Türkiye’nin Suyunu Nasıl Çıkardılar

BOND ÇANTALI DERE SİMSARLARI
Türkiye aylardır siyasi gündemiyle boğuşuyor. Ancak Anadolu’nun dört bir yanındaki derelerin sahibi olan köylülerin çığlığı Ankara’dan bir türlü duyulmuyor. Artvin’den Muğla’ya kadar neredeyse ülkenin bütün su kaynakları birer birer özel sektöre devrediliyor.

DSİ ile özel sektör arasında yapılan “Su Kullanım Hakkı Anlaşması Yönetmeliği” gereği, dereler, ırmaklar 29 yıllığına özel sektöre kiralanıyor. Ekonomik krizin vurduğu, tekstilden inşaata birçok sektör çareyi HES olarak adlandırılan nehir tipi hidroelektrik santrallere yatırım yapmakta arıyor. Pazardaki yükseliş inanılmaz. Bugünlerde dağlar taşlar, dereler ırmaklar elinde Bond çantayla gezen “dere simsarlarıyla” dolu. “Elimde bir dere var abi, tam senlik” türünden diyalogların yaşandığı telefon konuşmaları sıradanlaşmaya başladı…

2000’İN ÜZERİNDE PROJE VAR
Üç-dört yıl önce yaşanan maden furyasında olanların benzeri HES furyasında da yineleniyor. 2004’te değiştirilen Maden yasasındaki korumacı maddelerin budanmasıyla birlikte ülkenin dağları madenci terörüne maruz kalarak portakal kabuğu gibi soyulmuştu. Şimdi benzer süreç dereler için işliyor. Karadeniz, Akdeniz ve Ege başta olmak üzere, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 1700 derenin HES yapılması amacıyla için projelendirildiği söyleniyor. Ancak gerçek rakamın 2000’in üzerinde olduğunu söylüyor çevre örgütleri.

KÖYLÜLER ÖRGÜTLENİYOR

Nehir tipi santrallerin lisans alma süreçleri de tartışma konusu. 10 MW altındaki HES’lerin Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) kapsamı dışında tutulması, ÇED kapsamına tabii olanlarında raporlarını “kopyala yapıştır” usulüyle aldığı, bunun yanında HES kurulacak bölgenin havza planlamasının yapılmadığına ilişkin eleştiriler birçok projeyi yargıya taşıdı. Bugüne kadar açılan davaların 25’inde yürütmeyi durdurma kararı çıkmış. Ancak HES’lere karşı yükselen eleştirilerin başında, suyun kullanım hakkını elde eden şirketlerin, ekosistemin can damarı olan derelerdeki suyun ancak yüzde 10’unun ‘cansuyu’ olarak dereye bırakılacak oluşu. Birçok bölgede içme suyunun yanında tarımsal sulama amacıyla da kullanılan su kaynaklarının, doğa hakkı gözetilmeden şirketlere devredildiği yönündeki sert eleştiriler yüzlerce köyde yeni örgütlenmelere yol açtı. Çünkü bölgesinde HES projesi olduğundan haberi olmayan köylüler, bir sabah toplantı için köye gelen şirket yetkililerinden öğreniyorlar durumu. Çoğunlukla da yapılacak projenin içeriğinden çok, “bölgeye yatırım” yapıldığı ve istihdam sağlanacağı yönünde bir propagandaya maruz kalıyorlar. Sonrasında yaşanlar köylüleri çileden çıkarıyor. Kesilmiş ağaçlar, soyulmuş dereler, betonla kaplanmış dağlar, vadiler…

Yüzlerce endemik bitki, onlarca canlı türünün varlığı HES inşaatlarından dolayı tehlikede. Karakulak, vaşak, yaban keçisi, semender ve kırmızı benekli alabalık bunlardan sadece bir kaçı. Derelerin beslediği gölleri bekleyen tehlike de cabası.

KARBON PİYASASININ GÖZDESİ HES’LER
HES’lerin pek gündeme alınmayan bir başka yanı da, kısaca ‘karbon piyasası’ olarak adlandırılan ve İngiliz firmalarının hâkimiyetinde olduğu söylenen karbon ticaretinin de gözde yatırım araçlarından biri olması. 1992’de imzalanan Kyoto Protokolünün temel hedefi olan insanın iklim üzerindeki etkisini azaltma yükümlülüğü çerçevesinde, protokole imza koyan ülkelerin, 2008- 2012 döneminde, 1999’a göre sera gazı emisyonlarının en az yüzde 5 oranında aşağı çekilmesini taahhüt etmelerini kapsıyor. 2009 Şubat’ında Kyoto Protokolüne imza koyarak taraf olan Türkiye de karbon salınımı azaltılmasında ‘yenilenebilir enerji’ çerçevesinde değerlendirilen HES’lerden dolayı pazarın hareketli yatırım aktörlerinden biri haline geldi. Çünkü ‘karbon denkleştirme’ olarak tarif edilen sisteme göre, sizin yapamadığınızı sizin adınıza yapacak bir başka şirkete kazanç sağlama yöntemi birçok yatırımcıyı bu pazara çekiyor. Yani nehir tipi HES’ler hem karbon ticaretinden, hem de elektrik üreterek kazanç elde etmiş olacaklar. *

BAŞBAKAN’IN HES AÇILIMI
İşte tam da bu noktada HES’lere karşı ortaya çıkan muhalefeti bloke etmeyi düşünen hükümet, geçtiğimiz günlerde Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla HES’lerle ilgili bir komisyon kurulması yönünde adımlar attı. Ancak komisyonun geçmişte lisans hakkını elde eden şirketlere her hangi bir yaptırımı bulunmuyor. Bundan sonra verilecek lisanslar için HES’lerin projelendirilme süreçlerinde gelen eleştiriler yönünde girişimlerde bulunacak. Bu girişim, seçim öncesi halkın tepkisini azaltmaya yönelik bir manevra olarak yorumlandı. Çünkü hükümetin bu konuda ger adım atmaya niyeti yok gibi. Çünkü hem Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, hem de Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay yaptıkları açıklamalarda HES’lerin ne kadar gerekli olduğunu sık sık anlatıyorlar.

KARADENİZ’DE GÜNEŞ Mİ VAR?
Bakan Eroğlu, HES’lerle ilgili bildik “dereleri şirketler götürüp gitmiyor” türünden açıklamalarda bulunurken, Günay HES’lere karşı çıkanları eleştiriyor ve “çarpık yapılaşma da kötü, bunu neden eleştirmiyorsunuz?” şeklinde savunu geliştiriyor. Günay da diğer AKP’liler gibi “su akar Türk bakar” ve “ülke enerjide dışa bağımlı” anlayışıyla formüle edilen HES savunusunu daha ileri boyutlara götürüyor ve “Karadeniz’de güneş varsa birisi bana göstersin” diyor. Ancak Günay, Karadeniz’in rüzgârını unuttuğu gibi 200’ün üstünde HES’in projelendirildiği Akdeniz’in güneşini de anımsamıyor. Üstelik kendisi de siyasetten artakalan zamanını o güneşin altında Antalya-Demre’de geçirdiği halde.

Bakanların açıklamaları, Başbakan’ın talimatlarına rağmen dinmeyen öfke üzerine geçtiğimiz günlerde DSİ de bir sunum hazırlayarak HES’lerin ülke ekonomisine yararlarını aktararak gelen eleştirileri, “ülkenin kalkınmasını istemeyen lobi ve grupların” işi olarak değerlendirdi. DSİ’nin açıklamasında dikkat çekici başlıklardan biri de HES’lerin özel sektör tarafından ‘devlet adına’ yapılmasıydı. Oysa birçok uygulamada, ‘yangından mal kaçırmak’ deyimini hatırlatan manzaraların yaşanması bu yaklaşımı en azından pratikte boşa çıkarıyordu. DSİ, “su projelerimizi tüm canlılara hizmet edecek şekilde planlıyoruz” diyor, ancak on binlerce köylü kadim su haklarından mahrum ediliyor…

SU BOŞA AKMAZ SAYIN BAKAN!

Bütün bunların yanında işin bir de sosyokültürel boyutu var. Birçok insanın bu süreçte yaşam alanlarından kopacağı, göçe zorlanacağı dile getiriliyor. Suyun binlerce yıllık insanlık tarihinde yarattığı kültürdeki güçlü etkiyi görmezden gelen bakanlara, yine üzerinde çok sayıda HES projesi olduğunu öğrendiğimiz, Isparta’da doğup Antalya’da denize dökülen Köprüçay’ın tanrısını anımsatmak bir şey ifade eder mi bilmiyorum. Köprüçay’ın antik dönemdeki adı Euromedon’du ve aynı adla anılan bir tanrısı vardı. Tıpkı HES’lerle boğulmaya çalışılan Kaş ve Fethiye’yi birbirine bağlayan Eşen Çayının tanrıçası Leto gibi, bütün nehirler aynı zamanda birer inanç sembolüydü. Suyun yaratığı kültür ve inanç, zamanla yeni peygamberini -sudan çıkan-sudan gelen- anlamında “Moşe-Musa” olarak anacak, doğumdan ölüme, ölümden sonsuzluğa bütün yaşamı suyla kutsayacaktı. Isparta Müzesinde görüntülediğim Köprüçay tanrısı Euromedon’un görkemli heykeli, bütün görkemiyle suyun milyonlarca yıldır boşa akmadığının en somut kanıtı olarak zamana tanıklık etmeyi sürdürüyor.

Yer-su kültünün VIII. Yüzyılda Türk devletlerinin resmi kültlerinden biri olduğunu belirten Abdülkadir İnan’ın Makaleler ve İncelemeler kitabından, Salur Kazan’ın ırmağa söylediği sözleri alıntılayarak bitirelim;

Çıngım çıngım kayalardan akan su
Ağaç gemileri oynadan su
Hasan ile Hüseyin’in hasreti su
Bağ ve bostanların ziyneti su
Ayşe ile Fatma’nın nikâhı su
Şehbaz atlar içtiği su
Kızıl develer gelüp geçtiği su
Ak koyunlar gelüp çevresinde yattığı su
Ordamın haberini verir misin degil mana
Kara başum kurban olsun suyum sana*

Yusuf YAVUZ - 25.04.2010 - Odatv.com

Son Yazılar