modern turk sanatinin dogusu kagan guner2

Türk modernizmi ve ulusal kültür!

Türk devriminin, 20. yüzyıla damgasını vuran büyük atılımlarının yüzüncü yılını yaşıyoruz.

Birini Dünya Savaşı; kırılma merkezini oluşturduğu, öncesi ve sonrasındaki, kapsamlı ve derin bütün dönüşüm dinamiklerinin odaklandığı bir eksendir. Ulusal ve demokratik devrimimizin; siyasi, ekonomik, kültürel her alanda, bugünkü çağdaş toplumsal yaşamımızın temelleri, kesintisiz birbirini izleyen atılımlar ve savaşların ateşi içinde 1908-1923 sürecinde atıldı.

Osmanlının yıkılıp çağdaş-ulusal bir devletin kurulduğu bu devrimci dönemin tamamlayıcısı olan, özellikle kültürel niteliği ağır basan ikinci büyük atılımı ise 1930’larda gerçekleşti. Dolayısıyla 1908-1938 dönemi, Türk devriminin, emperyalizm ve ortaçağla savaşarak çağdaş bir toplumun temellerini attığı yıllardır.

1930’lar; “Türk aydınlanması” ve “Türk Rönesansı” olarak da adlandırılan süreçlerin iç içe yaşandığı kültür devrimine, sanat ve edebiyatta devrimci modernist atılıma tanıklık eden yıllardır. Dil ve Tarihte ulusal, halkçı kaynaklara dayanma temelinde gerçekleşen Türk Rönesansı, müzikte “Türk Beşleri”, resim ve heykelde “D Grubu” ve edebiyatta (şiirde) Nazım’ın öncülük ettiği devrimci modernizmle zirvesini yaşamıştır.

Yeni Ortaçağa karşı Türk Devriminin ikinci büyük atılım dönemi...

Yüz yıl sonra bugün, çağdaş Türkiye, ABD'nin piyonları FETÖ, PKK ve IŞİD terörü ile savaşırken ulusal kültürümüz, küreselci ve yeni Osmanlıcı karşıdevrimin saldırısı ile bir yıkım tehdidi yaşamaktadır. Ulusal devlet ve ulusal kültür saldırı altındaysa, hiç kuşkusuz en başta ulusal dil, sanat ve edebiyat da bundan payını fazlasıyla almaktadır. Bilinen bir gerçektir; önce dil kirletiliyor, edebiyat da, devşirilmiş, mandacılaşmış aydın ve sanatçı yaratmanın temel aracı oluyor.

Türk devriminin bütün kazanımlarını ortadan kaldırmayı amaçlayan böylesine kapsamlı bir saldırı karşısında Türk aydınının, sanatçının önemli tarihi görevleri olmalı. Sadece savunmak değil, aksine var olanı aşan daha ileri bir toplumsal yaşamı, kültürü-sanatı kurma/yaratma bilincine sahip olmak gerekir. Bu ise, geçtiğimiz yüz yıllık sürecin kapsamlı ve köklü bir muhasebesini yapmak, deyim yerindeyse toplu bir bilanço çıkarmak ve yeni bir atılım programı ortaya koymaktan geçer.

Tarih her zaman ne istediğini bilene ancak yeterli malzeme sunar. Ne istediğini bilmek ise, devrim ve karşıdevrimin her alanda kıyasıya çarpıştığı bugünkü olağanüstü süreci doğru analiz edebilmektir. Yeni Bir Ortaçağ saldırısı ile karşı karşıya olan insanlığın ve Türk Devriminin önünü açacak yeni, özgün fikir ve yöntemleri ortaya koyabilmektir.

Bu nedenle; Cumhuriyet Devrimi ile Osmanlıcı/ortaçağcı karşıdevrim hesaplaşmasının şiddetini ve boyutlarını, karşıdevrimin kültür ve sanatta, edebiyatta yarattığı tahribatın derinliğini anlayabilenler ancak, tarihimizin en büyük devrimci atılımlarını yaşadığı 1910’ların, 20’lerin, 30’ların ideallerinin, başarılarının önemini yeterince kavrayabilir. Dikkat edilirse karşıdevrimcilerin bütün proje ve planları “150 yıllık İttihatçı zihniyet”le hesaplaşmayı esas alıyor; yani onlar ne yaptıklarının bilincinde. Ve gericilik bize aslında ne yapmamız gerektiğini, görevlerimizi hatırlatıyor!…

modern turk sanatinin dogusu kagan guner1

“Modern Türk Sanatının Doğuşu” kitabının önemi...

Yaklaşık 100 yıllık Türk Devriminin karşıdevrimle mücadele ya da hesaplaşma sürecini, özellikle kültür ve sanat alanında bugünün ihtiyaçları ve diliyle nasıl değerlendirmek gerekir? Daha açıkçası, sanatta içeriği, anlamı, toplumsal ve insani idealleri reddeden; insanlığın özgürlük, eşitlik özlemleri doğrultusunda mücadele ederek yetkinleşmesini gündeminden çıkaran ve tam aksine insanlığı yeniden efendi-kul/köle ilişkilerine mahkum eden böylesi postmodern bir Yeni Ortaçağ kültürü karşısında nasıl bir kültür ve sanat anlayışıyla direneceğiz? Aydınlanma, akıl ve bilim karşıtlığı temelinde bir modernizm mümkün mü? Kemalizm ve Cumhuriyet karşıtı, padişahlık özlemlerini, Osmanlı sistemini bu topluma dayatan bir Türk modernleşmesinden, çağdaşlaşmadan söz edilebilir mi? Dolasıyla, Türk ulusal kültürünün temel bir unsuru olarak devrimci bir “modern Türk sanatı” neyi ifade eder? Bugün bir Türk ulusal kültürü ve sanatına, modern/çağdaş bir Türk sanatına vurgu yapmanın, bunu tartışmanın büyük önemi ve anlamı var.

Devlete egemen olan mafya-tarikat güçlerine dayanan Yeni Osmanlıcı iktidar; yukarıdan aşağı Ordu, Yargı, Eğitim vb en önemli kurumları kanun tanımaz bir düşmanlıkla ortadan kaldırır ya da dönüştürürken, son olarak kültür-sanat kurumlarını da ortadan kaldırmakta kararlı oldukları açık. Temelleri 1930’larda atılan çağdaş Cumhuriyet kültür ve sanatını toplumun bütün katmanlarından temizleme niyetlerini olanca açıklığıyla ortaya koydular.

Uluslaşmak bir kültür olayıdır; çağdaş bir kültür yaratma sorunudur ve sanat burada öncü bir rol oynuyor. Uluslaşmak, ortaçağ kültürüne karşı, çağdaş kültürün bütün insani, aydınlanmacı/akılcı, eşitlikçi, özgürlükçü değerleriyle; tarihi köklerimizdeki ulusal kimliğin bütün özgünlüğüyle beslenerek savaşmaktır. Cumhuriyet kültürünün kurucu aktif unsuru çağdaş edebiyat ve sanatın yarattığı bağımsız, özgür bireye dayalı yurttaşlık kültürünün, ortaçağın efendi-kul kültürüne karşı dönüştürücü rolünü kavramak, özellikle bugün, vazgeçilmez, hayati değerdedir.

Türk ulusal kimliği, her şeyden önce çağdaş/modern bir ulusal kültür yaratma olayıdır. Çağdaş, yani ulusal bir kültürümüz ve sanatımız varsa, nedir bu, nasıl somutlaştırabiliriz? Yoksa, karşıdevrimcilerin ve liberal-mandacı aydınların iddia ettiği gibi Kemalizm kendi kültürünü yaratamadı, bu nedenle halkla bütünleşemedi iddiası doğru mu? Cumhuriyetçi aydın bunların yanıtını mutlaka vermelidir, vermek zorundadır.

Bu konuda elimizde, belki de son yılların en iddialı, en kişilikli, kültür-sanat alnındaki durgunluğu, çölleşmeyi, ruhsuzluğu ve düzeysizliği aşma yönünde tartışma yaratacak tezler içeren, bir kitap var. Bir süre önce, 2011 yılında, kaybettiğimiz Kağan Güner’in, Kaynak Yayınları’ndan Mayıs 2014’te yayımlanan “Modern Türk Sanatının Doğuşu” adlı kitabı. Türk ulusal kültürünün, Türk modernizminin, hep etrafından dolaşılıp yüzeysel değinilmiş, genellikle tartışmaktan kaçınılmış, ortaya çıkışını ve Türk Devrimi ile koşutluğunu, onun bir parçası oluşunu cesaretle ele alma, eksikliklerini, boşluklarını tamamlama ve aşma birikimine sahip çok çok önemli bir yapıt. Aslında kitabı, yazarı sevgili Kağan Güner’in erken kaybetmemiz nedeniyle, tamamlanmamış bir çalışma olarak değerlendirmemiz gerekir. Kitabın eksiklerini, boşluklarını tamamlayarak en zor işlerden birini başaran ve yayıma hazır hale getiren kardeşi Ogan Güner’i gerçekten kutlamak ve ayrıca teşekkür etmek gerekir.

Kağan’ın kitabı için söylenecek o kadar çok ve güzel şey var ki; özellikle Türk aydını ve sanatçısı açısından gündeme getirdiği ufuk açıcı fikirler ve tartışma konuları ile ilgili… Bu tür bir yazıda sınırlı da olsa giriş ya da çerçeve niteliğinde, öze ilişkin bazı noktalara değinmeye çalışacağız.

Bauhaus Okulu ve D Grubu’nun devrimci-halkçı modernizmi...

Yazarın başarılı bir şekilde gerçekleştirdiği en önemli şey, “Modern Türk Sanatının Doğuşu”nu Türk devriminin siyasal ve toplumsal süreçleriyle, onun yarattığı koşullar ve çerçevede, organik bir bütünlük içinde değerlendirmeyi esas almasıdır. Kuşkusuz, günümüzde belli bir liberal-postmodern entelektüel kesimce reddedilse de de, bilimsel yöntem, kültür ve sanatın tarihsel, ekonomik ve toplumsal (sınıfsal) bir bağlamda değerlendirilmesini önerir. Böyle bir bütünsel ilişki, “uzman” araştırmacı ve akademisyenler tarafından pek yapılmadı ne hikmetse. Nedense hep kolayına kaçıldı; çünkü zor bir çalışmaydı bu. Yapılanlar da, genellikle bütünlükten, yeterli bilgi derinliğinden yoksun,  sistemin yasaklarına hapsolmuş, yasak savmacı akdemik düzey(sizlik)i pek aşamıyor. Çünkü bütün bu çalışmaların çoğu Kemalist Devrimi yüzeysel-biçimsel kavrayan, onun devrimci ruhunu anlamaktan uzak akademik-resmi nitelikte çalışmalardı. 1945-2017 son 70 yıllık tarihin yaklaşık 60 yılını Batı işbirlikçisi sağ iktidarların yönettiğini düşünürsek, resmi tarihçilik işte bu Kemalizm ve Cumhuriyet karşıtı tarihçilik olsa gerekir.

Kitabın girişinde, Türk devrimine karşı ve onu anlamaktan uzak tezler sıralanırken, günümüzde postmodernizmin Türkiye’deki uzantısı ve uygulayıcısı durumundaki liberal ve yeni sol sanat teorisyenlerinin tezlerine değiniliyor. Sanata Postmodern ve liberal bakışın temel tezi, “Türk modernizmi”nin ya da “çağdaş Türk resminin ve heykelinin 1950 sonrasında kimlik kazandığını”, dahası “otoriter modernleşme”nin etkisi nedeniyle “Türk sanatçısının özerk kimliğinin 1950’li yıllara kadar oluşamadığını” (s.24) iddia etmektedir. Bu teorilere göre, “çağdaş evrensel sanatta artık ulusallık diye bir kaygıya yer olmadığı…” öne sürülüyor.

Kağan Güner’in 320 sayfalık kitabının önemli bir amacını, yukarıdaki küreselci postmodern tezlerin yanıtlanması ve çürütülmesi oluşturuyor dersek pek yanılmış olmayız. Kuşkusuz bu yanıt, kitabın esasını oluşturan, odağında 1930’ların olduğu sanatta Türk modernizminin doğuşu, kaynakları ve nitelikleri ortaya konarak veriliyor.

Kağan, tezlerine, öncelikle sol’a uzun yıllar damgasını vurmuş, Picasso ve Brecht gibi sanatçıların öncülüğünü yaptığı devrimci modernizmi dışlayan Stalin döneminin Jdanovcu hatalı sanat anlayışının eleştirisi ile başlıyor: “Sol diye kategorilendirilebilecek bakış açısının ise, on yıllar boyunca, sosyalist gerçekçilik akımının temel argümanlarıyla bu görüşlere muhalefet ettiği söylenebilir. Ama nereden bakılırsa bakılsın bunun malûl bir muhalefet olduğunu ve sadece siyasi içerik üzerinden biçim ve sanat tartışması yürütmeye çalışmanın tüm handikaplarını taşıdığını itiraf etmek gerekir” (s.25).

Bu girişle Güner, sosyalist çevrelerdeki, 1930’lardan bu yana sanata bakışta çok önemli bir tartışma konusunu, yaklaşık 80 yıllık bir pratiğin birikimiyle bir sonuca, senteze ulaştırmayı deniyor. Ve bunu bugüne kadar es geçilmiş, atlanmış yeni bulgular/bilgilerle temellendirmeye çalışıyor. Bence başarıyor da. Yazara göre, sanatta devrimci ya da toplumcu modernizm Türkiye’de 1930’larda başlamıştır; bunun da öncüleri D Grubu’dur. İdeolojik fikri merkezini ise Kadrocular oluşturmaktadır. Bu bütünlüklü tabloyu şöyle çiziyor Kağan:

“Bu araştırmanın Modern Türk Sanatı’ndan anladığı ise, tüm bu görüşlerin işaret ettiğinin dışında, Osmanlıdan genç Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan ve ancak Türk modernizm tarihiyle birlikte okunduğunda somutlaşan bir kavram. Koordinatları oldukça belirli: 1930’lar. Adresi belli: d Grubu. Ama bu yargıya ulaşabilmek için ekonomik, siyasi, ideolojik zeminleri bir arada ele almak ve kültürel zemini de edebiyattan sinemaya kadar paralel okumak gerekiyor. Plastik sanatlarda modernist olanı tarif etmek, aynı zamanda Nazım Hikmet’te modernist olanı tarif etmektir çünkü…” (s.25).

Kitapta, beni en çok etkileyen, hatta olağanüstü heyecanlandıran iki önemli noktayı vurgulamadan yazımı sonuçlandıramayacağım. Birincisi, Türk modern sanatının devrimci-halkçı niteliğinin kökleriyle ilgili. Bunlar, birincisi Almanya’da gelişen Bauhaus hareketidir, diğeri de Sovyetler’deki, onun bir yansıması Vkhutemas’tır. Bilindiği gibi, 20. yüzyılın başları ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllar, avangart (öncü)-modernist sanatta yeni akımların doğduğu, manifestoların yayınlandığı dönemdir. “Weimar Almanya’sında Bauhaus’un ve SSCB’de Vkhutemas’ın kurulması, devrime angaje bir modernizmin de en güçlü kurumsal örnekleri olur.” Bunların amacı, 19. yüzyılda gerçekleşen sanat ve zanaat arasındaki bölünmeye ve sanatın üretimden ve emekçi kültüründen kopukluğuna son verip, onu tekrar devrimci-halkçı bir temele oturtmaktır. Devam edelim: “Teknolojik üretim çağında güzelliğin çoğaltılarak halka indirilmesi, sanatsal ve toplumsal bir amaç olarak ön plana çıkar. Artık endüstri tasarımcısı ve kamusal alan mimarisi gibi yeni disiplinler ortaya çıkmaktadır. Teknolojik üretim sayesinde, kapitalizmin doğuşu ile birbirinden ayrılmış olan sanat ve zanaat, devrim yolunda yeniden birleşmekte, yeni insanın karakteristiği olarak tanımlanmaktadır” (s. 29).

İ. Hakkı Tonguç sanat-üretim bütünlüğünü Bauhaus’tan öğrendi...

Benim gibi bir çok Türk aydını için çarpıcı ikincisi bir olay ise, İsmail Hakkı Tonguç’un, Köy Enstitülerinin eğitim ve kültür-sanat programına koyduğu sanat-üretim (iş) bütünlüğünün de aynı kaynaktan beslendiğidir. 1931 CHP Kongresince alınan karar sonucunda, Türk modernleşmesinin teorisyeni “İsmail Hakkı Baltacıoğlu bir grup genci Almanya’ya kurumsal araştırma için gönderir. Bu isimler, İsmail Hakkı Tonguç, Malik Aksel, Şinasi Barutçu, Hayrullah Örs ve Sait Yada’dır. Türkiye’de sürekli merak konusu olan ‘Bauhaus’u Almanya’da bulan kimdi?’ sorusunun yanıtı buradadır.

40’lı yıllarda Köy Enstitülerini kuracak olan Tonguç’un liderliğindeki bu ekibin Bauhaus’u incelediği yıllar, Bauhaus’un en kritik yıllarıdır” (s. 153).

Okul, iki yıl sonra Naziler tarafından kapatılacaktır. Bu okulun sanatçı ve eğitimcilerinden çok sayıda isim Türkiye’ye gelecek ve Güzel Sanatlar Akademisi’nin kuruluşunda görev alacaklar, yani plastik sanatlarda Türk modernizminin doğuşuna katkı yapacaklardır.

Sonuç olarak, “Modern Türk Sanatının Doğuşu” kitabı, liberal-postmodern kültür-sanat dünyasında ezber bozucu, tabu yıkıcı, tartışma açıcı birçok bilgi, tez ve değerlendirme içeren, okunması olmazsa olmaz başucu kitaplarından biridir.

Mehmet ULUSOY - 17 Ocak 2017 - Aydınlık

Son Yazılar

Partly cloudy

24°C

Istanbul