Hanefi Avcıdan Notlar

Aşağıda kırmızı karakterle yazılan paragraflar Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar: Dün Devlet, Bugün Cemaat” adlı kitabından alıntılardır.

En sonuna ise, ben, ülkemizin bu ve diğer tüm sorunlarından nasıl kurtulabileceğine dair kısa görüşümü ekledim.

*********************************************************************************************

“Sayısını bilemediğim kadar çok olay içerisinde yer aldım, çok şey yaptım; ama yaptıklarımın bir kısmını yıktım ve tamamının yıkılması gerektiğine inanıyorum. Bu kitapla bir kısmını daha yıkmaya çalışacağım. Kendimce sağ görüşle, bazı değerlerle, belirli bir vatan, millet, ülke ahlak anlayışını kapsayan inançlarla büyüdüm. Daha yücesine özenerek yaşadım ama geçen zamanda, yaşayarak gördüğüm olaylar sonrasında bu yüce değerlerin bir kısmını sorgulamaya başladım. Bunlardan yalnız biri veya bir kısmı bile yazmam için yeterliydi.

Tüm illegal yapılarla yıllarca mücadele ettik. Daha eylemelerine başlamadan, en gizli saklı hücrelerinde onları tek tek yakaladık. Asıl önemli olan, eylemcileri sadece teknik sistem ve akü üstünlüğüyle yenmek değildi. İşin kökenine inmek gerekti. İnsanlar neden bu yola girer, hayatlarını, varlıklarını, geleceklerini neden tehlikeye atardı? Ne yapmak istiyorlardı, bunlar deli miydi, bu kadar önemli olan sebepleri neydi diye sorgulamaya başladım.

Yıllar yılları kovaladı, olaylar olayları… Bir sure sonra, toplumsal yaşam için yıllarca düşman gördüğüm grup, düşünce ve örgütlerin aslında sağlıklı bir demokrasinin olmazsa olmazı olduklarını; modern bir toplum için asıl tehlikenin, bunların aksine her muhalefeti yok etmeye odaklanmış olan benim savunduğum değerler olduğunu anladım. Bunun acısını derinden yaşadım. Bu açıdan eskiden savunduğum tüm düşünceleri düşman görmek tarif edilmez bir duyguydu.

Geçmiş yıllardaki anlayışıma göre, bütün radikal muhalefeti yok etmeli ve bunu yapacak sistemi kurmalıydım. Mesleğe yeni başladığım Mersin’de görev yaptığım yıllarda, benim için sistemin ve rejimin muhalifi olan; devleti, orduyu ve polisi eleştiren herkes kötü niyetli, hain ve ajandı.

… bu ülkede bunca olumsuzluk varsa ve yıllardan beri devam ediyorsa, her şey kötü ve yanlış ise, bunun sebebi ufak tefek şeyler ve kişilerin hatası olamazdı. Hata, tüm eylemlerimizi yönlendiren, anlamlandıran fikir ve düşünce sistemimizin kaynağı olan dogmatik inançlarımız ve kutsallarımızdaydı.

…. uğruna gece gündüz çalıştığım, varlık sebebi gördüğüm değerlerin, ihtiyaca cevap vermediğini, hatta tüm sorunlarımızın kaynağı olduğunu anladım. Bu gerçeği kabullenememenin, kendime bile itiraf edememenin, öldürücü tesirini yaşadım.

Kurallarımızı çağdaş dünya değerleri ile kıyaslamadan sadece alışkanlık olduğu ya da gelenek haline getirdiğimiz için doğru kabul etmek yanlıştır.

… bu durum cemaatin insanlar üzerinde ne kadar etkin olduğunu gösteriyordu. Cemaat insanların hareketlerine karışıyor, onların özgürlüklerini ve kişiliklerini yok ediyor, içinde olanlar cemaatin emirlerine karşı koyamıyor, bir dostuyla bile ilişki kuramıyordu. İnsan üzerinde bu kadar tahakküm kuran her yapı insanlık için çok tehlikelidir. O kadar ileri gitmişlerdi ki Sabri Bey’i astlarına takip ettirmişler, olursa garip durumlarının resimlenerek basma verilmesini istemişler, böylece onu küçük düşürerek Daire Başkanlığından alınmasına çalışmışlardı. Bu bilinenler haricinde belki çok daha fazla bilmediğimiz şekil ve yöntemle Sabri Uzunla uğraşmışlar, onun hakkında buldukları veya öyle gösterdikleri durumları üst makamlara servis yapmışlardı.

Daha da garibi dosya Ankara Savcılığındayken savcı tarafından görevsizlik karan verileceği önceden bilinmiyordu, verilince İstanbul’da hangi savcıya düşeceği kura benzeri bir yöntemle belirlendiğinden Savcı Berke dosyanın geleceği bilinemezdi. Dolayısıyla Savcı Berk normal şartlarda hukuki olarak bu dosya hakkında önceden bilgi sahibi değildi. Ama hiç tereddütsüz Savcı Berk bu dosya içeriğini önceden biliyordu. Dosya önüne gelmeden günlerce önce dosyayı bilen birileri savcıya yapacaklarını söylüyor ve savcı da söylenenleri yerine getiriyor. Bu durumun aklen başka bir izahı yok. Açıkça bu dosya normal yollarla Savcı Berk’e önceden getirilmiş olamayacağına göre normal olmayan yollarla kim vermiş olabilir?

Bu tür dava dosyaları öncelikle Emniyette oluşturulur, olgunlaşınca savcıya sunulur, onun talimatıile operasyona dönüştürülür. Demek ki bu dosya Emniyette, İstihbarat ve KOM Daire Başkanlığında oluşturulurken, günler öncesinde bu dosya veya dosyayı tutan kişiler üzerinde mutlak etkisi olan birileri dosyanın geleceğini yorumlayarak Savcı Mehmet Berkin bilgi sahibi olmasını sağladı. Hatta bu polislerle dosya üzerinde çalıştılar, toplantılar yaptılar, dosyada şüpheli olarak adı geçmeyen Emin Beyin dosyaya girmesi için hazırlık yaptılar. Ankara Savcısı görevsizlik kararı verip dosya İstanbul’a geldiğinde, önce bu dosyanın Savcı Berk’e düşmesini sağladılar. Sonra, savcı dosyayıaçıp okumadan (zaten tüm çalışmalar yapılmıştı) önceden hazırladıkları yazıları devreye soktular.

….

Emniyet içerisindeki cemaatin yapısını ve gücünü bilen gazeteciler İstanbul’daki cemaatin polislerine “Emin Bey’e bunu niye

yaptınız,” diye sorduklarında, “Emin Bey’in bilgisayarında ‘Emniyette Fethullahcı Örgütlenme’ başlıklı bir rapor bulduk, ondan dolayı yaptık,” derler. Evet, işte gerçek sebep budur.

Emniyet Genel Müdürü Yardımcıları Mustafa Gülcü ve Celal Uzunkaya’nın harcandığı tahkikat da ibretlik bir vakadır. Ayrıca Emniyet, hatta devlet içerisinde cemaatin gücü ve operasyonlarıkonusunda fikir vermesi acısından çok önemlidir.

Emin Aslan, Mustafa Gülcü, Celal Uzunkaya ve Faruk Unsal gibi kişilerin, emniyet ve adliye içerisindeki cemaat mensuplarının dava ile sadece görevden aldırılmasıyla yetinilmeyip iftira ve komplolar tezgâhlanarak en ağır suçlarla mahkemelerde yargılanmaları ve cezaevinde yatmaları sağlandı.

Kim ne derse desin, hangi gerekçelerle kimlerin görevden alındığını biliyoruz. Yargılamayı bağımsız yargı yapıp karar veriyor, kimsenin buna müdahalesi olamaz dense de ben de dahil Emniyette bu işlerin içinde olan herkes bu Genel Müdür Yardımcılarının bazı açılardan eleştirilebilseler de temiz ve dürüst görevliler olduğunu ve cemaatin organizeli çalışması neticesinde tuzağa düşüldüğünü, olayda rol alan savcı ve yargıçların bir kısmının cemaatin elamanları olduğunu, cemaat mensubu olmayan iyi niyetli bazı savcı ve yargıçların da cemaat üyesi adliye mensupları ve polisler tarafından plan dahilinde iğfal edildiklerini, birçok kişinin bu durumu bilmesine rağmen bilmiyor gibi davrandığını, cemaat mensuplarını suçlamaya gücünün yetmediği veya korktuğu veyahut elinde yeterli delil bulunmadığı için karşı koyamadığını biliyor. Hatta resmen kral çıplak dercesine kapalı ortamlarda herkes bu meseleleri cemaatin yaptığını konuşurken açıkça hiç kimse bu konuları dillendiremiyor, herkes susuyor. Devlet Bakanı bile her yerde, her taşın altında cemaat çıkıyor diye beyanat veriyor, rahatsız olduğunu belirtiyor ama hiç adli ve idari araştırma yapılmıyor.

Şu çok açık ve net: Bir örgüt, cemaat adalete sızmış, kendi kurallarını uyguluyor, kendi operasyonlarını yapıyor. Ortada hukuk yok, kimsenin numara yapmasının, bilmiyoruz demesinin manası yok. Bütün avukatlar, gazeteciler, polisler verilecek kararların ne olacağını merak dahi etmiyor zira kararı net olarak davaya hangi savcı ya da hakimin baktığı belirliyor; Herkes bu durumun farkında ama hala kralın ne kadar güzel bir elbisesi var diyoruz. Kral cıplak!!

Tarafsız hakim ve savcılar hukuka göre davranırken, cemaat taraftarları örgütlü ve hukuka göre değil, cemaatin talimatına göre davranıyor. Cemaatin istemediği kişiler serbest bırakılınca bu defa cemaatin etkilediği medya o savcı ve hakimi topa tutuyor, haksız itham ve suçlamalar, linç kampanyaları ile hakim ve savcılar taciz ediliyor, çalıştırılamaz hale getiriliyor. Cemaatin tutuklanmasını istediği kişiler tutuklanınca bu kez bu savcı ve hakimlere övgüler yağdırılıyor. Hukuk sistemindeki tarafsız hakim ve savcılar

korumasız, desteksiz ve zor durumda bırakılmıştır. Görülmekte olan bir dava hakkında TBMM’de bile görüşme yapılamaz şeklindeki Anayasanın, hakimleri koruyan maddeleri neden işetilmiyor? Tüm dava dosyaları ve deliller belservis edilerek linç kampanyaları yürütülüyor, ama buna karşı hiçbir şey yapılmıyor.

Et kokarsa tuzlanır, tuz kokarsa ne yapılır? Kurumlar ve kişiler hatalı davranırsa hukuk onların yanlışlığını bulur ve düzeltir ama adalet bozulursa onu kim düzeltecek? Turkiye’de adalet çürüyor, gerci zaten curumuştu ama bu defa yok ediliyor. Bu durumdan herkes, en fazla da bugun bu duruma yol acanlar zarar gorecek. Böyle giderse iş adaletten çıkacak ve insanlar silaha sarılacak.

Ben aslında bu psikolojiyi tanıyorum. Bir örgüte, ideolojik bir gruba ya da bir cemaate bağlandın mı, kişisel iradeni ve özgürlüğünü kaybedip o grubun liderliğinin iradesine kendini teslim ediyorsun. Yanlış ya da doğru diye bir şey kalmıyor, grubun amaçları her şeyi belirliyor, hak da adalet de izafi hale geliyor.

… bir kişi bir örgüte, cemaate bağlanmış ise o kişi artık devletin değil, kendi grubunun talimatlarına uyar. Ne kanun ne kural ne vicdan ne de bilim ölçü olmaz. Ben bu durumu yıllarca mücadele ettiğim tüm örgütlerde gördüm.

Türkiye’de adli işlemlerde ilk anormallik Van rektörü Yucel Aşkın hakkındaki dava ve Şemdinli İddianamesi ile başladı ama o an durum pek fark edilemedi, temiz bir savcının yaptığı aşırılıklar gibi gözüktü. Aldığım bilgiler ve yaptığım değerlendirmeler ışığında bugün anlıyorum ki o olay sıradan bir savcının işi değildi. Cemaatin, adli sistemi kullandığı ilk operasyondu.

Ergenekon, Balyoz vs. adlarla anılan operasyonların hazırlanış bicimi ve uygulanışı bazı suni katkıların olduğu gerceğini gösteriyor. Ergenekon veya benzeri davaların tüm belgelerinin cemaat tarafından daha önceden temin ediliyor, hukuki bir nitelik kazanması için kasıtlı olarak çeşitli gazeteciler üzerinden servis edilip yayınlatılarak savcılara ulaştırılıyor. Hatta bana göre buna karar veren cemaat yapısı önce bu planı bazı savcı ve polislerle birlikte hazırlıyor, onların tavsiyesi ile dokumanlar basına veriliyor.

Orijinal dokümanları olduğu gibi herhangi bir ekleme ve çıkarma yapmadan verseler bunda bir yanlış taraf olmaz, benim de elime böyle bilgiler geçse benzer şekilde bunların tarafsız savcılıklara veya basına ulaşmasını, halkın bilmesini sağlarım, ama araya fazla şeyler konularak, birbirine karıştırılarak olaylar çarptırılınca o zaman işin rengi değişiyor.

Bence olaylar tam olarak şu şekilde gelişiyor: Daha önceden temin edilmiş, muhtelif elemanları vasıtasıyla toplanmış askeri evraklar önce cemaatin imamları tarafından inceleniyor, sonra polisin ve hukukçuların imamları organizesinde bazı savcılar ve polislerin katıldığı toplantılarda plan yapılıyor, ardından dokumanda adı gecen kişi ve olaylar araştırılmaya başlanıyor. İstihbarat birimi bu olayı gizilice soruşturmaya, dinleme ve izleme faaliyetlerine başlıyor, toplanan bilgiler ışığında nasıl bir operasyon yapılacağı planlanıyor. Seçilen dokumanlar ya bir aramada nerde bulunması gerekiyorsa oraya konularak ya da meçhul bir kişi tarafından gönderilmiş gösterilerek sahte ihbarlarla ya da basında belli çevrelere verilip bu konuda haber yapılması sağlanarak meşru hale getiriliyor. En sonunda da bu kişiler belgeleri savcılıklara teslim edince hukuki hale gelmiş oluyor.



Şimdi ben açıkça adres veriyorum, hukuksuz dinleme ve izlemeler var, bunları imzamı havi dilekçemde belirttim. Yasalar da bu türden dinlemelerin denetlenmesini emrediyor. İstihbarat dinlemelerinin her kurumun amirleri ve müfettişleri tarafından denetlenmesi gerektiği açıkça belirtiliyor. Peki, İstihbarat Daire Başkanlığının dinleme sistemleri ve evrakları neden denetlenmiyor; istihbarat kayıtları, TİB kayıtları, mahkemelerin bu konudaki kararlan karşılaştırılarak kim hukuksuz olarak dinleme yapıyor diye neden araştırma ve soruşturma başlatılmıyor?

Savcılar ve hakimler İstihbarat Dairesine giderek arama yapıp tespitlerde bulunamazlar mı? İstihbarat Dairesinde cemaatin ozel cihazları, elde ettikleri her turlu kanunsuz dinleme materyalleri mevcuttur, buralar neden aranmaz? Kozmik bürodan daha mı gizli? Kozmik odanın aranmasında kimliği belli olmayan bir ihbarcı vardı, burada da ben açıkça ihbar ediyorum. Bulunacak yerleri de soyluyorum. İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi neden denetlenemez?



Gördüğüm manzara korkunç; kadrolu devlet adamları devleti yönetmiyor, Emniyet Genel Müdürü, hatta İcişleri Bakanı haklı olduğunu bildiği bir kişiyi, doğruluğundan emin olduğu bir olayı ya da davayı savunamıyor, güvendiği ve inandığı adamları tuzağa düşürülüyor, hasiyetleri ile oynanıyor ama onlar bu kişilere sahip çıkamıyor.



Galiba kendi taraflarının sucunu ve kusurunu görmeden sadece yanlış olduğu öğretilen olaylara karşı mücadele etme, yani Simonlaşma anlayışını biz de yaşıyorduk ama farkında değildik. Kendimize göre mazeretler üretiyorduk, sokaktaki hırsızı, gaspçıyı, polisin adını ve hüviyetini kullananı yakalıyorduk ama tüm teşkilatın, hatta devlet yöneticilerinin yetkilerini gasp eden kişilere karşı kılımız kıpırdamıyordu.

Ne Yapılabilir?

Maalesef bu gruba karşı çıkmak çok kolay değil. Bir anlamda Fethullah Hoca!nın insafına kalınmıştır. Çok abartıyorsun, bir iki cemaat mensubu kamudaki görevlerinden alınır ve sorun çok kolay halledilir diye düşünenler, cemaati tanımadıklarından, cemaatin elindeki bilgilerin mahiyetini bilmediklerinden ve en gizli yerlere kadar sızmış cemaat mensuplarının neler yapacağını anlayamadıklarından durumun ciddiyetini tahayyül edemiyorlar.”

*********************************************************************************************

Bir devlet, toplumun sahipliğini, cumhurbaşkanlığı, YÖK, Danıştay, Yargıtay, vs. gibi tepeye yerleştirilmiş makamlara bağlıyorsa, o toplumda her zaman bu tepedeki güç odaklarını ele-geçirme savaşları yapılır. Yüzlerce, hatta binlerce yıldır yapılan tüm kavgalar ve savaşlar bu yüzden olmaktadır. (Bu konuyla ilgili bir dosya ekte sunulmuştur.) Halbuki doğada her şeyin sahibi, o sistemi oluşturan bileşenleridir, yani, bedenlerimizin sahibi içindeki hücreleri, toplumun sahibi o devlet sınırları içinde yaşayan tüm insanlarıdır.

Demokrasi halkın yönetime sahip olması anlamına gelir. Halk ise, söz konusu bölgede yaşayan tüm insanlardır. Dolayısıyla, demokrasilerde din, ırk gibi faktörlere bağlı davranışlarda bulunulamaz. Bu nedenle demokrasinin geçekten uygulanması, toplumun iş ve meslek sahipleri arası ortaklık sistemi olarak görülmesine indirgenmiş olur.

Bazı partiler oy almak için dinsel konuları, bazı partiler ırkçı motifleri kullanmaktadırlar. Bir devlette, belli dinsel görüşler (tarikatlar) veya belli ırkçı görüşler doğrultusunda oluşumlar varsa, o oluşumların (partilerin vs.) demokrasiye uygun davranış göstermeleri beklenemez. Çünkü dinsel duygularla hareket eden bir insan, ait olduğu tarikat şeyhinin görüşüne, ırksal duygularla hareket eden insan, ait olduğu ırkçı gurubun görüşüne uygun davranmak zorundadır.

Her iki durumda da, kişinin davranışı kendi mesleki çıkarlarına göre değil, ait olduğu tarikatın veya klanın görüşüne göre tepeden belirlenmiş olunur. Yani dinsel veya ırksal motifli seçimlerde, şeyh veya şefin oyu söz konusudur. Bireyin oyu diye bir şey söz konusu değildir. Dolayısıyla ülkemizdeki AKPnin çoğunlukta olduğu meclis ve iktidarı demokratik düşünce ve davranıştan söz edemez, çünkü varlıkları ve ortaya çıkışları demokrasiye terstir.

Dinsel veya ırksal motiflerin söz konusu olduğu ortamlarda demokrasi söz konusu olamaz, zira şeyh-şef ne diyorsa, peşindeki insanlar sürü davranışıyla onun peşinden gider.

Dolayısıyla “başörtüsü demokratik özgürlük hakkıdır, vs.” gibi sloganlarla toplanılan oylarla iktidara gelen bir parti demokrasiden söz edemez. Ama günümüzde yapılan budur ve halk bu mantıksızlığın farkına varamıyor.

Bunu yapanların mantığının çok bozuk olduğu aşikârdır. Bozuk mantıklı insanların yaptıklarından bir yarar gelmez, zarar gelir.

Yukarıdakine ek olarak şu görüşler de çok önemlidir:

Günümüz batı demokrasileri, krallık gibi otoriter sistemlerde tek elde toplanılan tüm yetkilerin zararlı sonuçlar doğurduğunu fark edince, tek elde toplanan bu güçlerin, farklı güç odaklarına ayrılmasının daha yararlı olacağını düşünerek, yasama – yürütme ve yargı diye birbirinden bağımsız olması gereken üç güç odağı oluşturmuşlardır. Yasama organı (meclis) yasaları yapacaktır; yürütme organı bu yasalara göre devlet işlerini yürütecektir; yargı organı da, yürütmenin yasalara uygun olup-olmadığını kontrol edecektir.

12 Eylül anayasası, devlet yönetimine egemen olmanın yolunu, tepedeki Cumhurbaşkanlığı, YÖK ve benzeri otoriter devlet kurumlarına bağlamışken, yeni taslak, bunu çoğunluk oyunu alacak partinin denetimine bağlamayı hedeflemektedir. Çoğunluğu (%90dan fazlası) Müslüman olan bir ülkede de din propagandalı bir parti hep çoğunluğu sağlayacağına göre, devlet yönetimi tek elde toplanmış olacaktır. Halbuki batı demokrasilerinde kuvvetler ayrılığı çok önemlidir. Yani yasama,  yargı ve yürütmenin (hükümetin) her biri, birbirinden tamamen bağımsız olmalıdır.

Türkiye’de ise şu an, yasama ve yürütme aynı eldedir. Yani hükümet mecliste mutlak çoğunluğa sahiptir ve yasaları istediği şekilde çıkarabilmektedir. Bu nedenle de seçim sistemine %10 luk bir baraj konularak, %30-40lık oylarla % 70lk meclis çoğunluğu sağlanacak yöntemler uygulanmaktadır. Anayasa taslağı da bunun bir ürünüdür. Hâlbuki Anayasa, tüm halkı kapsayıcı olmak zorundadır. Bu anayasa taslağı kabul edilirse, yargı da hükümetin kontrolü altına alınacaktır. İşte bu nedenle demokrasideki kuvvetler ayrılığı tam yaralanmış olacaktır.

Demokrasinin nasıl işlemesi gerektiğini tam kavrayamamış toplumlarda, yasama organı olan meclisin üyeleri, kendilerini bir iş ve meslek gurubu temsilcisi olarak görmezler. Onlar kendilerini ya bir tarikatın, ya bir ırkın yahut da başka tür bir siyasi görüşün temsilcisi olarak gördüklerinden, toplumsal bir birlik ve bütünlük oluşturacak şekilde yasa ve yönetmelikler oluşturulması olanaksızlaşmaktadır. Yasa ve yönetmelikler tüm halkı kapsayacak ve kaynaştıracak şekilde olmayınca da, ne yürütücü hükümet başarılı olabilmekte, ne de halk memnun olmaktadır. İşte asıl sorun, bu noktadan kaynaklanmaktadır. İnsanlarımızın mantığında temelde bir bozukluk vardır. Bu bozukluk nedir? Nerden kaynaklanmaktadır?

Düşünce ve davranışlarımızın akıl ve mantığa dayandırılması, sorunlarımızın çözümü için önemlidir, çünkü akıl ve mantık bir canlının sorunlarını çözme yeteneğidir. Bu yeteneğiniz sağlamsa sorunlarınızı çözersiniz, bozuksa, çözemezsiniz.

Akıl ve mantık bir canlının sorunlarını çözme yeteneği olduğuna göre, hem kendinin hem de tüm diğer varlıkların sorunlarını katmerleştiren insanlığın akıl ve mantık sistemi sağlam olabilir mi?

“Ortak Kaynakların Paylaşımı Trajedisi”  olarak da bilinen “Allmende dilemma” şimdiye kadar hiçbir devletin çözemediği bir sorundur. Bunun yanı sıra işsizlik, işçi-işveren, amir-memur kavgaları, her tür komplo, her türlü cinayet, miras davaları, ırk-din-dil ayrımına dayalı sorunlar, çevre-kirliliği, vs. gibi insanlığın çözemediği daha sürüyle sorun vardır.

Ve hepsinin temelinde insanın hayata bakış açısı yatar.

Hayata bakış açısı derken şunu kast ediyorum: Hayat neden doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuştur ve bunu böyle ayarlayan güç sistemi nasıl bir güç sistemidir? Neden böyle bir döngüyü tercih etmiştir?

İşte sorun bu sorunun yanıtını bilip-bilmemenize bağlıdır. Bu sorunun bilimsel yanıtı bizi tüm sorunlarımızın çözümüne götürür.

Sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir doğal sistem içinde yaşıyoruz. Dinamik sistemli bu doğada her şey  “information & self-organisation = çevrendeki değişim dönüşümler hakkında bilgi edin ve o bilgilere göre örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği teorisi ilkelerine göre gerçekleşmektedir. Bilgi ise hep varlıkların iç bileşenlerinde (yani bedenlerimize ait tüm bilgiler bedeni oluşturan hücrelerimizde) kayıt altına alınıp-işlenmektedir.

Yani bizlerin düşünce ve davranışını düzenleyen ve kontrol eden varlık, içimizdeki hücrelerimizdir. Hücreler bu işi yaparken, duyu organlarıyla kendilerine gelen verilerden yararlanırlar. Çünkü onlar değişim dönüşüm içinde bir doğal sistem içinde yaşadıklarını ve bağımlı oldukları enerji kaynaklarının sürekli değiştiğini çok iyi bilmektedirler. (Enerji kah bir dinozor bedeninde, kah bir memeli hayvan, kah bir mısır veya buğday tanesi içinde depolanır. En temeldeki canlılar olan kuantsal salınımcılar (wavicle) ise, doğadaki en ekonomik enerji depolayıcı yapısallaşmalara tünelleme etkisiyle göçerek, en iyi yapısallaşmaların devamını, kötülerin ayrışmasını sağlayarak, doğadaki denge ve düzeni, milyarlarca yıllık süreçte oluşturmaya çalışırlar. Dolayısıyla, hücreler de daha tabandaki başka canlılara bağımlıdırlar.)

Bu nedenle hücreler çevrelerinde nelerin nelere dönüştüğünü, ne tür yenilikler ortaya çıktığını vs. duyu organlarından kendilerine gelen verilere göre düzenlenmek zorunadırlar. İşte sorunlarımızın nedeni bu konuda hücrelerimize verdiğimiz temel bilginin yanlışlığından kaynaklanmaktadır. Bizler genel hayat görüşü olarak, canlılığımızı ve hayatımızı hücrelerimize bağımlı, onların tasarımı ve denetimi altında olduğu şeklinde, yani tabana bağımlılık prensibi şeklinde çocuklarımıza aktarmıyoruz.

Hücreler neden beden gibi yapısallaşmalar içinde bir araya gelirler?

Daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmak için!

Bedendeki ortak yaşam sisteminin kurallarını kimler koyuyor?

Hücrelerin bizzat kendileri karşılıklı sinyalleşmelerle ortaklıklarının temellerini oluşturuyorlar!


Ve bu kurallar 1-2 yılda değil, milyonlarca yıl süren karşılıklı etkileşimler sonucunda olgunlaşıyor! Öyle bir kişinin “Şu şöyle olsun” demesi şeklinde bir oluşum doğada mevcut değil. İnsanlık yaklaşık 2-3 milyon yıllık bir geçmişe sahip, ve ancak günümüzde bu sorunu tartışmaya ve ortak yaşamın kurallarını oluşturmaya başlamak üzere.

Aynı sorun insanların önünde duruyor. İnsanlar neden toplum denilen sistemler içinde yaşıyorlar da, tek-tek aileler şeklinde yaşamıyorlar?

Dolayısıyla, insanların daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmaları için başvurulacak yöntem, toplum hayatının bir ortak yaşam sistemi olarak görülmesi ve buna göre davranmasıdır.

Sözün kısası, sorunlarımızın hepsinin tek bir nedeni vardır, o da, doğadaki sistemi yanlış yorumlamış olmamız ve bu yanlışlığı gelenek-göreneklerimize işleyerek, sosyal bir hastalık şeklinde nesilden nesile otomatik olarak aktarmamızdan kaynaklanmaktadır. (H. Avcı’nın … bu ülkede bunca olumsuzluk varsa ve yıllardan beri devam ediyorsa, her şey kötü ve yanlış ise, bunun sebebi ufak tefek şeyler ve kişilerin hatası olamazdı. Hata, tüm eylemlerimizi yönlendiren, anlamlandıran fikir ve düşünce sistemimizin kaynağı olan dogmatik inançlarımız ve kutsallarımızdaydı.

…. uğruna gece gündüz çalıştığım, varlık sebebi gördüğüm değerlerin, ihtiyaca cevap vermediğini, hatta tüm sorunlarımızın kaynağı olduğunu anladım. Bu gerçeği kabullenememenin, kendime bile itiraf edememenin, öldürücü tesirini yaşadım.

Kurallarımızı çağdaş dünya değerleri ile kıyaslamadan sadece alışkanlık olduğu ya da gelenek haline getirdiğimiz için doğru kabul etmek yanlıştır.” Şeklindeki yakınmaları bunu doğrulamaktadır.)

Çok sorunlu bir dönemden geçiyoruz ve sorunlarımızı çözemediğimizden, gittikçe daha karanlık bir döneme doğru gidiyoruz. İnsanlar farklı kutuplara ayrılmışlar ve birbirleriyle anlaşma-uzlaşmadan çok uzaklar. Kimimiz temel düşmanı dışımızdaki güçlerde arıyor, kimimiz içimizde ve bu nedenle hep birbirimizle sürtüşmek ve savaşmakla meşgulüz.

Sizlere yıllardır çok basit bir çözüm formülünden söz ediyorum. Bu basit formülü uygularsak tüm sorunlarımızın ortadan kalkacağını somut örneklerle gösteriyorum. Ama öylesine kafamızı başka yönlere bakmaya şartlandırmışız ki, ne medya bu basit çözüm formülünü bir-iki paragrafla sütunlarına alıp, bu konuyu okurlarının dikkatine sunuyor, ne tepedekiler bu formülü dikkate değer görüp üzerinde bir tartışma başlatıyor. Hâlbuki bu formül doğadaki sistemin özünden türetilmiş bir formül; yani tamamen fizik, kimya, biyoloji, jeoloji, vs gibi temel doğa bilgilerinden yararlanılarak doğadaki oluşum sistemini tanımlayan tamamen bilimsel verilere dayalı bir çözüm formülü.

Peki neden insanlarımız önlerindeki bu basit formülü dikkate alıp, sorunlarının üstesinden gelmiyor da,

► hala düşmanı farklı yerlerde arıyor? Düşman kafamızdaki yanlış bilgilerde değil mi?

► Kafamızdaki bilgiler doğru olsaydı, tüm sorunları çözen ve tamamen doğal sistem bilgilerine dayalı olarak oluşturulmuş bir formülü dikkate alıp, birbirimizi karşılıklı olarak öldürmeye son vermez miydik?

İnsanların davranışları beyinlerine işlenen bilgilerle denetlenir. Bu bilgiler arasında temel “hayat” görüşü en önemli olanıdır. Hayatınızın anlamı nedir, hayattan beklentiniz nedir? Bu soruyu kendinize sorun ve yanıtını verin.

Çoğu insan hayatın anlamının ne olduğu sorusunun yanıtını bilmez. Dolayısıyla hayatın neden “doğum-ölüm döngüsü” üzerine oturtulduğunu da bilmez. Bu nedenle hayattan beklentisi “daha fazla mal mülk sahibi olmak“gibi doğadaki mevcut oluşumlardan bir pay kapmak şeklindedir. Özetlenecek olursa “pay kapmak” günümüz insanlığının hayatlarındaki temel amaçtır. Bu temel hayat görüşü etkisi altında yetiştirilen insanlık, sahip olduğu mesleğe göre, doğayı parsellemeye ve payını artırmaya çalışmaktadır. Yöneticilik dediğimiz devleti (yani toplumsal sistemi) sevk ve idare etmekle yükümlü olanlar da, devleti bir toprak parçası olarak görürler ve o toprak parçasını sahiplenmek, onu büyütmek için çabalarlar.

Yani temel hedefleri o toprak parçası üzerinde yaşayanların daha rahat ve mutlu yaşamalarını sağlamak değildir. Amaç ve hedef bu olmayınca, toplumsal bir ortaklık sistemi oluşturma gibi bir çaba da bulunmamaktadır. Halbuki temel amaç ve hedef, yaşayanların nasıl daha mutlu bir sisteme kavuşturulacağı olsaydı, o zaman yöneticiler arasında karşılıklı bir anlaşma ve uzlaşma eğilimi olurdu, çünkü rahatlamaya giden yol birleşme ve bütünleşmeden, yani ortaklıklar oluşturmaktan geçer.

Toplum bir ortaklıktır. Ortaklık oluşturmanın temel nedeni, daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmaktır. (Yalnız başına yaşayan bir insan tüm gereksinimlerini kendisi karşılamak zorundadır. Buğday yetiştirecek, değirmen yapıp un öğütecek, fırın yapıp ekmek pişirecek; demir, bakır, vs bulacak, bu madenleri ergitecek düzenekler yapacak, onlardan kap-kacak, kazan, tencere üretecek; yiyeceği etleri sağlayacak hayvanları yetiştirecek, giyeceği elbiseleri yapacak pamuk üretecek, pamuktan iplik yapacak tezgahı, iplikten kumaş yapacak atölyeyi, vs, vs. 24 saatlik günlük bir döngü ile sınırlanan hayatta bu işleri yapmaya hiçbir insan yetişemez; bunları yapacak ne zamanı ne de bilgi kapasitesi vardır.)

Çünkü yalnız yaşayan biri her işi kendisi yapmak zorundayken, ortaklık sisteminde her birey bir iş yapar ve hizmetler karşılıklı olarak takas edilir. Bir şeyi en iyi şekilde yapanlar tercih ve teşvik edilir. Dolayısıyla, en ekonomik şekilde bir şey yapma çabaları (yani bilgi oluşturma) hayatın temel amacını oluşturur. Bu nedenledir ki, doğadaki oluşum ve gelişimleri açıklayan dinamik sistemler fiziği “information & self-organisation = bilgi edin ve ona göre örgütlen” olarak özetlenmektedir.

Ortaklıklar, karşılıklı anlaşıp-uzlaşmayla sağlanır. İnsanların, özellikle de siyasetçiler ve diğer yöneticilerin, birbirleriyle daha rahat bir ortak yaşam sistemi oluşturma konusunda anlaşıp-uzlaşamamalarının tek bir nedeni vardır: Mantıksal değerlendirme sistemlerinde temel bir hata olması. Bu hata insanların yaşamlarını lider olarak kabul ettikleri kişilerin görüşleri doğrultusunda yönlendirmeye alıştırılmış olmalarından kaynaklanır. Günümüz liderlerinin görüşleri ise, geçmiş zamanlardaki “liderlerden” esintilerdir. Durum böyle olunca, toplumu yönetmekle görevli kişilerin temel amaçları, insanlarını daha rahat bir yaşam düzeyine ulaştırmak değil, kafalarındaki liderlik sistemi bilgilerini savunmak olmaktadır. Dinciler, kapitalistler, sosyalistler, liberaller, milliyetçiler, vs. her biri kendi görüşlerini savunmak ve hayata geçirmek için masaya otururlar. Daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmak gibi “hayatın evrensel amacına uygun” temel bir görüşleri yoktur!

Mantıksal sisteminde bozukluk olan insanların birbirleriyle anlaşıp-uzlaşması söz konusu olamaz, çünkü her bir taraf, diğer taraftaki mantıksızlığı ileri sürer. Onun için mantıksal sisteminde bozukluk olmayan bir görüşün temel alınarak, o görüş çerçevesinde masaya oturmaktan başka çözüm yolu yoktur.

Ülkemizde (ve de dünyamızda) yaşananlar hep bu temel mantık çarpıtılmasından kaynaklanmaktadır.

Biraz daha ayrıntılı bilgiler içeren bir dosya ekte sunulmuştur.

Daha temel bilgiler için, “Doğadaki oluşum mekanizmasıyla insanlığın sorunlarının çözüm yolu” isimli eserden yararlanılabilinir.

Saygılarımla

Bir not: Hanefi Avcı’nın kitabının pdf şeklinde bir kopyası internet kanalıyla elime geçmiştir. İsteyenlere gönderebilirim.

İsmet GEDİK
http://www.turkcelil.com/