Attila-Ilhan-Asistani“Eksik Basılmış Bir Roman…”

ATTİLA İLHAN’IN ÖZEL ASİSTANI BELGİN SARMAŞIK’LA ATTİLA İLHAN’IN BİLİNMEYENLERİ…

Kısa bir zaman değildir 10 yıl. Ama Belgin Sarmaşık için yıllar su gibi geçmişti. O, Attila İlhan’ın özel asistanıydı. Onun sadece son 10 yılına değil, bütün bir geçmişine tanıklık etmiş gibi duyumsayarak anlatıyor Attila İlhan’ı. Türkiye için yeri doldurulamayacak olan bu büyük düşün adamını, onun en yakınında bulunmuş olan çalışma arkadaşının gözünden anlatmak amacıyla konuştuk kendisiyle.


“Hafta sonları elimde valizimle Bursa’dan gelip onu görmek adet haline geldi”

İ:K:Attila İlhan’la Nasıl tanıştınız?

Bir arkadaşım şiir yazıyordu ve Attila İlhan hayranıydı. Bir gün şairin, şiirlerinin çıktığı yayın evini aradık, öğrenci olduğumuzu, röportaj yapmak istediğimizi söyledik. Yayınevi de sorgusuz sualsiz Attila İlhan’ın telefonunu verdi. Onu arayıp görüşmek istediğimizi söylediğimizde reddedecek sanıyorduk. Reddetmeyince şaşırdık. Bizi başka alanlara yönlendirdi. Çeşitli yazarları tavsiye etti. Daha bir-iki görüşmeden sonra ben Uludağ Üniversitesine iktisat öğrenimine gittim. O dönem iletişimimiz biraz koptu.

İ.K:Beraber çalışmaya nasıl başladınız?
“3. sınıftayken tez hazırlamam gerekti. Tez konumun Attila İlhan’ın fikirleriyle örtüştüğünü biliyordum. Arayıp fikir alayım dedim. Aradığımda beni hatırlamasına şaşırmıştım. ‘Gel, konuşalım’ dedi. Divan Pastanesinde buluşmuştuk. Bana tezim konusunda yardımcı oldu, konusunda bilgili insanlara yönlendirdi. Ama o günden sonra hafta sonları elimde valizimle Bursa’dan gelmek, onunla görüşmek adet haline geldi. Bir süre sonra evine yemeğe, çay sohbetine davet edildim.

Evi her zaman büyüleyici gelmiştir bana. Çok etkileyici bir atmosferi vardı. Kitapları, bordo koltuklar, nefti yeşili perdeler… Huzur buluyordum gittiğim zaman. Mezuniyetime yakın zamanda beni daha da yakından tanımıştı. ‘Sen edebiyatla ilgileniyorsun, eğer ilgilenmeye devam edersen ve bununla ilgili bir planın varsa benim bir asistana ihtiyacım var’ dedi. Sağlık problemleri nedeniyle geceli gündüzlü çalışmamı istiyordu. Kabul edince geceli gündüzlü, yazlı kışlı bir çalışma düzenine girdik. Ailem İstanbul’da olmasına rağmen onlarla haftada bir iki gün görüşebiliyordum. Bu yola adım attığımda 1996 yazıydı… Aynı zamanda onun Cumhuriyet Gazetesinde yazmaya başladığı tarihtir.”

“Onun diğer yazarlarda, şairlerde gördüğünüz bohem bir hayatı yoktu.”


İ.K:Nasıl bir çalışma temposu vardı?
Hızlı çalışan biriydi. Dakik ve disiplinlidir. Evinin kendine özgü bir düzeni vardı. Yıllarca yalnız yaşayan biri olduğu için düzeni konusunda hassastı. Her şeyi onun kolayına gelecek şekilde ayarlardım. Çaydanlığın içinde çayın suyu hazırdır. O, sabah kalkar, çaydanlığın altını yakar -Kahvaltıda kahveden çok çay içme alışkanlığı vardı- sonra takvimine bakar, onu işaretler, yazısını Cumhuriyet Gazetesinden cetvelle keser, dosyalanmak üzere masasına koyar, Kahvaltısını eder, giyinir. O gün ne çalışacaksa onun malzemelerini toplar, bilgisayardan çıktısını alır, kitaptan bir parçaysa onu alır, çantasını gözlüğünü kalemlerini hazırlar, yola çıkar… Maçka’nın dik yokuşundan Teşvikiye’ye sapar, Harbiye’den taksim- divan pastanesine doğru yürür, gazetecisinden gazetesini alır. Çalışma yeri pastane veya bir kahvedir.

İ.K:Diğer şair ve yazarlardan farklı bir yaşam tarzı bu anlattıklarınız…
“Onun diğer yazarlarda, şairlerde gördüğünüz bohem bir hayatı yoktu, disiplinli bir hayatı vardı. Kendince uyum sağlayabileceği bir çalışma disiplini söz konusuydu. Sigara kullanmıyordu. Alkol, kalp krizi sonrası doktorlarınca verilmişti; yemekte bir kadeh şarap. Tutkusal zaafları yoktu; olanları da anlamaz, şaşardı. Akşamları dışarı çıkmazdı.

Üretken olmak, onun dünyasında sıhhatli ve düzenli olmanın bir gereğidir. Saatli yatıp saatli kalkması gerekir üretken kalabilmesi için. Akşamcılıktan uzak olduğundan arkadaşları tarafından eleştirilmiş bir dönem. Ama bu yaşam ona çok daha fazlasını katmış.

Paris yıllarında belki bohem bir hayatı olmuştur. Ancak sık sık Paris’teki bir kızın: “..tanıştığımızda ‘maceraperestim’ diyordun ama sen organize bir maceraperestsin” sözünü dile getirirdi. Zaten tüm bunlar “40 yaşıma kadar” diyordu. Sonrasında daha verimli çalışmak adına düzenli bir yaşam tarzı benimsemiş. Zaten aksi olsaydı bu kadar verimli olamazdı. Hem ömrü vefa etmezdi, hem de bu kadar üretemezdi.”

İ.K:Bu yaşam tarzını benimsemesinde ideolojisinin payı var mı?

Evet, ideolojisinin kattığı bir şeydir. Onun Marksizm’e inanmış olması su götürmez bir gerçek. Yaşam tarzı da ideolojisiyle büyük bir tutarlılık sergilemek zorundadır. Sık kullandığı cümlelerden biridir “Herkes zanneder ki ben önce şair sonra komünist oldum, ben önce komünist sonra şair oldum.”

“Bu sohbet her seferinde kaldığı yerden aynı samimiyetle devam ediyor…”

İ.K:Attila İlhan’ın hayatında özellikle yer etmiş olan kişiler kimlerdi?
Annesinin onun hayatında yeri önemlidir. Hatta en sevdiği kadın oyuncu olan Marlene Dietrich’yi annesine benzetirdi. Ona göre; kaybettiğimiz insanları gündelik hayatımızda sürekli anarak, söylediği sözleri anımsayarak yaşatmak mümkün. Bazen annesinin sıkça kullandığı sözlerini onu anarak söylerdi.

Metin Erksan’la da sıkı arkadaşlığı vardı. Bir gün o malum pastanede Metin Erksan, Attila İlhan ile sohbetteyken bir noktaya dikkat çekti. “Çok sık görüşemiyoruz, çok sık telefonlaşmıyoruz. Ama sen şahidi ol ki kızım, Attila ile bu sohbet her seferinde yıllar önce nerede kalmışsa o yerden aynı samimiyetle devam ediyor” dedi. Evet doğruydu. Attila İlhan ve “sıkı arkadaşları” düzenli olarak görüşebilen insanlar değildi. O kuşak, az ama öz görüşürdü ve sohbetleri her zaman kaldıkları yerden devam ederdi. Asım Bezirci, Şükran Kurdakul, Enver Aytekin, Tacettin Karan hatırladığım isimler; Onlar,zor günlerin arkadaşlarıydı.

İ.K:Edebiyat dünyası nasıl, şiirlerini yazarken görür müydünüz?
Onu şiir yazarken görmek için baskın yapmak gerek. (gülüşmeler)
Bir ilham gelir, kalemi kâğıdı yanındadır. Hafızasına aldığı şiirini çaktırmadan yazar. Hem yazarken öyle ‘o farzedilen sanatçı kaprisleri’yle yazan biri değildir… Şiir yazmanın her zaman bir “Yetenek işi” olduğunu söylerdi.

Bilgisayar kullanırdı ama romanlarını, şiirlerini elle yazardı. “Daktilo veya Bilgisayar tuşlarının mekanik sesi vardır, o mekanik ses, kalemle yazılmadığında romanda veya şiirde duyulur. Hem elle yazmanın başka bir hazzı var.” derdi.

İ.K:Gençlerle nasıl bu kadar iyi bir diyalog kurabildi?
Her gelen genci ciddiyetle dinlerdi. Onların çalışmalarını ciddiyetle inceler, yine ciddiyetle tartışırdı. Kimseyi ezmezdi. Her gelene açıktı Attila İlhan. Yetenek göremediklerini nazikçe yönlendirirdi. Bunu bir usta-çırak ilişkisi gibi görmüştür ki kendisi de zamanında şiirlerini Ömer Faruk Toprak’a göndermiştir. Bu yüzden usta-çırak ilişkisine önem verirdi. Bazen düşünüyorum da doğruymuş hepsi. Yan yana olunca farkında olmadan öğreniyormuş insan. Demek ki öğrenmişim ondan.

“Korumakta güçlük çektiğimiz şeyler vardır: En başta hayallerimiz…”

İ.K:Onunla çalışmak size neler kattı?
Beş doktoraya bedel… Daha sonra anlayabileceğim şeyler vardır. Şimdi anlayabildiklerim; hayatla ilgili pek çok şeyi ondan öğrendim. Korumakta güçlük çektiğimiz şeyler vardır: En başta hayallerimiz… Hedefimi daima yüksek tutmayı öğretti bana. Bu fikri merkezde tutmak her zaman kolay olmuyor. Bunu kendi hayatında uygulayan biri olarak söylüyordu. O, ‘her konuda konuşmamı sağlayacak bir birikim kazandırdı’ desem bilmem abartmış olur muyum?

“En yaygın aşk şiirinde bile diyalektiği yakalarsınız.”

İ.K:Çok yönlü bir aydın olması konusunda ne düşünüyorsunuz, en çok hangi alanda uzman görürsünüz kendisini?

Yapılan yorumlarda onun tek bir yönünden ele alıp parçalamak üzüyor beni. O, bütünüyle bir aydındır ve onu gerek şiirleriyle gerek senaryolarıyla (sinemayı da çok sever), gerek siyasi yazılarıyla gerek eleştirileriyle ve tahlilleriyle ele alırken, bir bütün olarak ele almalıyız. O sadece şair değil, o sadece siyasetçi, gazeteci değil, o sadece senarist değil. O bir düşün adamı. En yaygın aşk şiirinde bile diyalektiği yakalarsınız. Unutulması istenen pek çok insana yapılan da onun aydın olarak bütünlüğünü parçalamak. O,bunlara direnebilmişti.

İ.K:Fikirleriyle, sohbetleriyle kendinden sonrakilere kapılar açtı. Bunu yaparken ne bekledi?
O, meselelere Marksist diyalektik düşünceyle bakardı. Ona göre“Tez, anti-tez, sentez” her konuyu değerlendirmede bizi doğruya götürecek olandır. Onun yazdıkları, söyledikleri bize mirastır. Ama bu mirası iyi değerlendiremiyoruz kanımca. Onun yazdıklarının, söylediklerinin üstüne bizler tartışmalı, değişen şartlarda yeniden doğruları bulmalı ve onun fikirlerinin üstüne bir tuğlada biz koymalıyız, bir adım ileri götürmeliyiz. Elbette, onu hatırlatmak için çalışmalarından faydalanmak iyidir. Biz ne yapıyoruz? Sadece yazdıklarını söylediklerini tekrarlıyoruz, bu kadar. Peki ya senin fikrin…

“Ben son on yılında hep yanındaydım…”

İ.K:Son günlerinde neler yaptı?
Son günlerinde bile hep aynı tempoyla çalıştı. Ama gitgide zayıflaması gözden kaçmıyordu. Sağlık sebebiyle Cumhuriyet Gazetesinden kendi ayrıldı. Bütün dikkatini ve enerjisini son romanını tamamlamaya yoğunlaştırdı. Doktoruna da “Romanımı bitireyim başka bir şey umrumda değil” dedi. Tamamlayamamıştır. 10 -15 sayfa eksik kalmıştır roman. Bana romanın sonunu şöyle anlatmıştı: ‘Gazi ve Latife evlenmişler; Ankara’ya yola çıkmışlardır ve Gazi Latife’ye Çankaya Köşkü önünde şöyle der: “…hanımefendimiz hazretleri! İşte yeni sarayınız budur. Teşrifat nâzırınız ve maiyeti erkânı da, arz-ı hürmet ediyorlar…” 10 Ekim 2005 günü onu kaybedince roman eksik sayfalarıyla basılmak zorunda kaldı. Son yemeğini Kanlıca koyundaki küçük bir balık lokantasında Paris’ten gelen yakın arkadaşı Tacettin Karan’la yemiştik.

Gittiği güne gelince… Aslında tam da tanımladığı gibiydi: “Bir makinenin fişinin çekilmesi gibidir ölüm”. Pili bitmiş bir saat gibi… Ona, kafasında tasarladığı gibi geldi ölümü. Ben, o zaman da yine yanındaydım…

Söyleşi: Hatice DENİZ - 11 Ekim 2010 - İlk Kurşun
http://www.ilk-kursun.com/

 

Son Yazılar