Adalet-Agaoglu

Adalet AĞAOĞLU Sanatçı Ne Demek Bilir mi

“Sonuna kadar sabreden, kurtulur.” (L.N.Tolstoy)

Sanatçı ideallerinin savaşçısıdır. Buna uymak zorundadır. Sanatını kardeşi, annesi, babası, karısı veya çocukları gibi sevmek zorundadır.
İnsanı sevmek zorundadır. Zorbalığı değil.
Siyasi akışın çalkantısında, kutup yıldızı görevini görmelidir. “Sonbahar Yıldızları” altında Hitler yanaşmalığına yüz vermemelidir.
Sanatçı, büyük usta Nazım Hikmet’in dediği gibi “bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi de kardeş” olmayı bilmelidir.

Korkan sanatçı kaybeder.
Korkan sanatçı zarlar atılmadan “mars” olmuş tavla oyuncusudur.
“Şah!” denmeden Şahını devirendir.
Her zaman aykırı olmalıdır sanatçı. Bayrağı en önde taşımalı, korkuyu hissetmemeli ve bir yumruk gibi olmalıdır. Parmaklar tek tek avlanır yoksa.
Hitler Almanyası’nın propoganda uzmanı Goebbels’in “bertaraf” ettiği sanatçılar bugün artık “faşist” olarak bile anılmıyorlarsa, biraz da bundandır işte.

Carl Orff’u dünya çapında ünlendiren kantatı “Carmina Burana”, kendini aklamıştır da bestecisini asla.
Neydi Carl Orff’un yaptığı?
Shakespeare’in “Bir Yaz Gecesi Rüyası” oyununda kullanılan, Yahudi kökenli Felix Mendelssohn’un bestesi Nazilerce yasaklanınca, yeni müzik yazmayı kabul etmişti.
Bu yüzden de Carl Orff’a Naziler, 1930 yılında başına oturduğu Munich Bach Topluluğu’nun şefliğinden almadılar.
Müzik direktörlüğü görevini de verdiler üstelik.
Öyle ki Orff, 1943 yılında, “Die Weisse Rose” adlı direniş örgütünün kurucularından yurtsever arkadaşı Kurt Huber’in bağışlanması için, Huber’in karısının ricasını bile reddetmişti.
Gerekçesi de, Huber ile olan yakınlığının ortaya çıkmasıyla her şeyini yitireceğinden korkmasıydı.
Ve tarihe öyle geçti.
Carmina Burana ise sessiz sedasız, bestecisini bile dinleyenlerin kafasından silerek...
Aynı dönemde Hitler’i destekleyip de sonradan, “biz sanatımızla uğraşıyorduk, siyaset ile pek ilgilenemedik,” diye savunma yapan sinema yönetmeni Leni Rifenstahl, sinema oyuncusu Johannes Heesters gibi isimler bir daha hiç anılmadı.
Bunların farkında mı dersiniz Adalet Ağaoğlu?
Kimse yazarın “edebiyatını” eleştirmiyor. Adalet Ağaoğlu, aldığı çeşitli ödüllerle, romanlarıyla bir dönem insanların “edebiyat” tahtında yerini almıştı. Hakkında çıkan övgü yazıları bir cilt kitap tutar.
Halk kendini yönetenlerden değil, kendisini yönetenlerin “yanlışını” ortaya çıkaranlardan hesap sorar, onları dinler, onlarla yürür...
Sanatçı da “iktidar” ortağı olduğu andan itibaren, kalemini de teslim etmiş demektir.
Artık yazacakları “resmi gazete”de yayınlanmaya bile aday değildir.
Adalet Ağaoğlu’na yöneltilen eleştiri budur işte.
Faşist 12 Eylül darbesinden hemen sonra yayınladığı “Mavi Karanlık” adlı romanının başına küçücük bir not iliştiren Vedat Türkali de “siyasi yaklaşımı” nedeniyle eleştiriliyor.
Ne yazmıştı Mavi Karanlık’ın ilk baskısında Vedat Türkali?
“402 sayfa olarak yazdığım bu roman, günün koşulları nedeniyle kısaltılarak yayımlanmıştır. İleride yeni baskılarında bu eksiklikler giderilecektir.”
Daha sonraki baskılarında ne roman değişmişti, ne sayfa adedi. Değişen tek şey, notun kaldırılması olmuştu.
Diyeceğim o ki, esen rüzgâra yapraklarını kaptıran yaşlı söğüt gibi olmamalıdır sanatçı. Kendi beynini kullanmalıdır, kendisine verilen beyni değil.
Oku sen yönlendirirsin, yay değil.
Başka deyişle, kağıt seni dinlemez, ama kalem senindir.
Tuval de seni dinlemez, fırça senindir.
Kalemin kırılırsa kanınla yaz, kâğıt itiraz etmeyecektir.
Sistem sana saldıracaktır elbet, üstelik kalleşçesine ve en beklemediğin anda. Böyle anda ilk başkaldıransın.
İlk sen haykıracaksın, “dur bakalım ben varım,” diye.
“Haklıymışsın, özür dilerim,” demeyeceksin.
O zaman sanatçısındır işte.
Değilse, sözlükler elbette reddetmeyecektir “yazarlığını, müzisyenliğini, ressamlığını”.
Gerçek bir sanatçı için “iktidar” yoktur.
İktidarın öncesi ve sonrası da yoktur.
Gelecek olan iktidardaki “ikramlar” da yoktur...
Gelen iktidar, sıradaki düşmanıdır sanatçının. Ona karşı daima yüzü dönük ve tetiktedir.
Nereye vuracağını bilen insandır sanatçı. Vurması gerektiğini de bilir. Vurdukça da kendini daha iyi hisseder. Yıkıldığı, yıldığı anlarda ayağa kalkmasını ve kaldırmasını bilen kişidir sanatçı.
Kendisini yok etmeye, sindirmeye, kişiliksizleştirmeye karşı yerini bir an bile terk etmeyen kişidir sanatçı.
Pişman olmayandır. Kaya gibi direnen, sertleşendir.
Çek defteri taşımayan kişidir.
Aklını kiraya vermeyen, başkasından da kiralık akıl almayandır.
Zordur vesselam sanatçı olmak...
Öyle iki ağlamaklı müzikle, birkaç fırça darbesiyle, tangırtıyla, çamuru yoğurmakla, memuriyetten bağırmakla, taverna müziği bestelemekle, Şanlıurfa belgeseli çekmekle, bir milyon gişe yapmakla, tırtık roman yazmakla, 657’ye bağlı sahne almakla...
Ölmeye yatmakla,
Velhasıl, Nobel almakla...
Sanatçı olunmuyor...
Rembetiko gibi bir film yapabiliyor musun?
Ya da 1953 Temuz’undaki Küba’nın resmini?
Bana onu söyle...

Mümtaz İDİL - 08.09.2010 - Odatv.com

Son Yazılar