nazim_hikmet_1982Büyük Türk Şairi Nazım HİKMET'i Ölüm Yıl Dönümünde Saygıyla Anıyoruz.(03 Haziran 1963)

Nazım HİKMET - "Yabancı sermaye içeri girdikçe bağımsızlık dışarı çıkar!"

SPİKER: Bu son zamanlarda Türkiye'de, edindiğimiz haberlere gelen gazetelere, Türk radyosunun neşriyatına göre Yabancı Sermayeye Türkiye'nin kapılarını açan ve ona birçok imtiyazlar tanıyan bir kanun çıkarıldı. Bu çıkarılan kanunun neticelerini nasıl görüyorsunuz?


NAZIM HİKMET: Şimdi bu sualinize cevap vermeden evvel bir şey kaydetmek istiyorum. Her milletin tarihinde şerefli sayfalar vardır. Bu şerefli sayfalar yalnız o milletin tarihinin şerefi değildir; diyebilirim ki bütün insanlığın tarihinin şerefidir. Mesela Macar Milletinin tarihinde 1848 senesi var. 1848 senesi Macar milletinin tarihinde yalnız Macar milletinin şerefli bir sayfası değil; aynı zamanda bütün insanlık tarihinin şerefli bir sayfasıdır.

Bizim tarihimizde de mesela çok şerefli bir sayfa vardır, buna çok benzeyen. Bu bizim milli kurtuluş senelerimizin tarihidir. Yani Birinci Dünya Harbinden sonra Türk Halkının milli bağımsızlığı için giriştiği savaşın tarihidir. Ve zannediyorum ki bizim bu tarihimizle de bütün insanlık övünebilir. O kadar şereflidir.

Biz bu savaşın sonunda hiç olmazsa şunları kazandık. Bir milli sanayi kurmak imkânını kazandık ve biz ki bu savaşı bilhassa Sovyetler Birliğinin, büyük komşumuzun maddi ve manevi yardımlarıyla kazandık, bunu inkâr etmemek lazım. Ve bunda utanılacak bir şey yok, bunu da öğrenmek lazım büyük bir millet bize elini uzattı ve biz bu eli tuttuk ve beraber bu elin de yardımıyla emperyalizmi denize döktük. Bu da bizim büyük şerefimiz.

Evet, biz mesela bu savaşın sonunda milli sanayimizi kurmak imkânını sağladık. Hatta yine bu milli sanayimizi kurarken yine Sovyetler Birliğinden büyük yardım gördük. Mesela Kayseri Fabrikasını kuran onlardır. Daha bunun gibi bir sürü fabrikalar kurdular bize.

Diğer taraftan milli sanayimizle bu savaşın neticesinde kendi istiklalimizi kazandık. Kapitülasyonları attık. Bazı ıslahat yapabildik. Ben kendi savaşımızdan, bu zaferimizden yüzde yüz faydalanmasak dahi bazı faydalar elde ettik. Ve bilhassa da bütün dünyadaki ezilmiş milletlere, milli kurtuluş yapan milletlere örnek olduk.

Hâlbuki şimdi satılığa çıkarılan bu savaşın bizzat kendisidir.

Yani ecnebi sermayesinin doğru düzgün memlekete gelmesi için bizim kapıları ardına kadar açmamız demek, bir taraftan ecnebi sermayesi memlekete girerken, öbür taraftan Türkiye'den Türkiye istiklalinin Türk Bağımsızlığının kapıdan dışarı çıkması demektir.

Ve hükümet bunu hazırladı ve bunu hazırlıyor. Niçin bunu hazırladı ve niçin bunu hazırlıyor?

Çünkü bugün o iktidar da ancak, ecnebi yardımlarıyla durabiliyor. Bu bir hakikat. Öyle mi? Bundan dolayı ecnebi kuvvetlere, ecnebi sermayesine, Türkiye'nin kanını sömürecek olan, Türkiye'nin bütün kuvvetlerini alıp götürecek olan menfi kuvvetlere kapısını açtı. Ve bir kısmı da bununla işbirliği yapıp kendisi de kar edecek tabi.

Yani biz şimdi Milli Kurtuluş Savaşımızı biz değil; bizim efendiler tam inkârını yapmakla meşguldür. Yani, binaenaleyh bütün bugünkü haraç mezat satışın kökleri çok eskidir.

Ve bugün bu ecnebi sermayesine kapıyı açmak demek, dediğim gibi, Türkiye istiklalinin kapıdan çıkıp gitmesi demektir.

TGB - 16 Ocak 2011

**************************************************************************************

Nazım Hikmet'ten 30 Ağustos değerlendirmesi!


Büyük Türk şairi Nazım Hikmet 30 Ağustos Zaferini 30 Ağustos 1961'de Bizim Radyo'da değerlendiriyor: 'İnsalığın büyük zaferlerinden' '30 Ağustos yalnız biz Türklerin değil; insanlığın büyük zaferlerindendir'.

BİZİM RADYO SPİKERİ:
Bugün 30 Ağustos. Sizin ve dolayısıyla Türkiye Halkının en büyük bayramlarından biri... Bu münasebetle hem sizi hem de bütün Türkiye Halkını candan tebrik ederim. Acaba bize bu münasebetle bir şeyler söylemek ister misiniz?

NAZIM HİKMET:
Evvela tebrikinize teşekkür ederim. Cidden 30 Ağustos biz Türklerin en büyük bayramlarından biri. Ve zannediyorum ki yalnız bizim değil insanlığın bayramlarından biri. Çünkü biz 30 Ağustos'ta biz Türkler ilk defa insanlığa sömürgeciliğe karşı ve emperyalizme karşı muzaffer olabilmenin yollarından birini gösterdi. Bu da sömürgeciliğe karşı silah elde çarpışmakla olur. Ve sömürgeciliğin her şeye rağmen yıkılmaya mahkum olduğunu gösteren milletlerden biri de

benim milletimdir. Bundan dolayı cidden bu bayram büyük bayramdır. Ve bir daha tekrar ediyorum yalnız Türk milletinin bayramı değil, insanlığın da bayramlarından biridir. Ben yalnız izin verirseniz bu bayram günü benim Milli Kurtuluş Destanı ismindeki şiirimden kısa bir parçayı okumak istiyorum. Zannediyorum bu şiirden size muhtelif parçalar okumuştum zaten. Şimdi kısa bir parçayı okumak istiyorum. Büyük taarruza tekatdüm eden büyük taarruzdan evvelki saatlerden en son saatleri okumak istiyorum. En son dakikaları okumak istiyorum.

Saat beşe beş var.

Dağlar aydınlanıyor.

Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.

Gün ağardı ağaracak.

Kokusu tütmeye başladı:

Anadolu toprağı uyanıyor.

Bu anda, kalbi bir şahin gibi göklere salıp

Ve pırıltılar görüp

Ve çok uzak,

Çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak

Bir müthiş ve mukaddes macerada,

Ön safta, en ön sırada,

Şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

Topçu evvel mülazmı Hasan'ın yaşı yirmi birdi.

Kumral başını gökyüzüne çevirdi,

Kalktı ayağa,

Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.

Şimdi bir hamlede o kadar büyük,

Öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki

Bütün ömrünü ve hatırasını

Ve yedi buçukluk bataryasını

Ağlanacak kadar küçük buluyordu.

Yüzbaşı sordu:

-Saat kaç?

-Beş.

-Az sonra demek.

98.955 tüfek

Ve şoför Ahmet'in üç nomrölü kamyonetinden

Yedi buçukluk şınayderlere, on beşlik obuslere kadar

Bütün aletleriyle

Vatan uğrunda,

Yani toprak ve hürriyet için ölebilmek

Kabiliyetleriyle

Birinci ve ikinci ordular

Baskına hazırdılar.

Alacakaranlıkta, bir çınar dibinde,

Beygirinin yanında duran

Sarkık siyah bıyıklı süvari

Kısa çizmeleriyle atladı atına.

Mavi gözlü Başkumandan baktı saatına:

Beş otuz...

Başladı topçu ateşiyle

Ve fecirle birlikte Büyük Taarruz.

TGB - 18 Ocak 2011

**************************************************************************************

Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler

Dünyadan, memleketinden, insandan
umudum kesik değil diye
İpe çekilmeyip de
Atılırsan içeriye,
Yatarsan on yıl, on beş yıl
Daha da yatacağından başka,
'Sallansaydım ipin ucunda
Bir bayrak gibi keşke''
Demiyeceksin,
Yaşamakta ayak direyeceksin.
Belki bahtiyarlık değildir artık,
Boynunun borcudur fakat,
Düşmana inat
Bir gün fazla yaşamak.

İçerde bir tarafınla yapayalnız kalabilirsin,
Kuyunun dibindeki taş gibi.
Fakat öbür tarafın
Dünyanın kalabalığına
Öylesine karışmalı ki,
Sen ürpermelisin içerde,
Dışarda kırk günlük yerde yaprak kımıldasa.
İçerde mektup beklemek,
Yanık türküler söylemek bir de,
Bir de gözünü tavana dikip sabahlamak
Tatlıdır ama tehlikelidir.

Tıraştan tıraşa yüzüne bak,
Unut yaşını
Koru kendini bitten,
Bir de bahar akşamlarından;
Bir de ekmeği
Son lokmasına dek yemeği,
Bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman.
Bir de kimbilir,
Sevdiğin kadın sevmez olur,
Ufak bir iş deme,
Yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir,
İçerdeki adama.
İçerde gülü, bahçeyi düşünmek fena,
Dağları, deryaları düşünmek iyi.
Durup dinlenmeden yazmayı,
Bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana,
Bir de ayna dökmeyi.
Yani içerde onyıl, on beş yıl,
Daha da fazla hatta
Geçirilmez değil,
Geçirilir,
Kararmasın yeter ki
Sol memenin altındaki cevahir!

Nazım Hikmet

*****************

Vatan Haini

"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

Nazım Hikmet Ran - 28 Temmuz 1962


**************************************************************************************

Nâzım Hikmet’in ölüsünü alkışlar, dirisini duvara gömerler.

Nâzım Hikmet 108 yaşında.

Nüfus kaydında doğum tarihi 15 Ocak 1902 diye kayıtlı.

Asıl doğduğu gün 20 Kasım 1901.

Ailesi yeni yılın başına yazdırmış.

SELAM VERMEMEK İÇİN NÂZIM’DAN KAÇMIŞTINIZ

Pazar akşamları Ulusal Kanal’da Şair Hüseyin Haydar’ın Edebiyat Cephesi programlarını izliyor musunuz? Haziran başında vicdanlı ve birikimli aydınımız Orhan Karavelioğlu, Nâzım Hikmet’i ne kadar canlı anlatmıştı… Hele o Moskova’daki Uluslararası Türkoloji Kongresi’ndeki utanç sahnesi, hiç aklımdan gitmiyor. Türkiye’den giden “bilim adamları” selamlaşmamak için Nâzım’dan kaçıyorlarmış.

Artık herkes Nâzım hayranı oldu. Ceyhan Mumcu, Aydınlık’ın 13 Haziran 2010 günlü başyazısında o yarayı deşiyordu. Nâzım’ın ölüsünü alkışlıyor, ama dirisini duvarlara gömüyorlar.

Namık Kemalleri, Şefik Hüsnüleri, Reşat Fuatları, Hikmet Kıvılcımlıları, Nâzım Hikmetleri, Ahmet Arifleri zindanlarda çürüttüler. Mithat Paşa’yı Taif’te boğdurdular. Sabahattin Âlilerin başını taşla ezdiler. Deniz Gezmişleri astı; Uğur Mumcuları, Eşref Bitlisleri katlettiler. Emperyalizmin ve gericiliğin iftihar eylemleridir bunlar.

DENİZ GEZMİŞ’E TEK SÖZCÜĞÜ ÇOK GÖRDÜNÜZ


Deniz Gezmiş, 1971 başında yakalanınca, henüz aranmıyordum. Bana Ankara Ulucanlar Cezaevi’nden bir yıldırım telgraf çekti. Kırk yıldır saklarım, kırmızı kağıda yazılıdır: “Acele gel!” Bir de vekâletname yolladı, o da duruyor.

Gittim, üç buçuk saat görüştük; yarım saat de Hüseyin İnan ile konuştuk. Yusuf Aslan ise hastanedeydi.

Deniz ve Hüseyin, benden kendileri adına bir basın toplantısı yapmamı istediler. Ayrı ayrı hücrelere konmuşlardı. Açlık grevi yapıyorlardı. Aynı koğuşta olmak istiyorlardı. Ayrıca halka mesajları vardı.

Ertesi gün, Deniz Gezmişler adına basın toplantısı yaptım. Bir tek basın organı verdi o açıklamayı: Proleter Devrimci Aydınlık.

Kırk yıl sonra bugün yine Aydınlık var. O zaman Deniz’in tek sözcüğüne bile yer vermeyen aynı gazeteler, bugün Deniz Gezmiş dizileri yayımlıyorlar.

UĞUR MUMCU’NUN YAŞAMASINI “SAKINCALI” BULMUŞTUNUZ

Uğur Mumcu’nun tertemiz alnına “sakıncalı” mührünü vuranlar, albayrağa sardıkları tabutunun arkasından yürüyorlardı. Gözyaşları yağmur sularına karışıyordu. Televizyon programlarında dizginsiz bir kinle Uğur’a hücum eden düşmanları, bugün Uğur Mumcu “sevgisiyle” dolup taşıyor.

YERDEŞİM ENVER GÖKÇE’YE “HASTİR” ÇEKMİŞTİNİZ


Erzincan Kemaliye ilçesinin Çit köyünü 1860’larda Kafkaslar’ın ötesinden Kuban ırmağı boylarından gelen büyük dedelerim Hasan beyler kurmuş; köyün hepsi benim akrabamdır. Dedemin dedesi Hacı Yaşar daha sonra Apçağa köyüne gelmiş; Apçağalı olmuşuz. Türkiyemizin büyük devrimci şairlerinden Enver Gökçe, Çit’lidir; bizim köylümüzdür. Yarım yüzyıl önce şu dizeleri yazmıştı:

Kendi özyurdumda hastir çeker bana
Kurt bana
Çiyan bana.

Çit köyünü ziyaretimde eşsiz mutluluk duydum, Enver Gökçe’nin evini müze yapmışlar.

Bir tek köylülerimi içten gördüm; “Yaşarken değerini bilemedik” diye büyük acı duyuyorlardı.

ÖLÜLERE ÖZGÜRLÜK DİRİLERE DUVAR


Bugün Nâzım’ı, Enver Gökçe’yi, Uğur’u ve Deniz’i yere göğe koymayan gösterişlere bakarak, ‘Türkiye nerden nereye geldi’ diye sevinenler var.

Ama bu “özgürlük”, Nâzımların ölüsüne tanınan özgürlüktür. Dirileri yine hapislerdedir.

1971, 1980, 1990, 1998, 2008, beş kuşakla hapis yattım.Komünizm “tehlikesi”nin yerini Ergenekon aldı. Her yerde Ergenekon hayaleti dolaşıyor. Bu kahpe düzene karşı beş kuşakla savaştım; beş kuşağa yapılan zulme tanık oldum.

Yalanın, tertibin, zulmün en ağırı bugün yaşanıyor.

Sistem, Nâzımların, Denizlerin ve Uğurların ölülerini cennetlerde ağırlıyor; dirilerini ise yine duvarlara gömüyor.

Sistemin özgürlükte değil, ama ikiyüzlülükte aldığı mesafe müthiştir.

ALLAHA EN YAKIN BURÇ


11. yüzyılın Arap seyyahı İbn Fadlan’ı okumadıysanız, okumanızı öneririm. Seyahatnamesinde İtil Bulgarlarını da anlatır. Bir Türk kavmi olan Bulgarlar, zekâsı ve bilgisiyle dikkat çeken erdemli bir insan çıkınca, “Bu adam tanrıya hizmet etmeye lâyık” diyerek, boynuna bir ip geçirip ağaca asıyor ve çürüyene kadar ağacın üstünde bırakıyorlar. Birikimli tarihçilerimizden Zeki Velidî Togan, bu uygulamayı, “toplumun yeniliğe karşı aldığı önlem” olarak yorumlar.

Devrimciyi Allaha yakın olsun diye ağaçta çürütenler, devrimlere engel olamamışlardır. Çürüyen devrimci değil, kendi düzenleridir.

Bugün Allah’a en yakın burç, Silivri kal’asıdır.

NÂZIM’IN UĞUR’UN VE DENİZ’İN DİRİSİ OLMAK


Sistem, işportasına Nâzım’ın, Enver Gökçe’nin, Uğur’un ve Deniz’in anılarını koyarak devrimcilerin saygınlığına sığınıyor. Devrimci hatıra satıcılığı, en kârlı işlerden oldu.

Nâzım, Deniz ve Uğur satmak, bir piyasa faaliyetidir.

Görev, Nâzım’ın dirisi, Uğur’un dirisi, Deniz’in dirisi olmaktır.

Doğu PERİNÇEK - 09 Ocak 2011 - Silivri

Son Yazılar