gunes yuzu gormeyen tavuklar2 

Bize “ne yediriyorlar”?

Bizi zehirliyorlar mı?

Tartışmaya devam…

Son yazı üzerine tüketicilerden değil; çoğunluğunu akademisyenlerin, tavuk üreticilerinin ve veterinerlerin oluşturduğu “uzmanlardan” mailler aldım.

Ne yazık ki…

Tartışma sadece tavuk üzerinde dönmeye başladı.

Oysa, yediklerimiz içinde sadece tavuk yok; hepsini tartışmalıyız.

Biliyorsunuz; beslenmeyle ilgili olarak önce bir annenin feryadına bu köşede yer verdim.

Ardından bir akademisyen salt tavuk konusunda açıklamalarda bulununca, bir okuyucu da akademisyene tavuk üzerinden yanıt verdi. Böylece sadece tavuğu konuşur olduk!

Ve maalesef tavuğa devam edeceğiz; çünkü mailler neredeyse sadece tavuk üzerine geldi!

Şimdi, sırada bir veteriner var.

Adı; Murat Gülmez.

Akademisyen; doçent doktor…

Veteriner Gıda Hijyenisti…

Doç. Dr. Gülmez’in mailini sizlere aktaracağım.

Fakat…

Sanırım benim de konuyla ilgili yazmam gerekiyor. Gelecek hafta birkaç gün (gündem izin verirse) “bize ne yedirdikleri”ni; şirketler, siyaset ve akademi ilişkisi üzerine yazmak istiyorum…

Görüşümü değil bilgimi paylaşacağım. Bunu yazmamın nedeni; “ben profesörüm”/”ben uzmanım” diye başlayan maillerden sıkıntı duymaya başlamamdır! Bilim dünyasının pek masum olduğunu düşünmüyorum. Yazacağım.

Beslenme sektörünün perde arkasında neler döndüğünü tek tek yazacağım. Biliyorum ki, tarımını/gıdasını yitiren uluslar bağımsız kalamaz. Bu mücadeleyi vermeliyiz; emperyalizm bir ülkeyi tarım yoluyla nasıl ele geçirdiğini sizlere anlatmalıyım.

Ama… Şimdi sıra da veteriner akademisyen Doç. Dr. Gülmez’in yazdıkları var…

*** *** ***

“Öğrendim ki…”

İşte Doç. Dr. Murat Gülmez’in yazdıkları:

“Ben mesleğe tavuk veterineri olarak başladım, 2 yıl sürdü.

Sonra akademisyen oldum; Veteriner Gıda Hijyenisti.

Tavuk etindeki mikrobiyel riski azaltmaya 15 yılımı verdim.

Öğrendim ki, asıl mücadele kaynakta, yani kümeste yapılır. Bu nedenle istifa edip tekrar kümeslere döndüm.

10 yıl daha geçti…

Radyologlar, onkologlar, tıp cerrahları, diyetisyenler vs. herkes konuştu. Asıl konuşması gereken Veteriner Gıda Hijyenistleri sustu. Ya da konuşturulmadı.

Şimdi, hür doçent olarak ben konuşuyorum:

Yoksul halkın temel protein kaynağı tavuktur. Herkes tavuk yiyor. Ama halkımız, tavuğun lezzetsiz olduğunu söylüyor. Bu arada neler oluyor:

1) ‘Tilki profesör’ler tavuğa saldırıyor; medyatik oluyor, ticaretini yapıp kaçıyor.

2) ‘Tazı profesör’ler tilkiyi kovalıyor.

Halk profesörlere saygıda kusur etmeyip susuyor. ‘Tilkiye kaç-tazıya tut’ oyunuyla halkımız avutuluyor.

Çöp ve lokanta atığından ekmek arası tavuk yapanları saymazsak; çok yoksullar tavuk sakatatı, yoksullar tüm tavuğu ve orta halliler ise lolita- incik yiyerek karnını doyurmaya devam ediyor.

İşin özü ne?…

Aşılar tam koruma sağlamıyor, tavuklar hastalanıyor. Ölüm oranı yüzde 4 olsa idealdir. Şimdilerde yüzde 8-10 arası olmalı.

Ölümler olunca antibiyotik kullanıyoruz. ‘Kullanmasak sektör çöker veya tavuk fiyatı kırmızı eti yakalar’ diyorlar.

Bir ayrıntıyı atlamayın:

Kümes sahibi bakıcıdır ve sadece bakım parası alarak firmalara tavuk yetiştirir. Yemi, civcivi, aşıyı, ilacı firma verir ve ayrıca firma veterineri kümesi denetler.

Kümes sahibi tavukları öldürmeden kesime göndermek için firmadan gizli antibiyotik kullanır. Antibiyotiği veteriner ecza depolarından, veteriner kliniklerinden, kaçak antibiyotikçilerden reçetesiz olarak alır, tavuğun suyuna katar, içirir.

Çare de bulamaz.

Çünkü, antibiyotiklerin en az yüzde 80’i aşırı ve bilinçsiz kullanımdan dolayı etkisiz hale gelmiştir. Bazı tıp doktorları antibiyotiklerin tamamının etkisiz olduğunu söylüyor.

2013’te G8 Zirvesi’nin tek gündem maddesi vardı:

Antimikrobiyel direnç!

Avrupa ülkeleri antibiyotik kullanımını yüzde 50-80 oranında azaltmayı başardı. Bizdeki pazarı; 10 yıl daha sömürüp bizi de serbest bırakırlar!

Kapitalist düzen ve yerli işbirlikçileri (avın bereketi ‘tazıların’ sayısına bağlıdır) tavukçuluğumuzu vahşice sömürmeye devam ediyor.

Yerli aşı üretiyorduk, yok ettiler.

Reçete yazıyorduk, gerek yok dediler.

Yemde antibiyotik yasak dedik, suya katın dediler.

Lezzeti yok dedik, susun dediler.

Ben size, ‘lezzeti, hijyeni, kaliteyi garanti edeyim’ desem, ‘tazı’ olmamı isterler.

*** *** ***

“Vatansever olunmalı”

Tavuklar lezzetsiz…

Halk şikayetçi…

Tavuk ölümleri dolayısı ile maliyetleri yüksek.

Sektör en az yüzde 70 oranında dışa bağımlı.

Ne yapmalı, nasıl yapmalı?

Önce, ölümüne vatansever olmalı, gerisi kolay.

Beni görevlendirsinler; antibiyogram testi zorunlu olur, reçetesiz ilaç kullanımı yasaklanır, veteriner hekimden başkasının ilaç taşıması, kümeste ilaç bulundurmak, yeme ilaç katmak, ilaçlı premiks (yem katkısı) satmak, çalışmayan ilaç ve aşıları kullanmak yasaklanır.

Ölümler yüzde 5’e geriler, sorunlar biter.

Nasıl yaparım:

Beyaz Et Sanayicileri Birliği bünyesinde vatansever bilim insanlarından bir ekip kurarım. O yazdığım ‘tilkileri’ ve ‘tazıları’ içeri sokmam!

Tüm sektöre bilgi sunan bir Ar-Ge merkezi kurarım.

Bütün aşıları, antibiyotikleri ve diğer tüm yem katkılarını analiz ederim. Deneme kümeslerinde uygulamasını yaparım.

Kümeslerde çevre, su ve bakıcı hijyenini sağlarım.

En son antibiyotiği kesimden 20 gün önce, eğer zorunlu ise kullanırım. Son 20 günde hiç antibiyotik kullanmam.

Bu iş benim işim. Hodri meydan.”

Evet…

Konu önemli; dünya “beslenmeyi” konuşuyor çünkü tehlikeli hastalıklara neden olduğu tartışılıyor. Artık bizim de konuşma zamanımız geldi…

Soner YALÇIN - 07 Ekim 2014 - Sözcü

Son Yazılar

Partly cloudy

16°C

Istanbul