cindeki kasgar

İpek Yolu’nun Çin’deki son durağı: Kaşgar!

Sabah, trendeki “Teklemekan,Teklemekan” sesiyle uyanıyoruz.

Taklamakan Çölü ve Tianshan Dağları arasında ‘İpek Yolu’nun Çin’deki son çıkış noktası olan Kaşgar’a yaklaşıyoruz. Kaşgar kenti, yüzyıllar boyunca şehir beylikleri, krallıklar, İslami liderler, Türk ve Tibet kabileleri, Ruslar, Çinliler tarafından ele geçirilmiş ve yönetilmiş eski bir kent. Toprak evlerin, mezarların, kum engellerinin, bodur çalılıkların, rengarenk dağ katmanlarının oluşturduğu muhteşem manzarayı izleyerek küçük fakat hoş bir istasyona varıyoruz. Akrep ve yelkovanı olmayan istasyon saati Sunay Akın’ın şiirini aklımıza getiriyor:

“Güveniyordum oysa ben sevgimize, vapur iskelesi ya da tren istasyonundaki saatin doğruluğu kadar”

kasgar gari

Merkeze inmek için belediye otobüsüne biniyoruz. Hayatta bindiğimiz en yavaş otobüsle yolculuk ederken, bir ara inip yürüyerek mi gitsek diye düşünüyoruz.

Hantal bir yolculuk sonrası vardığımız otelimiz, ‘Dünyanın en iyi 10 oteli’ arasında oldukları iddiasındaki eski bir Rus konsolosluğu binası... Biraz abartmışlar ama yine de rokoko tarzı işlenmiş tavanları ve duvarları, kartonpiyer işçiliğiyle nefis bir yapı. Otelden çıkıp eski kenti dolaşmaya başlıyoruz. Toprak yapılar, tuğlalı evler, oymalı kapı ve pencere işçiliğiyle Kaşgar mimarisini tanıyoruz. Zanaatçıların sokağını geçip Sincan’ın en ünlü camisi İdgah Cami’ne varıyoruz. Dini bayramlarda namaz kılmak için gelen Çin’deki Müslümanların sayısı bazen 100 bini buluyormuş. Bu meşhur cami, aynı zamanda bazı devlet büyüklerimizin Çin’e geldiklerinde, bir cuma namazı fotoğrafı kadrajında yer alabilmek için uğrayıp, Pekin’deki alışverişlerine alelacele dönmelerine vesile olan yer... Biz camiyi gezmek üzere içeri girerken bizden giriş parası istiyorlar. Müslüman olduğumuzu söylüyoruz, ancak faydası olmuyor. Uygur görevli bizden bilet parasını alıyor. Tekrar zanaatçılar sokağına dalıyoruz. Gözümüze kestirdiğimiz eski ahşap salaş bir lokantanın loca gibi olan balkonunda yemek ısmarlıyoruz. Birer şaşlık, et suyuna çorba, nan (ekmek) hiç de fena olmuyor. Garson meşhur ‘sütlük çayı’nı da öneriyor. Yemeklerimizi yerken locadan izlediğimiz sokak bir sinema seti gibi sürekli bir hareketlilik içinde. Kebap kokuları ve dumanı içinde bir koşturmadır gidiyor.

kasgarlu mahmut turbesi

KAŞGARLI MAHMUT’UN TÜRBESİ...

Sabah erkenden Kaşgar’ın 45 km uzağındaki Opal kasabası Azık köyüne, Kaşgarlı Mahmut’un türbesine doğru yola koyuluyoruz. Çin devleti,1953 yılının parasıyla 40.000 RMB (22.000 TL) harcayarak bu türbeyi onarıyor ve türbe 1983 yılında ‘Ulusal Kültür Mirasları’nın üst derecede korunacaklar listesine alınıyor. İçeri girdiğimizde Kaşgarlı Mahmut’un heykelinin kaidesindeki yazıyı okuyan genç bir delikanlı ve bir şeyler yazan genç bir kıza rastlıyoruz. Sonradan ağabey kardeş olduğunu öğrendiğimiz Nurpaşa Gül ve Mirsat’la kaynaşıp sohbet ediyoruz. Beraber dolaşırken, yazılarda bize rehberlik yapıyorlar. Kaşgarlı Mahmut’un 3 ciltlik dev eseri Dîvânü Lugati’t-Türk, Çin Halk Cumhuriyeti tarafından 1980- 84 yıllarında Uygurca, 2000 yılında ise Çince olarak yayınlanmış.

kasgarlu mahmut turbesi mezar alani

Genç rehberlerimizle dolaşırken, zaman aşımına uğramış olan ortak kelimelerimizi yakalıyoruz. Sohbetimiz kelime oyunu oynar gibi: “Buna ne diyorsunuz? Mazar mı? Okşaş (benzer) biz de mezar diyoruz” ,”Ya bu? Kabir mi? Okşaş”. Türbe alanında topraktan şekillendirilmiş mezarlar gibi kentteki kaleler, evler, tapınaklar, fırınlar, heykeller de bu coğrafyanın zorunlu malzemesinden yapılmış. Ama toprak yapılar çok uzun süre doğa koşullarına direnememiş. Ortasından küçük bir derenin aktığı toprak tepeciklerin eteğindeki kapısı kilitli küçük mağaralara bunaltıcı öğlen sıcağından sığınmak için kaçışan gölgeler, bize güçlü bir terk edilmişlik hissi veriyor.

MAL PAZARI’NDA MEHMET SİYAHKALEM’İN FİGÜRLERİ...

Kaşgarlı gençlerle vedalaşıp kente dönüyoruz. Yolda bindiğimiz taksinin üzerine at arabalarını süren yaşlı Kaşgarlılar, motobisikletli kadınların çağdaşlığına inat, tarihten kopup gelmiş gibiler... Öğlen yemeğimizi iç dekoru Uygur, Çin ve hatta Rus tarzı motiflerle bezenmiş meşhur İntizar Lokantası’nda yiyoruz. Buradan çıkıp gölün hemen arkasındaki eski kente gidiyoruz. Kentin restore edilmiş ve turistik hale getirilmiş eski kerpiç evlerinin ara sokaklarını alaca karanlığında dolaşıyoruz.

kasgar mal pazarindan gorunum

Ertesi gün turumuza Kaşgar’ın ünlü pazarlarından rengarenk kumaş tarlasını andıran Yekşembe Pazarı’yla başlıyoruz. Kumaşın yanı sıra yerel giysiler, yöresel şapkalar, meşhur Kaşgar bıçakları satılıyor. Buradan şehir dışında, pazar günleri kurulan, çeşitli hayvanların satıldığı ‘Mal Pazarı’na yani hayvan pazarına geçiyoruz. Mal Pazarı’nda gezimizin en ilginç görüntülerine şahit oluyoruz; çeşitli büyük ve küçükbaş hayvanlar, uzun gizli pazarlıklar, ilginç kebap ocakları ve Mehmet Siyahkalem’in resimlerinden fırlamış tipler. Mal Pazarı’ndan, üzerimize sinen hayvan kokusuyla ayrılıyoruz.

kasgar eski dogukent

İĞDE KOKULU İPAR HAN!

Merak ettiğimiz Apak Hoca’nın türbesinden ilginç hikayeler öğreniyoruz. Aslen Uygur kökenli dini lider ve komutan olan Apak Hoca, Kalmuk ordusunu alıp Uygurlara saldırdığı için burada iyi anılmıyor. Apak Hoca türbesindeki diğer önemli kişi, güzelliği ve kokusu ile dillere destan İpar Han, ona âşık olan Çin İmparatoru tarafından Çin Sarayı’na getirtiliyor. İpar Han, Yasak Kent’ten ayrılamadığı için ülkesinin özlemini gidermek üzere imparator Kaşgar’dan iğde ağaçları getirtiyor. Bu nedenle, iğde ve İpar isimleri ülke özlemiyle özdeşleşiyor. Kraliçe İpar’ın, bu iğde ağacı çiçeklerinden yapılan banyoda yıkandığı için çok güzel koktuğu söylenir. Bu nedenle, ona ‘Xiangfei’ yani mis kokulu cariye deniyor. Ölünce Apak Hoca türbesine gömülüyor. Sincan’da gezdiğimiz bu tarihi yapıların restorasyon ve onarımlarının Çin devletince desteklendiğini görüyoruz.

Kiraz Perinçek KARAVİT - 30 Ağustos 2015 - Aydınlık

Son Yazılar