Deniz Baykal’ın, 1982 Anayasası’nın geçici 15. Maddesi’nin kaldırılması ve
“darbecilerin” yargılanmasının yolunun açılmasını talep ettiği şu son birkaç gün
içinde ortalık yine karıştı.
Yaklaşık 30 yıldır “geçici” olarak duran ve bu anlamda bir dünya rekoru kıran
maddenin kaldırılması gündeme gelince, 12 Eylül’ün karanlık günleri de
hatıralara düşüverdi yeniden.
AKP’li Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu her ne kadar “Evet,
15. Madde’yi kaldırmak gerek, ama...” diye “ipe un serse” de, Pandora’nın
kutusu açıldı bir kere.
O dönemde işkence görmüş, hala da hayatta kalmayı başarabilmiş insanlar
konuşma fırsatı bulduklarından, başlarına gelenleri anlatmayı sürdürüyorlar,

sürdürecekler de. İnsanlık adına sayısız utançların yaşandığı karanlık dönem,
aradan geçen yıllar nedeniyle daha soğukkanlı olarak irdelenebilecek belki de.
12 Eylül’ün karanlık günlerinin bir yığın parametresi var. İşkence, toplantı
yasakları, işten atılmalar, üniversitelere baskı, gençliği depolitize etme, Kuran
kurslarına hız verilmesi, imam hatiplerin gözde hale gelmesi, tarikatların
canlanması, kültür ve sanata vurulan ağır darbeler, korkunun tüm haneleri
zehirli sarmaşık gibi sarması, işçi haklarının hasır altı edilmesi, insan
haklarının bazıları için “hak” olarak kabul edilmesi vb...
Bir yığın antidemokratik uygulama.
Otuz yıla yakın bir süreden sonra bu sistemli “gericiliğin” hesaplaşması
yapılabilecek mi?
Bu yazı, başlığından da anlaşılacağı gibi, işin yalnızca “kitap” bölümünü
anımsatmak için yazıldı. Tarih boyunca, bir ülkenin geri bırakılması için insan
faktörünün kültürsüzleştirmesi yolunun seçilmesi hep uygulandı.
Örnek mi?
İsa’dan Önce 333 yılı... Kazandığı savaşlardan ötürü adı tarihe “büyük” olarak
geçecek olan İskender’in vakit bulup da yaptığı “küçük” işlerden biri de
Persepolis kütüphanesini yaktığı yıl. Bilime ve sanata saygınlığı ile tanınan
“Büyük” İskender, kazandığı zaferlerin sarhoşluğundan ya da sinirlerinin aşırı
bozukluğundan olsa gerek, tarihsel ve “büyük” kararını verir: “Persepolis
kitaplığı yakılsın!”
O sıralarda dünyanın en zengin ve büyük kütüphanesi olan Persepolis’te
yanan İran Destanı, 12 bin dana derisine altın harflerle yazılı 2 milyon dizelik
bir kültür hazinesiydi. “Büyük” İskender, herhalde Persepolis kütüphanesini,
Persleri tarihsiz bir ulus haline getirmek için yakmış olsa gerek, çünkü
böylelikle, hem Perslerden kurtulmuş, hem de Perslere ait kültür mirasını
ortadan kaldırmış olacaktı. Kaynakların belirttiğine göre, kütüphaneyle birlikte
yalnızca 2 milyon dizelik Pers tarihi değil, yüz binlerce kitap da yanmıştır.
Her “büyük” komutan gibi İskender de, tüm dünyayı ele geçirse bile, ulusların
geçmişini asla ele geçiremeyeceğini biliyordu. Ama aynı zamanda, kültür
mirasını yok etmenin, ulusların gelişim süreçlerinde kesintilere yol
açacağından da emindi. Tıpkı 12 Eylül’ün görünen ve görenmeyen
“kahramanları” gibi...
Çin imparatoru Tsin Che Hoang Ti’nin kitap yaktırma gerekçesinde, tarihi yok
etmeye çalışmanın en karanlık temellerini buluyoruz: Hoang Ti, “bilginin
insanlığa kötülük getirdiği” gerekçesiyle Çin tarihinin en önemli kitaplarını
yaktırmıştır. Üstelik İmparator, kitapları insanların mutluluğu için yaktırdığına
yürekten inanmaktadır. Hoang Ti’nin bu muhteşem gösteriyi yaptığında
takvimler İ.Ö. 213 yılını göstermektedir.
Çok değil, bundan 67 yıl sonra Neron’dan kurtulabilen bilim sanat ürünleri bir
kıyıma daha uğrarken, tarih yeni bir kahraman yaratmanın talihsizliğini
yaşayacaktır. Romalılar, Annibal’den sökerek aldıkları Kartaca Kütüphanesini,
Alp dağlarında geçirdikleri soğuk eve dönüş gecelerinde yakarak
ısınacaklardır.
Dönemin en büyük kütüphanesi olan Roma Kütüphanesi ise Vizigotların gelip
yakmasına kadar dünyanın en büyük kütüphanesi olma unvanını taşımıştır.
Tam bu sıralarda Anadolu’daki en büyük kütüphanelerden biri olan Bergama
Kütüphanesi Sezar tarafından Kleopatra’ya hediye edilince, Kleopatra’nın,
kıskançlıktan mıdır, neden bilinmez, Bergama Kütüphanesi’ndeki bütün
kitapları aylarca İskenderiye hamamlarında yaktırdığı söylenir.
Sonuçta İskenderiye Kütüphanesi’ndeki kitapların da başına aynı şey
gelecektir. Ancak İskenderiye Kütüphanesini kimin yaktırdığı kesin olarak
bilinmiyor. Bazı kaynaklar kütüphanedeki yaklaşık 400 bin kitabın, piskopos
Theophilos tarafından yaktırıldığını öne sürerken, diğer bazı kaynaklar
kütüphaneyi, Müslümanların İskenderiye’yi ele geçirmesinden sonra Halife
Ömer’in yaktırdığını belirtiyorlar.
Söylentiye gore, Amr İbn-ül As, Mısır’ı fethettiği zaman, Halife Ömer’e bir
mektup yazmış:
“Burada çok sayıda kütüphane ve içinde binlerce kitap var. Bunları yakayım mı
yoksa bırakayım mı?”
Ömer yanıt vermiş:
“Kitapları incele… Eğer yararsız şeylerse, yak. Yok, eğer yararlı şeylerse, yine
yak. Çünkü halk, o kitapları okudukça, onlara uymaktan vazgeçmeyecekler,
eskiyi unutmayacaklar ve bize, yani yeniye-yeniliğe sürekli düşman
olacaklardır!”
Ünlü astronom ve filozof Nasîrüddin Tûsî’nin bilim dünyasına olan katkılarında
adı onunla birlikte geçen ve bilim adamları gözetmekle isim yapan Hülagu
Han’ın, Bağdat’ı istilasından sonra, oradaki 36 kütüphaneyi yaktırdığı, bu
yüzden de Dicle’nin aylarca kapkara bir su olarak aktığı yazılır. Bütün bunlar
olurken yıl 1258 gibi tarihin ilerlemiş dönemine rastlamaktadır. Çoğu el
yazması ve tek nüsha olan milyonlarca kitap bir daha geri dönmemek üzere
işte bu “yüce” kişiler tarafından yok edilmiştir.
Barbarlık diye nitelenecek kitap yakma olaylarına Hitler öncesi Avrupa’da da
rastlanıyor. Arapların İspanya’yı terk etmek zorunda kalmalarından sonra,
Ximenes adında bir kardinal ve Şarlman, Endülüs Kütüphanesi’nden taşıdıkları
Araplara ait kitapları Granada’nın Bab-ür-remle meydanında, İspanya’nın
Müslümanlardan kurtuluşu adına yaktırmıştır.
Fizikçi Pierre Curie bu kıyım için, “Endülüs Kütüphanesi’nden otuz kadar kitap
kurtuldu, onlarla atomu parçaladık. Eğer yakılan bir milyon kitabın yarısı
kurtulmuş olsaydı, şu anda galaksiler arasında geziyor olurduk,” der.
Hiçbiri Roma’daki kadar büyük olmamakla birlikte, kitap yakmalar günümüze
kadar sürüp gelmiştir. Sözgelimi, 1562 yılında Güney Amerika’da Maya
Uygarlığı’na ait kitaplar, İspanyol papazlar tarafından yakılmıştır. 1566 yılında
da, muz kabukları üzerine yazılı İnka antolojilerini yakan Pachacuti, bunu
görev aşkıyla yaptığını belirtmiştir. Kitap yakma şöhretinden payını alanlardan
biri olan rahip Eugene Evraud, eski Polonezya yapıtlarını yaktıktan sonra,
Polonezya adalarında Hıristiyanlık hakkında kitaplar yazmaya koyulduğunda
tarih 1872’dir.
Kitap yakmanın en ideolojik tabanlı ve hafızalardan asla silinmeyecek olanı ise
Nasyonal Sosyalizm dönemine rastlar. O zamana değin yakılan kitaplar,
kütüphaneler için öne sürülen gerekçeler pek açık ve net değildir. Ama, Nazi
Almanyasının 10 Mayıs 1933 tarihinde gerçekleştirdiği “kitap yakma töreni”,
Almanya’nın, geleceğin dünya lideri olacağına inanan binlerce Nazi tarafından
desteklenen toplu kitap kıyımıdır.
Çok değil, 25 yıl kadar önce, 1984 yılının Eylül ayında İstanbul’da toplanan
İslam Tıp Kongresi’nde, tepsi içinde tıp kitapları yakılmıştı.
Aynı yıllarda Mis sokağında Cumhuriyet Kitap Kulübü’nün kitapları yakılmıştı.
1980 sonrası resmi kurum ve kuruluşların kütüphanelerindeki kitaplar Seka’ya
hamur olmak üzere kamyonlarla götürülmüş, SEKA da almayınca yakılmıştı.
Kitabın yararı, dostluğu, kazançları konusunda herkesin bir araba dolusu
edecek lafı vardır. Ama söylenen sözler, kitap okuma sevgisini arttırmıyor,
belki azaltıyor bile denebilir. Çok satan kitabın çok iyi kitap olduğu savsatası
okuma alışkanlığını da bozmaktadır. Kolay ve rahat okuma tembelliği
yaratmaktadır.
Avrupa Birliği sürecinde kilit rol oynayacak 6. uyum paketi Meclis'in
gündeminde tartışıldığı sırada, o sıralarda Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül
'Ülkeyi özlediğimiz noktaya getireceğiz' derken, 2. Asliye Ceza
Mahkemesi'nden 15 gün içinde öyle iki karar çıktı ki, düşüncenin, ifade
özgürlüğünün hâlâ alevlerle boğuştuğunu anladık. Mahkeme Marquis de
Sade'ın 'Yatak Odasında Felsefe'si ile Erje Ayden'in 'İkinci Caddenin Çılgın
Yeşili' ve 'Hauptbahnof'tan Bir Trene Bindim' adlı kitaplarını imha etme kararı
aldı.
Geçtiğimiz yıllarda Ayrıntı Yayınları'ndan Dragan Babic'in 'Son Sürgün' kitabı
için 'imha' kararı verilmişti. Dört kitabın da imha edilme nedeni Türk Ceza
Kanunu'nun 426 ve 427'nci maddesine dayandırılıyor: “Halkın ar veya hâya
duygularının incitilmesi veya cinsi arzuları tahrik ve istismar eder nitelikte genel
ahlaka aykırı yayın yapılması”.
Düşün ve sanat dünyası, yayıncılar, okuyucular ve bu ülke bizim diyen herkes
diken üstünde. Çünkü kimse kitapların imha edildiği bir ülkede yaşamaktan
memnun değil. Ancak TCK'da böyle bir madde var.
12 Eylül gündeme yeniden taşınırken, işin “kültürü yok etmek” bölümüne ve
bunun başlangıcı sayılan “kitap düşmanlığı”na mutlaka değinilmesi gerek.
Bu karanlık dönemin en karanlık olaylarından biriydi kitap yakmak ve tarihte
görüldüğü gibi bu işi gerçekleştiren ülkeler tarihin karanlığına gömüldüler.
Antik çağda Sparta kenti hep savaşçı yetiştirdi. Sakat ve güçsüzleri öldürdü,
sağlam ve sağlıklı olanları baştacı etti. Atina ise insanın beynine önem verdi ve
kültür-sanat adamları hep kolladı.
Bu yüzden de Sparta elli yıl içerisinde çökerken, Atina iki bin yıldan fazla
yaşadı...
Yaşamaya da devam ediyor…
A.Mümtaz İdil
Odatv.com
27 Haziran 2009
http://www.odatv.com/

Son Yazılar

Cloudy

13°C

Istanbul