ebola1

Hastalığın daha adı yokken milyarlık yatırımlar neden yapıldı?

Yeni yüzyıl, malumunuz, özellikle de Büyük Ortadoğu diye adlandırılan Orta Asya ve

Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren savaşlarla başladı ve şiddetini arttırarak devam ediyor. Ekonomik krizden çıkmak için Batılı devletler iki büyük dünya savaşı tezgahlamışlardı, bu müslüman devletlerindeki “sınırlı” savaşları bir üçüncü dünya savaşına dönüştürürler mi zaman gösterecek. “Üçüncü mü? O kadar da deli değiller!”, diye düşünüyorsanız, bir daha düşünün derim. İki delilik yapıp iki dünya savaşını tezgahlayan, üçüncüsünü niye yapmasın?

Yeni yüzyıl, gözden kaçan bir alanda daha hızla ilerliyor, o da “salgın hastalıklar”! Dikkatinizi çekmek isterim, domuz gribi, kuş gribi, şimdi de ebola! Hepsinin de ortak özelliği ölümcül, “gribal enfeksiyon” vari salgınlar olmaları... Ve hepsi de tuhaf bir şekilde kısa zaman aralıklarıyla birbiri ardına patlak veriyor. Eboladan sonra bakalım sırada hangi salgın var?

Yeni yüzyılda, hem savaşlar hem de bu salgın hastalıklar nedeniyle çok büyük paralar birilerinin cebinden çıkıp birilerinin cebine giriyor; Amerika kökenli çokuluslu şirketler çok büyük kazanç sağlıyorlar!

Çokuluslu şirketler dendi de mi, akla hemen ExxonMobil, Shell gibi petrol devleri, Toyota, Ford gibi otomobil üreticileri, Finmeccanica gibi dünya devi silah üreticileri, Boing, Airbus gibi uçak üreticileri gelir. Her pisliğin arkasında kimi devletlerle birlikte bu çokuluslu şirketleri arar, onları da en az kimi devletler kadar suçlu buluruz. Nedense aklımıza ilaç üreticileri gelmez hiç. Belki de sağlık sektöründe oldukları ve “insan sağlığı”na yönelik iyi niyetli çalışmalar yaptıklarını düşündüğümüz için gözden kaçıyorlar. Oysa ki Bayer, Roche, Novartis, Glaxo, Pfizer gibi çokuluslu ilaç firmaları da acımasız kapitalist sistemde en az Shell, BP, General Electric, Lockheed Martin, Finmeccanica kadar yüksek kazanç-kar hedefine yönelik üretim yapıyorlar. Yeri geldiğinde kirli kumpaslar çevirmeyi de ihmal etmiyorlar.

EBOLA AŞISI İÇİN BÜYÜK YARIŞ!

Dünya Sağlık Örgütü’nün eylül 2014 raporuna göre, bugüne dek 4 bin 985 ebola virüsü alan kişiden yaklaşık 2 bin 400 kişi hayatını kaybetti. Sayının her geçen gün artması nedeniyle, yalnızca Afrika’da değil, diğer kıtalara da bulaşma ihtimali nedeniyle dünya ilaç devleri arasında yeni bir aşı üretimi için kıyasıya yarış sürüyor. Kim salgını durduracak aşıyı zamanında yaparsa (belki de çoktan yaptılar, sadece piyasaya sürmek için doğru zamanlamayı bekliyorlar), paraları kasasına o götürecek. Hani şimdiden de götürmüyor değiller parayı.

Amerika’da tehlikeli virüsler savaş silahı sayılıyor. Amerikan askerlerinin gittikleri bölgelerde bu tür saldırılara uğrayabaliceği, teknik adıyla bakteriyolojik savaşların içinde kendilerini bulacağı öngörüldüğü için, Amerika’da bu yönde araştırmalara, çalışmalara büyük önem veriliyor.

Mayıs 2013’te Amerikan Global Policy dergisi doğu Afrikalı terörist gruplarının ebola virüsünü silah olarak kullanma olasılıkları üzerine bir araştırma yazısı yayımladı. Virüsü kontrol etmek ve ondan bir silah üretebilmek Amerikan seri üretimi bir “Ortaçağ artığı” teröristin işi olamaz, bunu ancak konunun uzmanı bir bilimadamı yapabilir. Bilimadamının da kişisel çıkarlar ya da ideolojik sebeplerden bu gruplara destek olabileceği üzerine düşünceler üretiliyor. Acaba o da Amerikalı mı olacaktır? Kimbilir...

Bu tür saldırılara karşı hazırlıklı olmayı planlayan Amerikan ordusu, 1969 yılında bir araştırma merkezi kurdu, US Army Medical Research Institute of Infectious Diseases. Merkez Fort Detrick, Maryland’te bulunuyor. Bulaşıcı hastalıklar üzerine araştırma yapan National Institutes of Health (NIH)’in de araştırma merkezi aynı yerde bulunuyor. Bu merkezlerde ebola, antraks, veba gibi çok tehlikeli mikrop ve virüsler üzerinde araştırmalar yapılıyor.

EBOLA ORTAYA ÇIKMADAN MİLYARLIK SATIN ALMALAR YAPILDI!

Le Monde’un verdiği bilgiye göre, ebolayla mücadelenin iki büyük finansçısı NIH ve Amerikan Savunma Bakanlığı, 2004 yılından bu yana 65 milyon dolar harcadılar, 50 milyon dolarlık da sözleşmeler yaptılar. Bu fonlardan yararlanan ilaç firmalarının başında Kanadalı Tekmira geliyor. Tekmira Amerikan Savunma Bakanlığı ile 140 milyon dolarlık bir sözleşme imzaladı, ebolayı durduracak aşı çalışmalarına hız versin diye. Kalifornia’lı ilaç firması Mapp Pharmaceuticals ise Nih ile 32 milyon dolarlık bir sözleşme imzaladı, ebolaya karşı antikor bazlı bir tedavi geliştirsin diye. Hollanda kökenli Crucell ise Nih ile 20 milyon dolarlık bir sözleşmeyi aşı üretimi için imzaladı. Ebola salgınının Batı Afrika’da eylül 2014’e dek 2 bin 400 ölüme sebebiyet verdiği, oysa ki her yıl sıtmadan 600 bin kişinin hayatını kaybettiği ve kimsenin umursamadığı göze alınırsa, çok ilginç bir biçimde çok büyük paralar ebolayla mücadeleye yatırılıyor. Neden acaba?

Bu arada, ebola ile ilgili çalışma yapan ilaç firmaları da mercek altında; 2011 yılında Johnson&Johnson aşı üretiminde uzmanlaşmış Hollanda kökenli Crucell’i 2,4 milyar dolara satın aldı ve uzun yıllardır ebola üzerinde çalışan Danimarkalı laboratuvar Bavarian Nordic’le ortaklık kurdu. Mayıs 2013’te İngiliz GSK, aşı üretiminde uzman İsviçre kökenli Okairos’u 324 milyon dolara satın aldı.

Bu girişimlerin hepsi de salgının ortaya çıktığı 2014’ten önce, size de tuhaf gelmiyor mu?  

BİG PHARMA’NIN LABORATUVAR TAHLİLLERİNDEKİ OYUNU!

İlaç kartellerinin bir yıllık geliri yaklaşık 1000 milyar dolar. Bu kazancın da yaklaşık 300 milyar doları pazarlama faaliyetleri için harcanıyor. Bu bilgileri İtalyan 5 Yıldız Hareketinin lideri Beppe Grillo’nun bloğundan alıyoruz. Doktor Alessandro Lanzani, Big Pharma olarak nitelendirilen ilaç kartellerinin “en büyük amacı hastalık üretmek, yani hastalık kapsamını normal, kabul edilebilir ya da sınır değerlere sahip kişileri kapsayacak şekilde genişletmek. Amaç hasta, hastalık, terapi sayısını arttırmak! Hastalıkları önleyici ilaç tüketimini çoğaltmak!” diyor.

İşte ilaç firmalarının pazarlama çalışmalarına bir örnek; aşılar! Gribal enfeksiyonlara yakalanmamak için her sonbaharda milyonlarca sağlıklı kişinin yaptırdığı önleyici aşıların geçmişi on-on beş yılı geçmiyor. Yeri gelmişken belirtelim hemen, birkaç yıl önce tüm dünyayı etkisi altına alan kuş gribi, domuz gribi gibi salgınların virüslerinin laboratuvarlarda üretilip insanlara bulaştırıldığı yönündeki ciddi şüpheler henüz giderilemedi.

Gün geçmiyor ki, yeni bir hastalık ortaya çıkarılmasın. Yakın zamanda uydurulan bir diğer rahatsızlık, “dikkat eksikliği ya da dağınıklığı”. Bu nedenle özellikle Amerika’da milyonlarca çocuğa ilaç veriliyor! Oysa ki bu çocukların tek suçu, belki de yaşıtlarından biraz fazla yaramaz ya da hareketli olmak!

Big Pharma’ya bol kazanç getiren bir diğer yöntem, laboratuvar tahlillerinde temel alınan değerleri değiştirmek. Bir süre önce yaptığınız kan tahlillerinde her şey çok normalken bir sonraki analizlerde bir de bakmışsınız ki risk taşıyan ya da hasta kişiler grubuna dahil edilmişsiniz! Kolesterol, glisemi, tansiyon gibi değerleriniz önceleri normal sayılırken yeni klinik analize göre hastasınız ya da risk taşıyorsunuz, dolayısıyla ilaç kontrolüne ihtiyacınız var.

Peki nasıl oldu bu? Dünya çapında yapılan sessiz sedasız bir operasyonla parametreler değiştirildi!  

1984 yılında sağlık sektörü, 40 yaş ve üstü yetişkinler için yüksek kolesterol değerini 240 mg/dl olarak kabul etti. Yıllar içinde bu değer 200’e indirildi. Daha da indirilmesi hedefte; 180/190 olarak! Düşünün 240’tan 200’e indirilen değer sayesinde kaç milyon sağlıklı kişi kendini birden risk grubunda buldu, kaç milyon kişi birden hasta kabul edildi, kaç milyar dolarlık ilaç tüketildi? Sonuç olarak, ilaç kartelleri kaç milyar dolar kar etti?

Böyle değiştirilen pek çok değer var. Glisemi, 126’dan 110 ya da 100 olarak düşürüldü. Tahlillerde temel alınan minimum arteriyel basıncı, 80’li yıllarda 90/95 iken, günümüzde 80/85.   

PATENT DİKTATÖRLÜĞÜ!

Unutulmamalıdır ki, kapitalist sistem içinde faaliyet gösteren büyük ilaç firmaları için “hastanın iyileşmesi” arzu edilen değildir. Aksine “kronik hasta” çok sevilir, hastalığı iyileşmediği için tedavisi uzun süren, bu nedenle de sürekli ilaç kullanan, ilaçlar için olukla para harcayan hasta-müşteri tercih edilir. Bu durum, kanser gibi kimi hastalıkların kesin tedavisinin yıllardır bir türlü bulunamamasında acaba ne kadar etkin? Bir düşünelim...

Günümüzde dünya sağlık sektörü, çokuluslu ilaç kartellerinin tekelinde. Oysa ki 1994 yılına kadar her ülke kendi halkının sağlığı için gerekli ilaçları üretebilme hakkına sahipti.  

Dünya Ticaret Örgütü’nün hazırladığı ve 1994 yılında yürürlüğe giren TRIPS Agreement (Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması) çerçevesindeki uluslararası düzenlemeyle, ülkelerin bu hakkı ellerinden alınıp “patent” koruması adı altında ilaç firmalarına verildi. Bu anlaşma ilaç patentlerine 20 yıllık tekelci bir kontrol getiriyor. Patent düzenlemesinin yeni ilaçların araştırılmasını ve geliştirilmesini teşvik edeceği düşünülüyordu. Ayrıca, kimi hükümetler nadir rastlanan hastalıkların tedavisi için ilaç araştırma ve geliştirme çalışmalarını teşvik etmek için ilaç firmalarına türlü vergi kolaylıkları da sağlıyor ya da patentlerin süresini uzatıyor. Maalesef tüm bu iyi niyetli teşviklere rağmen umulan olmadı, firmalar ya yeni ilaçları piyasaya sunmuyor ya da ulusal sağlık sistemlerinin yükünü daha da ağırlaştıracak fahiş fiyatlarla ilaçları eczanelere veriyorlar.

Denilebilir ki ilaç patentleri, istenilenin tersine ilaç fiyatlarını artırıp, sağlık sektörüne tekelci yaklaşımı sokmaktan başka bir yarar sağlamadı.

SAHTE İLAÇ ÜRETİMİ ARTTI!

Avrupa bu sorunu üçüncü dünya ülkelerinin boyutlarında yaşamıyor. Mali kaynaklardan yoksun üçüncü dünya ülkeleri ise, halkları arasında yaygın olan Aids, cüzzam gibi hastalıklarla mücadelede büyük sorunlar yaşıyorlar. Afrika, Asya gibi yiyecek ekmek bulmakta zorluk çeken halkların yaşadığı bölgelerde, çokuluslu ilaç devleri, Bayer (Almanya), Novartis (İsviçre), Merck (ABD), Pfizer (ABD), Roche (İsviçre), Glaxo (İngiltere), patent koruması altında ürettikleri yeni ilaçları astronomik fiyatlarla piyasaya sürüyorlar. İlaçların patentlerini ellerinde bulunduran bu firmalar olduğu sürece, Afrika ülkeleri, örneğin Aids’in tedavisi için gerekli ilaçları, kendi vatandaşına bütçesinin elverdiği uygun fiyatlara sunamıyor.

Yüksek kazançlarından feragat etmek istemeyen bu firmalar, sahte ilaç üretip piyasaya süren çetelerin, illegal örgütlerin ortaya çıkmasına da neden oluyorlar. Yüksek ateşi düşürdüğü sanılan şeker dolu ilaç kapsüllerinin ağrı kesici niyetine Afrikalı çocuklara verilmesi gibi. Sahte ilaçların kullanımı, ölüme de sebebiyet veriyor.

Son örneğini Aralık 2013’te Türkiye’de yaşadık. Yurt gazetesinin haberine göre, İstanbul merkezli dokuz ilde gerçekleştirilen operasyonda sahte kanser ilacı üretip piyasaya veren çete çökertildi. Operasyonda 5 bin sahte kanser ilacına el konuldu. Kanser hastalarına iğneyle damardan verilen Avastin adlı ilaç, Türkiye’de Altuzan adıyla piyasaya sürülüyor. Çökertilen çetenin sahtesini imal ettiği Altuzan’ın 400 mg’lik olanı eczanelerde yaklaşık 2 bin 400 liradan satılıyor. Haberde, Türkiye’de kanser tedavisinde kullanılan ilaçların sahtesinin üretiminde ciddi artış yaşandığı da vurgulanıyor.

PİYASAYA ZARARLI İLAÇ VEREN BÜYÜK FİRMALAR!

Sahte ilaçları üretip satan illegal örgütlerin yanı sıra sağlık söktörü, bir de ilaç kartellerinin kendilerinin bilerek isteyerek, kar amaçlı üretip piyasaya sürdükleri “zararlı ilaçlar” ile mücadele etmek zorunda. Big Pharma, kazancını arttırmak için hastaları kandırmaktan geri kalmıyor. Zararlı oldukları için piyasadan toplatılan ilaçlarla ilgili haberleri son yıllarda ne sıklıkla duyduğunuzu, okuduğunuzu bir düşünün!

Amerika Birleşik Devletleri, son yıllarda ilaç sektörünün 26 devine 11 milyar dolarlık ceza kesti. Bunların arasında GlaxoSmith-Kline, Abbott, Pfizer, AstraZeneca, Novartis ve daha birçokları var. Bu firmalara yönelik suçlama son derece ağır; kimi faaliyetleri “cezai işlem gerektiren davranışlar” kapsamına giriyor. Yalan içeren reklam yapmak, gerekli yasal izinleri almadan kasıtlı olarak zararlı ilaç piyasaya sürmek, ilaçların yan etkilerinin belirtilmemesi, ilacın yararına yönelik bilimsel kanıtların verilmemesi vs...

Bir örnek verecek olursak, 2 temmuz 2012 İngiliz ilaç devi Glaxo, Amerika’da 3 milyar dolar ceza ödemeye mahkum edildi. Amerikan tarihinin en büyük sağlık üçkağıdını çeviren Glaxo, Paxil ve Wellbutrin adlı iki antidepresanın yanlış kullanımına izin verdiği, Food and Drug Administration (Amerikan Yiyecek ve İlaç Sektörleri Kontrol Kurumu)’nu şeker hastalığının tedavisinde kullanılan Avandia adlı ilacın kalp krizi ve felce yol açtığıyla ilgili bilgilendirmediği için almıştı bu cezayı.

Ceza alan diğer firmalara bakacak olursak, 2010 yılında Pfizer 2,30 milyar dolar ceza ödemeye mahkum edildi; rüşvet ve aralarında Viagra da bulunan kimi ilaçları “kandırmak ve yanlışa yönlendirmek” amaçlı piyasaya sürdüğü için. 2011 yılında ise Merck, Vioxx adlı ağrıkesiciyle ilgili sahte bilgilendirme yaptığı için 950 milyon dolarla cezalandırıldı.    

SAĞLIK SEKTÖRÜNDEKİ GÜVEN KAYBI!

Sektörde güven kaybına yol açan ticari amaçlı bu tür davranışların, doktorlar ve hastalar  üzerindeki olumsuz etkilerini de hatırlamakta fayda var. Boston kökenli Bringham and Women’s Hospital’ın yaptığı bir araştırmaya göre dev ilaç firmalarının yaptırdığı klinik araştırmaların sonuçlarına inanmayan, güvenmeyen doktorların sayısında büyük bir artış var. Sadece onlar mı? Doktorlara, uzmanlara, verdikleri ilaçlara güvenmeyen hastaların sayısı da az değil.

2009 yılındaki domuz gribi salgınını hatırlayalım. O sırada pekçok “uzman” Roche tarafından üretilen Tamiflu’nun domuz gribinde etkili olduğu yönünde beyanatlar vermişti. Bu nedenle ABD bu ilacı tedarik edebilmek için 1,5 milyar dolar yatırım yaptı, İtalya ise naçizane 100 milyon avro. Bir de diğer ülkelerin yaptığı harcamaları düşünün! Sonuçta Food and Drug Administration, yaptığı araştırmalar sonucunda Tamiflu’nun domuz gribinin komplikasyonlarını azaltmada etkili olmadığını ortaya çıkardı. Böylelikle ülkelerin Tamiflu’yu stoklarında bulundurmak için harcadıkları milyar dolarlar, avrolar olduğu gibi çöpe gitti. Milyar dolarları kasasına atan Roche ise ilacın klinik bulgularını kamuoyuyla paylaşmama tercihini kullandı. Ve olay hasıraltı edildi!

Roche gibi diğer ilaç devleri de, yeni ilaçların klinik bulgularını “endüstriyel sır” olarak kendilerinde tutma hakkını saklı tutuyorlar. Doktorlar ve uzmanlar uzun zamandır firmaların yeni ilaçların insan sağlığı üzerindeki etkilerini gösteren klinik bulgularını kamuya sunmakla “yükümlü” olduklarını savunuyorlar, ama nafile ilaç kartelleri nuh diyor peygamber demiyor!

İnsanlar üzerinde denenen ilaçlar!

Sağlık sektöründe dönen dolaplar bu kadarla kalsa iyi. Bir de çeşitli ilaçların, yöntemlerin laboratuvarlar dışında, bilgilendirilmeden insanların üzerinde denenmeleri var. Birkaç kişi değil, tüm bir ülke halkı da dahil edilebiliyor buna. Bu olaylar çoğunlukla hasır altı ediliyor, kazara ortaya çıkarıldıklarında ise Obama’nın ağustos 2011’de Guatemala halkından özür dilemesi gibi, kuru bir iki gönülalıcı sözle unutturulmaya çalışılıyor. Obama, Amerikalı doktorların 1946 ila 1948 yılları arasında Guatemala’da penisilinin cinsel hastalıkları önlemedeki etkisini araştırırken yüzlerce mahkum, asker, akıl hastası, fahişe ve yetime kasten frengi bulaştırdığı ortaya çıkınca özür dilemişti.

İLAÇ KARTELLERİNİN KENDİ ARALARINDA ALDIKLARI GİZLİ KARARLAR!

İlaç devlerinin kendi aralarındaki gizli anlaşmalarla tekelleşmeleri de sektördeki bir diğer önemli sorun. Ortak kararlar doğrultusunda ya ilaçların piyasaya sürülmelerini geciktiriyorlar, ya az miktarda gönderiyorlar, ya da suni olarak fiyat artırıyorlar. Bunlar bildiklerimiz, bir de günyüzüne çıkmamış bilmediğimiz kararlar var tabii ki!

Türkiye’de gündeme geldi mi bilemiyorum, ama Avrupa Birliği Komisyonu, 11 aralık 2013’te İsviçre kökenli Novartis ile Amerikan Johnson&Johnson firmalarına 16 milyon avroluk ceza kesti. Bu iki çokuluslu ilaç firması, kendi aralarında rekabeti önleyici gizli bir anlaşma yaparak, kanser tedavisinde kullanılan fentanyl adlı düşük fiyatlı ağrıkesicinin Hollanda’ya ulaşımını geciktirmekle suçlandılar. Düşük fiyatlı Fentanyl, morfinden 100 kat daha güçlü bir ağrıkesici. Her iki firma da illegal olarak Hollandalı hastaların bu ucuz ilacı edinmelerini yaklaşık 17 ay geciktirmişti.

ÜLKELERİN İLAÇ KARTELLERİYLE MÜCADELESİ!

Hindistan, Güney Afrika, Çin, Brezilya gibi bazı devletler ilaç kartellerinin kıskacından kurtulmak için son yıllarda önemli adımlar attılar.

Yakın zamanda, Hindistan düşük fiyatlı kanser ilacına kapılarını açtı. 6 yıl süren yasal mücadelenin sonunda Hindistan Yüksek Mahkemesi, Mart 2013’te İsviçre kökenli ilaç devi Novartis’in patent korumasını kaldırarak, yerel ilaç firmalarının halk sağlığı nedeniyle Glivec adlı ilacı üretebileceklerine karar verdi. Mahkeme bu kararında, “halkın sağlıklı olma hakkı”nı gözönünde bulundurmuştu.

Hindistan mahkemesi, Novartis kararından yaklaşık bir hafta önce de, bir başka ilaç devi Alman kökenli Bayer’in yine bir kanser ilacı dolayısıyla patentini iptal etti. Böbrek ve karaciğer tümörlerinin tedavisinde kullanılan Nexavar adlı ilaç, ucuza yerel ilaç firmaları tarafından üretilebilecek. Bayer, içinde 120 tablet bulunan ilacı yaklaşık 5.600 dolara satıyordu. İlaç devleriyle mücadelesini sürdüren Hindistan, 3 kasım 2012’de de Roche’un tekelini kırarak hepatit tedavisinde kullanılan Pegasys’in yerel ilaç firmaları tarafından üretilebileceği yönünde karar almıştı. Roche ilacı 8.700 dolara satıyordu.

Brezilya ise son yıllarda Aids’e yönelik başarılı bir kampanya yürüterek bu hastalıktan ölenlerin sayısını azaltmayı başardı. Çin de sağlık sektöründe harekete geçen bir diğer ülke. Çinli bir firma 2009 yılında domuz gribinde etkin ilk aşının patentini aldı.

DEVLET ÜNİVERSİTELERİ DESTEKLENMELİ!

Devasa boyuttaki sorunlarla boğuşan sağlık sektöründe iki tür kontrol söz konusu; yasalar ve kuralların uygulanıp uygulanmadığını denetleyen devlet kurumları ile üretilen ilaçları tanımak ve yan etkilerini bilmekle yükümlü doktorlar. Bu kontrol mekanizması ne yazık ki yeterli olamıyor, ilaç sektöründeki karı ortadan kaldıran bir kamu anlayışı da oluşturulmalı.

Sağlık sektöründeki bilimsel araştırma-geliştirmeyi büyük ölçüde devlet üniversitelerine kaydırıp desteklemek; özel sektörün kontrolündeki sağlık hizmetlerine yasalar çerçevesinde ciddi denetlemeler getirmek; vatandaşı bilgilendirmek, ulusal boyutta sektörün sorunlarını hafifletecektir.

Sorunlar yine de, belli noktalarda teker teker ülkelerin boyunu aşıyor. İlaç araştırma-geliştirme çalışmaları toplum yararı gözetilerek, uluslararası bir sorun olarak görülmeli ve uluslararası çözümler üretilmelidir. İlaç kartelleri ticaret-kazanç anlayışından uzaklaştırılıp, sağlık anlayışına kaydırılmalıdır. Sağlıkla ilgili çalışmalarda bulunanların, doğru, ciddi ve dürüst bir hizmet sunmaları sağlanmalıdır. Firmaların kasıtlı ya da kasıtsız geliştirdikleri, ürettikleri bir ilaç, yaptıkları bir hata, büyük boyutlu, kitlesel trajedilere neden olabilir. İlaç sektöründe tekelleşmeyi getiren patent hakkının gözden geçirilmesi, yeniden düzenlenmesi sektördeki sorunların çözümünde önemli bir adım olacaktır.

İlaç devleri uyguladıkları astronomik fiyat politikaları yüzünden, hastaların sırtından milyar dolarlar kazanan “çakallar” olarak suçlanıyorlar. Yasal boyutu bir yana, ilaçlar ve tedaviye yönelik spekülasyonlardan yüksek kazanç sağlamak tam bir ahlaksızlık. İçinde spekülasyon olmayan “doğru bir kazanç” ilaç sektöründe faaliyet gösteren firmaların hedefi olmalıdır.

Kanser tedavisi gören üniversite öğrencisi Dilek Özçelik’i hepimiz hatırlıyoruz. Nisan 2013’te Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın yanına yaklaşıp, ilaçlarının temini için yardım istemiş, bakan da genç kızın cebine para sıkıştırmış, dilenci muamelesi yapmıştı.

Dilek’in sözlerini yeniden hatırlayalım.

“Ben ‘ilaç’ dedim. Bakan ‘para’ dedi. Yanınıza biri yardım için geldiğinde eliniz cebinize değil, vicdanınıza gitsin!” Dilek’in de söylediği gibi, ülke yöneticilerinin yanı sıra ilaç firmalarının “para” değil “vicdan”la hareket etmeleri sağlanmalıdır. Önce insan, önce insan sağlığı!

Birgül Göker PERDİSA - 10 Ekim 2014 - Odatv

Son Yazılar

Rain

12°C

Istanbul