancarı, fabrikaya girdikten sonra yıkanıp, parçalanıyor ve şeker imalatına giriyor. Topraktaki tüm zararlı kimyasallar pancar aracılığı ile şekere işliyor, şeker rafine edilip beyazlatılırken ayrıca kimyasallar alıyor ve tüm bu zararlı kimyasallar şeker aracılığı ile inan vücuduna işliyor. İşte rafine şekerdeki zarar böyle oluşuyor! Bugün sofralarımıza giren rafine toz şeker böyle iken, kesme şekerin içine ayrıca yapıştırıcılar ilave ediliyor be durum daha da vahim hale geliyor.

Şeker pancarı, koyun gübresi ile organik olarak üretilse, şeker üretimi de eski geleneksel yöntemlerle yapılsa zararı olmaz. 

Nihal DOĞAN >>> Rafine kristal şeker ambalajları üzerinde %100 “pancar şekeri”  yazması herhangi ne ifade ediyor?

Ayten ALTINTAŞ >>> Yüzde100 pancar şekeri, nişasta bazlı şeker riskini ortadan kaldırıyor. Mısırdan, özelliklede genetiği değiştirilmiş mısırdan, şurup elde edilirken, mısır kimyasallarla parçalanıyor, içindeki nişastayı ayırıp ondan şeker üretiyorlar ki bu rafine şekerden çok daha zararlı! Pancar şekeri 100 kuruşa imal ediliyorsa mısır şekeri 5 kuruşa imal ediliyor. İşte bu yüzden yüzde100 pancar şekeri olması, kısmen daha az zararlı olduğunu ifade ediyor.

Nihal DOĞAN >>> Esmer şeker, halk arasında en sağlıklı şeker olarak biliniyor. Peki, esmer şeker doğal mı?

Ayten ALTINTAŞ >>> Şeker pancarı veya şeker kamışından elde edilen şeker, eğer atalarımızın usulü ile elde ediliyorsa sorun yok.

Şeker kamışı çok çabuk böceklenen bir bitki, böceklenmeyi önleyici kimyasal ilaç kullanıyorlar mı sorusunu sormamız gerekiyor. Şeker kamışı veya şeker pancarı yetiştirilirken, daha fazla ürün elde etmek amacı ile kimyasal ilaçlar ve suni gübre kullanılıyorsa o zaman sağlıklı diyemeyiz.

Nihal DOĞAN >>> Glikoz üretimi nasıl yapılıyor? Glikoz neden insan sağlığı açısından çok tehlikeli?

Ayten ALTINTAŞ >>> Glikoz korkunç bir madde, nişastanın kimyasallarla parçalanmasından elde edilen bu ürün özellikle kan için çok zararlı. Çünkü olduğu gibi kana karışıyor. Doğal şeker, insülin ile parçalanarak kana geçerken, glikoz direk kana karıştığı çok zararlı. Mısır şurubu da aynı şekilde… Glikoz, kahverengi ve bal kıvamında bir madde, bu sebeple piyasada ucuz balların çoğuna maalesef glikoz katılıyor. Bal alırken çok dikkatli olmak gerekiyor.

Nihal DOĞAN >>> Früktoz, gerçekten meyveden mi elde ediliyor?

Ayten ALTINTAŞ >>> Früktoz, meyvelerdeki şekere verilen isim. Doğal yolla, yani meyveden ve dozunda alındığında zararı yok.  Ancak, piyasada satılan ve hazır gıdalarda kullanılan früktoz, kimyasal yolla elde ediliyor. Maalesef kaynağı meyve değil, mısır!

Meyvelerde hem früktoz hem glikoz hem de sakaroz var. Bunların içinden früktozu ayırmak hem çok zor hem de çok pahalı. İnsan doğasına aykırı olduğu için şeker zehir oldu.

Nihal DOĞAN >>> İnsan vücudu niçin doğal şekere ihtiyaç duyuyor? Düzenli ve dengeli bir şekilde doğal şeker tüketmeyen bir kişinin vücudunda ne gibi tahribatlar ortaya çıkabilir?

Ayten ALTINTAŞ >>> Eski tıbba göre, doğal şeker karaciğer için çok önemli, şeker olmazsa karaciğer sentez yapamaz ve ölür! Ayrıca, beynin çalışması için de yine doğal şekere ihtiyaç var. Tabi burada eski tıbba göre uygulanmış, tamamı ile insan doğasına uyumlu olan doğal şekerden bahsediyoruz. Rafine şekerin, insan doğasına uyumlu olmadığı ve organlarımız bu şekeri tanımadığı için vücudumuzda zehir etkisi ile büyük tahribatlar yaptığını tekrar hatırlatalım.

Nihal DOĞAN >>> İnsanlar sağlıklı şeker tüketimini nasıl yapabilir?

Ayten ALTINTAŞ >>> Güvendikleri bal ve pekmezi rahatlıkla kullanabilirler. Kuru ve yaş meyveleri tüketebilirler. Reçel yapımında konsantre edilmiş meyve suyundan yararlanabilirler. Rafine şekeri önermiyoruz ama mutlaka kullanacaklarsa çok az miktarda pancar şekeri kullanabilirler.

Suni tatlandırıcılar, mısır şurubu ve glikoz içeren tüm ürünlerden uzak dursunlar. Fabrikasyon reçeller, bisküvi ve şekerlemeler, hazır tatlı ve baklavalar çok riskli.

Nihal DOĞAN >>> Geleneksel tatlarımızdan biri olan “reçelin” ana malzemelerinden biri “şeker”. Peki, evde reçel yapmak isteyenlere ne tavsiye edersiniz?

Ayten ALTINTAŞ >>> Görünüşe önem vermiyorlarsa, eskiden atalarımızın da yaptığı gibi “pekmez” kullanmaları en sağlıklı uygulama olur. Ayrıca, reçel yapılacak meyvenin türüne göre elma, üzüm gibi meyve sularının konsantresi de olabilir. Rafine şekeri kullanmalarını tavsiye etmiyoruz,  ama çok az miktarda ve pancar şekeri olmak kaydı ile tercihi yine kendilerine bırakıyoruz. 

Nihal DOĞAN >>> Tarih, bugünü birçok konuda aydınlatıyor, siz de okuyucularımızı şeker konusunda aydınlattınız.

Verdiğiniz tüm bilgiler için çok teşekkür ediyoruz.

Son olarak, alışverişlerimizde rehber olması açısından kısa bir şeker sözlüğü elimize almak istesek...

Bugün piyasada satılan şeker nedir? Ne değildir?

Ayten ALTINTAŞ >>> Rafine şeker: Şeker kamışı, şeker pancarı veya nişasta bazlı (mısır gibi) bitkilerden, fabrikasyon ortamda ileri teknoloji ve kimyasal katkılarla üretilen kristal şeker.

Sofralarda kullanılan beyaz toz şeker: Yukarıda tanımladığımız rafine şekerin, kimyasallarla beyazlatılmış toz kristal hali.

Sofralarda kullanılan beyaz kesme şeker: Rafine beyaz toz şekerin, kimyasal yapıştırıcı ve sıkıştırma sistemleri ile şekillendirilmiş küp hali.

Sofralarda kullanılan kahverengi toz şeker: Şeker kamışı veya şeker pancarından elde edilen rafine toz şekerin beyazlatılmamış hali.

Ancak bazı hilelerle rafine beyaz toz şeker karamel ile renklendirilerek kahverengi şeker haline getirilebiliyor, ambalajında hangi bitkiden üretildiğine dikkat etmek gerekiyor!  

Sofralarda kullanılan kahverengi kesme şeker: Şeker kamışı veya şeker pancarından elde edilen rafine toz şekerin beyazlatılmamış, ancak kimyasal yapıştırıcılarla şekillendirilmiş hali. Kahverengi toz şekerdeki hileler kesme şekerde de geçerli.

%100 pancar şekeri: Sadece şeker pancarından elde edilen rafine beyaz toz şeker.  
Şeker kamışından elde edilen esmer şeker?

Hazır gıdalarda kullanılan glikoz şurubu: Nişastanın kimyasallarla parçalanması yolu ile elde edilen, nişasta bazlı, yapay ve insan sağlığı açısından rafine şekerden daha riskli kavrengi bal kıvamında olan bir şeker. 

Hazır gıdalarda kullanılan mısır şurubu: Mısırın kimyasallarla parçalanması yolu ile ediliyor. Hem genetiği değiştirilmiş organizmalardan elde ediliyor olması hem de direk kana karıştığı ve üretim esnasındaki tüm kimyasalları da kana karıştırdığı için rafine şekerden çok daha riskli, glikoz kıvamında bir şeker.

Hazır gıdalarda kullanılan früktoz: Früktoz, meyvelerdeki şekere verilen isim. Doğal yolla, yani meyveden ve dozunda alındığında zararı yok. Ancak, piyasada satılan ve hazır gıdalarda kullanılan früktoz, kimyasal yolla elde ediliyor. Maalesef kaynağı meyve değil, mısır!

Aspartam: Tamamen yapay, kanserojen etkiye sahip bir madde. Tatlandırıcı özelliği var ama tamamen yapay olduğu için vücutta tahribat yapıyor. Petrol türevi maddelerden üretiliyor.

Doğal meyve şekeri: Meyvelerde hem früktoz hem glikoz hem de sakaroz bulunuyor. İnsan doğasına birebir uyumlu. Früktoz, yaş veya kuru meyveler aracılığı ile doğal yolla kolaylıkla alınabilir. Ayrıca, şeker oranı yüksek meyvelerin kaynatılıp, pekmez yapılması ile de doğal meyve şekeri elde edilebilir. 

Baldaki doğal şeker: Arıların doğal olarak ürettiği balın içerisinde, sakkaroz, glikoz, früktoz ve maltoz türünde tüm doğal şekerler bir arada bulunmakta. Ancak baldaki bu özellikler saf "doğal" balda bulunuyor. Fabrikasyon ortamda, yapay katkılara maruz kalmış bal için aynı şeyler geçerli değil! 

Stevia bitkisi: Yendiği zaman tat veren, tatlı ihtiyacını gideren yani tatlandırıcı özelliği olan ama şeker içermeyen bir bitki.

Söyleşi - Nihal DOĞAN
http://www.iyilikguzellik.com/

Konuyla İlgili Ek Bilgiler :

Şeker: Melek mi yoksa şeytan mı?

Karşımızda birbirine zıt iki görüş var: Biri "şeker yemeyin" diyor, diğeri "yiyebilirsiniz"... Hangisi daha makul?

Önce Dünya Sağlık Teşkilatı'na (WHO) kulak verelim. Mart 2014'te teşkilat, "Şeker tüketimini yarıya indirmeliyiz" açıklaması yaptığında, şeker karşıtları dalga geçmişti: "Uyan da balığa gidelim. Bunu söylemek için 10 yıllık çalışma mı gerekirmiş?"

Aslında böyle laflar etmek kolay değil. Çünkü devasa bir şeker ekonomisi var dünyada: Çiftçiler şeker pancarı ve mısır yetiştiriyor. Bunlar marketlerde şekerleme, gofret, meyve suyu, kola ve daha yüzlerce ürün olarak karşımıza çıkıyor.

Hükümetler ve halklar, WHO'nun tavsiyesini tam olarak uygulasa, şeker ekonomisi gümbürder: İflaslar, işsizlik, vs.

Eskiden şeker mi vardı?

Beynin şekere ihtiyaç duyduğu doğru... Ancak hangi şeker? Marketten aldığımız şekere ve şekerli-tatlı yiyeceklere değil...

Eğer gerçekten öyle bir ihtiyaç olsaydı, ilkel insanlar hayatta kalamazdı. Halbuki Amazon ormanlarının derinliklerinde yaşayan, medeniyetin şekeriyle tanışmamış yerlilerin incelenmesi, beyin dahil vücutlarının sapasağlam olduğunu gösterdi. (Üstelik şişman da değiller!)

Peki, bu nasıl oluyor? Nedeni basit: Çünkü şeker sadece şekerli ürünlerde bulunmuyor. Meyve ve sebze gibi insanlığın binlerce yıldır tükettiği doğal gıdaların çoğunda şeker var.

Örneğin üzüm, incir ve muzda, diğer meyvelere kıyasla bol şeker bulunuyor. Patates, mısır, bezelye şekeri bol sebzelerden...

Berlin'de Sauvage (Vahşi) adlı bir lokanta var. Sauvage, müşterisine Taş Devri tarzı yemekler sunan bir "paleo" restoran. Menüde, "tatlılar" dahil, rafine şeker, tahıl, gluten içeren yemek bulunmuyor.

Buna fantezi diyorsanız, buyurun ABD'ye gidelim. Aşırı şişmanlığın adeta salgın haline geldiği bu ülkede şeker karşıtı birçok kampanya yapılıyor.

Şeker bağımlılığı çocukken başladığı için... Mesela gazlı içeceklere ve meyve sularına koyulan şekerin üçte bir oranında azaltılması talep ediliyor. Medya bu tip haberlerle dolu...

Evet, bağımlılık yapıyor! Şeker, keyif verici serotonin hormonunun salgılanmasına yol açıyor. Etkisi geçtiğinde insan o keyfi yeniden yaşamak istiyor. Bu yüzden, uyuşturuculara atıfla şekere "beyaz, saf ve öldürücü" deniyor.

*** *** ***

İşte şekerin vücudunuzda yarattığı etkiler...

Günlük hayatımızdaki üç beyaz düşmandan biri olan şekerle ilgili bilim dünyasındaki son gelişmeleri inceleyen Yrd. Doç. Dr. Gamze Şenbursa, ürkütücü sonuçlarla karşılaştı. Sadece ABD'de 2010 yılı içinde 25 bin kişi aşırı şekerli içecek tüketiminden öldü. 2013 yılında yapılan bilimsel çalışmalarda dünya genelindeki 180 bin ölümün sebebinin büyük ihtimalle şeker veya tatlandırıcı içeren içecekler olduğu sanılıyor.

Ağzınızın tadını bozmak istemeyiz günlük yaşamınızda şekerin ölçüsünü kaçırırsanız geri dönüşü olmayan sonuçlarla karşı karşıya kalabilirsiniz.

Şeker sizi sessizce öldürebilir. Tehlike konusunda tuz ve yüksek tansiyonla yarışır durumda hatta daha zararlıdır.

2008 yılında aşırı fruktoz tüketiminin leptin direncine sebep olduğu bir çalışma ile kanıtlandı. Leptin yeterince besin aldığınızı size anlatan bir hormondur. Problem şudur ki biz çoğu zaman beynimizden gelen sinyalleri umursamayız. Leptin uygun çalışmaz ve bununla alakalı bir semptomda vermez. Bu da aşırı gıda tüketimine ve dolayısıyla obeziteye yol açabilir.

Şeker neden sessiz katildir? Çünkü bunlar hiçbir belirti vermez veya tehlike zilleri çalmaz. Eğer son yıllarda kilo aldıysanız ve neden olduğunu bulamadıysanız belki vücudunuza giren fruktoz miktarını kontrol edebilirsiniz.

2012 yılında Nature dergisi tarafından şekerin üzerinde de alkol gibi bazı kısıtlamalar ve uyarılar koyulması fikri ortaya atılmıştı. Çünkü aşırı fruktoz ve glikozun karaciğerde toksik etki yaratabilir.

Alkollü içeceklerin metabolik yolu fruktoz alımındakine benzerdir. Ayrıca şeker alkolün sorumlu olduğu birçok kronik durumun meydana gelme riskini arttırır.

Sonuç olarak zayıfsınız diye fruktoz kaynaklı meydana gelen karaciğer hasarından korunduğunuzu düşünüyorsanız tekrar düşünün. Aşırı kalori almıyor/kilolu değilseniz bile karaciğer hasarı meydana gelebilir.

Şeker, 'şeker içermez ' olarak her gün satılan birçok gıdada saklıdır.

Birçok insan 'normal' şeker suçlularından (şeker, kurabiye, kek) kaçınmak için gayret ederken aslında sevdikleri bazı gıdaların çok fazla şeker içerdiğini fark ettiklerinde aldatılmış hissediyorlar. Örneğin; domates sosu, fat free soslar, tonik, marine yapılan soslar, krakerler ve hatta ekmek bile.

Bir çoğumuz çocukken gerekenden fazla şeker tüketmişizdir. 2009 yılında yapılan bir çalışmada ise glikoz tüketimi ve hücrelerin yaşlanması arasında pozitif bir ilişki bulundu.

Hücrelerin yaşlanması kronik hastalıklar gibi ciddi sorunlara yol açmasa da kırışıklık gibi daha basit şeylere neden olabilir. Fakat işin endişe verici diğer kısmı ise şekerin beyin hücrelerinde de yaşlanma etkisi vardır.

2012 yılında yapılan çalışmada aşırı şeker tüketiminin hafızada eksikliklere yol açtığı ve genel bilişsel sağlığı etkilediği bulunmuştur. 2009 yılında sıçanlarda yapılan bir çalışmada benzer sonuçlar vermiştir.

Geçtiğimiz 30 yılda obez adelosanların oranı 3 katına, çocukluk çağı obezite oranı ise 2 katına çıktı. Birçoğumuz geleceğimizi tehdit eden unsurların ve bunlarla alakalı dataların farklındayız fakat yapılan bilimsel çalışmaların ötesinde gerçekten neler olduğunu görmek için eğlence parklarını, okul veya alışveriş merkezlerini ziyaret etmek gerekli.

Obez çocuklarda yağ birikimi genellikle gövde kısmında olur. Neden? Bir sebebi fruktoz yüklü içeceklerdeki artış olabilir.

Eğer ben şekere 'tamamen bağımlıyım' diyorsanız, bu doğru olabilir. 579 kişi üzerinde yapılan bir akademik çalışma göstermiştir ki ghrelin hormonunda genetik değişiklikler olan bireyler daha herhangi bir değişiklik olmayan bireylere göre daha çok şeker ve alkol tüketiyorlar.

Ghrelin beyninize aç olduğunuzu anlatan hormona verilen isimdir.  

*** *** ***

Yemeklere tuz yerine nane ekleyin!

büyük sebeplerinden biri de aşırı tuz tüketimidir. Vücudumuzun ihtiyacı olan günlük tuz miktarının çoğu yediğimiz sebze ve meyvelerden kazanılsa da aşırı sofra tuzu kullanmaya devam ediyoruz.

Yemeklerin tuzsuz tadı değişsin diye tuz yerine nane veya diğer baharatları eklemenin aşırı tuz tüketimini azaltacak önlemlerden olduğunu söyleyen Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Nefroloji Uzmanı Dr. Hamad Dheir; aşırı tuz tüketiminin böbreklerimize olan olumsuz etkisi ve alınacak önlemler ile ilgili şu bilgileri verdi:

Besinlerin pek çoğunun içinde bulunan ve tuzun ana maddesi olan sodyum, vücutta sıvı dengesinin sağlanması ve kan basıncının düzenlenmesinde rol oynayan önemli bir mineraldir.

Sofra tuzu olarak bilinen maddenin asıl adı “sodyum klorür”dür. Bunun %60’ı klor, %40’ı ise sodyumdan oluşur. Yani 100 gram sofra tuzunun 40 gramı sodyumdan oluşur.

Sodyum içeren besinlerin etiket bilgilerine bakarak bir porsiyonundaki sodyum miktarını kontrol edebilirsiniz. Bir besin etiketinde Na, tuz, sodyum şeklinde yazılmış bir bileşik varsa sodyum olduğu anlaşılmaktadır (Sodyumun kimyasal adı “Na”dur).

Yetişkin bir birey için gereken günlük tuz miktarı 2-4 gram civarında olmasına rağmen Türkiye’de kişi başına düşen günlük tuz (sodyum klorür) tüketim miktarı yaklaşık 18 gramdır. Aslında günlük ideal tuz miktarının çoğu doğal sebze ve meyvelerden karşılanmaktadır. Bu oranlar aşıldığında yaş ilerledikçe tansiyon yüksekliğine ve kalp-damar hastalıklarına dolayısıyla kronik böbrek yetmezliğine neden olmaktadır.

Tuz, böbrek hastalıklarına davetiye çıkartıyor!

Türk Nefroloji Derneği’nin verilerine göre 1997 yılında yaklaşık 11 bin diyaliz hastası varken bugün yaklaşık 60 bin diyaliz hastası vardır. Bu hastaların, böbrek yetmezliğinin en büyük ikinci nedeni tansiyon yüksekliğidir. Ayrıca, henüz diyaliz aşamasına gelmemiş binlerce hastanın da pek çoğunda hipertansiyon vardır.

Türkiye’de kronik böbrek hastalığın sıklığı yaklaşık %15 civarındadır. Bu oran ciddi yüksektir. Kronik böbrek hastalıklarının en önemli nedenlerinden biri hipertansiyondur.

Hipertansiyon genellikle fazla tuz tüketimi ile birlikte kontrol altına alınamamaktadır. Çünkü fazla tuz tüketildiğinde, beynin susama merkezi uyarılır ve su içme gereksinimi duyarız. Damar içindeki sıvı miktarının artmasıyla kan basıncımız yükselir.

Eğer tuz tüketimi sağlıklı bir şekilde kontrol altına alınırsa, tansiyon yüksekliği kontrol altına alınabilir ve dolayısıyla böbrek hasarı belirgin şekilde geciktirmiş oluruz.

Tüketilen tuzun (sodyum klorür) çoğu (%99.5) böbreklerden tekrar vücuda geri kazandırılır. Çok az miktarı idrar yolu ile atılır. Aşırı tuz tüketimi vücut içindeki sodyum-su dengesi bozar ve yaş ilerledikçe bu sorun başta böbrek olmak üzere organların damarlarında ciddi hasarlar meydana gelmeye başlar ve en sonunda tansiyon yüksekliği ve organ yetmezliğine yol açar.

Kişide var olan böbrek hastalığının ek bir risk faktörü yoksa sadece tuz kısıtlaması ve gerekirse az sayıda ilaç tedavisi kullanılarak zaman içinde gelişebilecek böbrek yetmezliği önlenebilir.

Tuz tüketimini azaltacak öneriler:

Sağlıklı böbreklere sahip olmak için günlük yaşamınızda yapacağınız ufak değişiklikler ile tuz tüketiminizi sınırlandırabilirsiniz.

Susadıkça su içmek gerekir. Ancak günlük su miktarı 1,5 litre altında olmamalıdır. Aşırı su içmek böbrek yetmezliği ve tansiyon yüksekliği üzerine olumlu faydası yoktur.

Yemeklerin tadına bakmadan tuz kullanma alışkanlığından vazgeçiniz.

Yapılan yemeklere az tuz konularak günlük hayatımızda sofralardan tuzluğu tamamen kaldırabilirsiniz.

Çocuklarımıza erken yaşlardan itibaren az tuz tüketimine alıştırmalıyız. Öncelikle anne ve babanın çocuğa örnek olması gerekir.

Evlerde yapılan tuzlu salçalar, aşırı tuzlu beyaz peynirler, turşu ve zeytinleri olabildiğince az tüketmeliyiz. Tansiyon yüksekliği ve böbrek yetmezliği olan hastalar asla bunları tüketmemelidir.

Satın alınan ürünlerin etiketleri mutlaka okunmalı, sodyumu (tuzu) azaltılmış veya tuzsuz ürünler tercih edilmelidir.

Yemeklerin lezzetini artırmak için tuz yerine maydanoz, nane, kekik, dereotu, rezene, fesleğen gibi bitkilerle, baharatlar, limon, sirke, yoğurt gibi alternatifleri kullanılabilir.

http://www.iyilikguzellik.com/haber.php?haber_id=13592

Son Yazılar

Showers

13°C

Istanbul