haluk dural nurzen amuran2

Biz bu cumhuriyeti belediye seçimleriyle kurmadık !

Nurzen Amuran sordu, Milli Merkez Genel Sekreteri Haluk Dural yanıtladı...

Nurzen Amuran: Bugün sizinle yerel seçimlerin, yasal mevzuatımıza, siyaset ilkelerine özellikle etik kurallara ve demokratik geleneklerimize uygun bir süreç geçirip geçirmediğini konuşmak istiyoruz. Geçtiğimiz günlerde Türk Hukuk Kurumu yazılı bir açıklama yaptı: 298 sayılı Seçim Kanununun, 57. maddesini anımsattı:

57. madde: “Seçime katılan siyasi partilerin ve adayların, propaganda süresi sona erene kadar, kendilerini tanıtıcı nitelikte broşür, el ilanları, parti bayrağı, poster, afiş veya ses ve görüntü içeren CD, DVD gibi her türlü yayını dağıtmakta serbest olduklarını; buna karşılık, belirtilenler dışında herhangi bir hediye ve eşantiyon dağıtmalarının yasak olduğunu” vurguluyor. YSK’da 20.12.2018 tarihli Resmi Gazetenin mükerrer sayısında yayımlanan bir kararıyla, bu düzenlemeyi tekrarlıyor. Türk Hukuk Kurumu ise “Yasa ile konulan propaganda yasakları, seçimlerin, eşit, adil rekabet koşullarında yapılması içindir” diyor. Bu durumu denetleyecek olan YSK değil midir?

Haluk Dural: Elbette. YSK’nın önce yapısını değerlendirmek gerekir. Bilmeyen okurlarımız için kısa bir bilgi aktarmak istiyorum. Yüksek Seçim Kurulu’nun oluşum şekli Anayasanın 79. Maddesinde ve 7062 sayılı Yüksek Seçim Kurulu’nun Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunu’nun 4. maddesinde aynen tekrarlandığı üzere, YSK 7 asil ve 4 yedek üyeden olmak üzere toplam 11 üyeden oluşur. Bu üyelerin altısı Yargıtay, beşi Danıştay Genel Kurullarınca kendi üyeleri arasından üye tam sayılarının salt çoğunluğunun gizli oyu ile seçilir. Bu üyeler salt çoğunluk ve gizli oyla aralarından bir başkan ve bir başkanvekili seçerler.

Yüksek Seçim Kurulu üyelerinin görev süresi altı yıldır. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilir.

Hâl böyle iken, 31 Mart 2019’da yapılacak yerel seçimlerin arifesinde, 27.12.2018 tarihinde TBMM’nde kabul edilen 7159 sayılı “Karayolları Trafik Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair”, torba kanunun 10. maddesiyle YSK teşkilat kanununda değişiklik yapılmıştır. Bu değişikliğe göre,

“Kurul üyelerinden; 2019 yılında görevi sona ereceklerin yerine 2020 yılı Ocak ayında, 2022 yılında görevi sona ereceklerin yerine ise 2023 yılı Ocak ayında yenileme seçimi yapılır” düzenlemesi gelmiştir.

Böylece görev süresi 2019 Ocak ayında bitecek olan YSK Başkanı Sadi Güven ve 5 diğer üyenin süreleri bir yıl uzatılmıştır.

Oysa bakıyoruz Anayasamıza, 2001 yılında 67/son maddesine 3/10/2001 tarih ve 4709 sayılı kanunun 24. Maddesi ile eklenen fıkrayla, “seçimlere bir yıl kala seçim yasalarında yapılan değişikliklerin o seçimlerde uygulanamayacağı” hüküm altına alınmıştır.

Seçimlerin dürüst şekilde yapılmasından sorumlu olan YSK, Trafik Kanunu’nda değişiklik öngören torba kanunla dahi yapılsa YSK üyelerinin görev süresini uzatmanın “seçim yasasında değişiklik” olup, Anayasanın 67/son fıkrasına aykırı olduğundan uygulanamaz.

YSK’nın aldığı tartışmalı kararlarından birini de yeniden anımsayalım:

298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un 98. Maddesinde 4. Fıkrası hükmü;

“Sandık kurulunca verilen biçim ve renkte olmayan, üzerinde ilçe seçim kurulu ve sandık kurulu mührü bulunmayan, tamamı yırtılmış olan, üzerinde ilçe seçim kurulu ve sandık kurulu mührü dışında herhangi bir mühür, imza, yazı, parmak izi veya herhangi bir işaret bulunan zarflar geçersiz sayılır” hükmü kesin hükümken, YSK, 16 Nisan 2017 Anayasa Referandumu oylaması sırasında kanunun bu kesin hükmünü gözardı ederek, 2,4 milyon dolayındaki mühürsüz zarflı oyları geçerli sayarak, referandum sonucunun değişmesini sağlamış, R. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesine hizmet etmiştir.

İşte bu hizmeti karşılığı olarak, trafikle ilgili bir torba kanun ile 2019 Ocak ayında görev süreleri biten YSK başkanı Sadi Güven ve beş arkadaşının süreleri bir yıl uzatılarak, 31 Mart 2019 yerel seçimlerle ilgili yapılacak olanlar güvenceye kavuşturulmuştur. Bu durumda sorunuza dönersek,

Sadi Güven başkanlığındaki YSK’nın 298 sayılı seçim kanununun 57. maddesi çiğnenerek, yasaklanmış hediyeler dağıtılması karşısında sessiz kalması, denenmiş muteber kimliklerinin gereği olsa gerektir.

KAMU KURUMLARI SİYASİ PARTİLERE AYNİ VE NAKDİ YARDIM YAPAMAZLAR…

Amuran: Siyasetin finansmanı da önemli. Gelişmiş demokrasilerde siyasetin finansmanın da görülen en ufak bir tereddüt yargıyı harekete geçirir. Oysa bizde yasal olarak belli kurallara bağlı olmasına rağmen, hangi parasal kaynaklardan yararlanıldığını ve nerelerde harcamalar yapıldığını seçmen olarak kimse bilmiyor hatta soramıyor. Şeffaflığın olmayışı siyasi rekabetin dengesini bozan unsurlardan biri değil midir?

Dural: Bilindiği üzere siyasi partilerin gelir kaynakları başlıca iki kaynaktan sağlanır. Bunlardan birincisi Hazineden yapılan yardımlardır.

2830 sayılı Siyasi Partiler Kanununun EK-1 maddesinde yapılan değişiklik ile Yüksek Seçim Kurulunca en son milletvekili genel seçimlerine katılma hakkı tanınmış olan ve genel barajı aşan siyasi partilere (milletvekili genel seçimlerinde toplam geçerli oyların %3’ünden fazlasını alan siyasi partiler) her yıl Hazineden ödenmek üzere o yılki genel bütçe gelirleri "(B) Cetveli" toplamının 5 binde 2’si oranında ödenek ayrılıyor. Yine aynı kanuna göre, belirlenen bu mali yardım, devlet yardımı yapılacak siyasi partiler arasında, bu partilerin en son genel seçim sonrasında Yüksek Seçim Kurulunca ilan edilen toplam geçerli oy sayıları ile orantılı olarak bölüştürülmek suretiyle her yıl ödeniyor. Buna ek olarak, partilere yapılan yardım tutarı, milletvekili genel seçiminin yapılacağı yıl normal yardımın üç katı, mahalli idareler genel seçim yılı için ise iki katı kadar gerçekleşebiliyor. Partiler kendilerine yapılan bu maddi yardımı yalnızca parti ihtiyaçları veya parti çalışmalarının finanse edilmesinde kullanabiliyor.

İkinci kaynak ise vatandaşın yaptığı nakdi bağışlardır. Bu bağışların miktarı ise Siyasi Partiler Kanunu’nda yer alan esaslar çerçevesinde her yıl belirlenerek YSK tarafından açıklanır. Bu arada aynı kanununun 66. maddesinin birinci fıkrası önemlidir. 66. madde de, Genel ve Katma bütçeli dairelerle mahalli idarelerin ve muhtarlıkların, kamu iktisadi teşebbüslerinin, özel kanunla veya özel kanunla verilen yetkiye dayanılarak kurulmuş bankaların ve diğer kuruluşların, kamu iktisadi teşebbüsü sayılmamakla beraber ödenmiş sermayesinin bir kısmı Devlete veya bu düzenlemede adı geçen kurum, idare, teşebbüs, banka veya kuruluşlara ait müesseselerin siyasi partilere hiçbir suretle taşınır veya taşınmaz mal veya nakit veya haklar bağışlayamayacağı ve bu gibi mal veya hakların kullanılmasını bedelsiz olarak bırakamayacakları belirtilmiş, ayrıca bağlı oldukları kanun hükümleri dışında siyasi partilere ayni hakların devrine dair tasarruflarda bulunamayacakları hüküm altına alınmış.

Bu durumda, kamu kurumları siyasi partilere aynî veya nakdî yardım yapamazlar.

Yasal durum böyle olduğu halde, belediyelerin siyasi partilerin seçim çalışmalarına neredeyse alenen yardımda bulundukları bilinmektedir. Ayrıca anayasa değişikliği ile siyasi parti başkanı olan Cumhurbaşkanı, kendi parti propagandası için devletin her türlü imkânını açıkça kullanmaktadır.

Siyasi partilerin mali denetimleri bilindiği üzere Anayasa Mahkemesi tarafından yapılır. Ancak denetimler, mahkemenin iş yükü nedeniyle seçimlerin birkaç yıl arkasından gelmekte olup, güncel durumu yansıtmaktan uzaktır.

Bu durumda partilerin yasal olarak belli kurallara bağlı olmasına rağmen hangi parasal kaynaklardan yararlanıldığını ve nerelerde harcamalar yapıldığını seçmenin bilmesi ve sorgulaması imkânsızdır. Böylece partilerin finansmanının şeffaflıktan çok uzak olması, propaganda döneminde partilerin harcamalarındaki mukayese edilemez farklılıklar, eşit ve adil siyasi rekabeti yok etmektedir.

Amuran: Propaganda sürecinde laikliğe aykırı eylem ve söylemler de devam ediyor. Camilerde seçim propagandası yapanlar yanında işi daha da öteye götürüp camide yemek veren adayların resimleri de gazetelerde yayınlanıyor. Sosyal medyada bu görüntüler eleştiriliyor ama dini siyasete alet etmeyin diyen taraftara pek rastlanmıyor, bu ne anlama gelir. Artık din siyasetin bir parçası mı oldu?

Dural: 3 Kasım 2012 genel seçimlerini çoğunlukla kazanıp iktidara gelen ve 16 yıldır ülkeyi tek başına yöneten AKP hakkında, hatırlayacaksınız, AK Parti’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiğinin tespitiyle eylemlerinin ağırlığı da gözetilerek Anayasanın 69. maddesinin 6. fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 1/b maddesi gereğince temelli kapatılmasına karar verilmesi istemiyle 14 Mart 2008 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açmıştı.

Anayasa Mahkemesi 30 Temmuz 2008 tarihinde AK Partinin “laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğunu” karara bağlamış ancak kapatma için gereken 7 oya ulaşılamadığı için kapatma kararı alınamamış, parti 2008 yılında aldığı Hazine yardımından ½ oranında yoksun bırakılmıştır.

Kapatılma korkusunu atlatan AKP iktidarı, tüm eylem ve söylemleriyle, dini siyasette aktif olarak kullanmakta, bürokraside atama ve terfilerde liyakat yerine İmam Hatip kökenli olmanın temel alınması, camilerde ve hatta şehit cenazelerine bile dinî duyguların alabildiğine sömürülmesine yol açmaktadır.

Siyasi partilerin laikliğe aykırı eylemleri hakkında muhalefet partileri, özellikle ana muhalefet partisi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusu yapmamaktadır. Bu tür çekingen ve duyarsız tavırlar, laiklik karşıtı eylem ve söylemlerin siyasete yerleşmesine ne yazık ki katkı sağlamaktadır.

Amuran: Seçim propagandalarında özen gösterilmesi gereken kurallardan biri de söylemlerde kullanılan üslup. Türkiye’nin demokratik geleneksel nezaketine uymayan konuşmalar duyuyoruz. Hakaret içeren, ayrıştırıcı bölücü bir tarz yerleşti. Bu da halkın siyasetten uzaklaşmasına yol açıyor. Bu durum seçim sonuçlarına nasıl yansır?

Dural: Dediğiniz gibi AKP iktidara geldiğinden bu yana, Türk siyasi hayatında daha önceleri rastlamayan türde bir ayrıştırıcı, ötekileştirici, hiddet dolu, sürekli bağıran bir hitabet üslubu kullanılmaktadır. Siyasetin bu hoşgörü ve nezaketten uzak üslubu, dar gelirli ve az eğitimli seçmen kitlesini tahrik etmekte ve eğitimli, meslek sahibi insanlara karşı saldırgan davranışların artmasına yol açmaktadır. Nitekim, bugün geçmiş yıllarda hiç olmadığı kadar doktorlara, öğretmenlere, öğrencilere, kadınlara karşı öldürme dahil vahşice saldırıların yükselmiş olması gerçekliği yaşanmaktadır. Dediğiniz gibi, Siyasi gerilim yaratan üslup, orta gelir gurubunda da bir yılgınlığa sebep olmaktadır. Ancak ana muhalefet partisi seçmeninde görülen yılgınlığın ana sebebi ise CHP seçmeninin kendi partisinin yönetimine duyduğu tepki ve güvensizliktir.

Yıllardır iktidar partisi seçmenini bir arada tutan ayrıştırıcı tavır artık bu kitleleri; yükselen enflasyon, işsizlik, fukaralık gibi hayatın gerçekleriyle yüzleştirmeye başlamış, insanlar yaratılan gerilimden usanmışlardır. Nitekim yayınlanmakta olan kamuoyu araştırmaları bu durumu saptamakta, yerel seçimlerde iktidar partisinin seçmen tabanından, muhalefet adaylarına oy kayacağını göstermektedir. 

KENDİ PARTİSİNDEN ADAY GÖSTERİLMEYENLERİN BAŞKA BİR PARTİYE GEÇİP ADAY OLMALARI ETİK DEĞİLDİR…

Amuran: Her zaman seçim öncesi aday adaylarıyla parti yönetimleri arasında kırgınlıklar küskünlükler olur. Süreçte halk artık yerel yönetimler de bir değişim istiyor. Bu değişimi zorlaştıracak kararların alınmaması gerekir. Bir partide aday gösterilmeyen bir başka partiye girip o partiden aday olması etik açıdan toplumsal sorumluluk adına doğru bir karar mıdır?

Dural: Yerel seçimler için aday tespit çalışmaları sırasında kendi partisinden aday gösterilmeyenlerin, başka bir partiye geçip aday olmaları, etik değildir. Özellikle ana muhalefet partisinde yaşanmakta olan ve bir tür tasfiyeye uğrayan bu kişiler, sağlam ve oturmuş siyasi ideolojiden yoksun, sadece kendi ikballerini düşünen, çıkarcı fırsatçılar olarak siyasi tarih içinde yerlerini alacaklardır. Ancak CHP içinde rastlanan bu durum, kişilerin parti değiştirmelerinden daha vahim bir sonuca hizmet etmektedir:

1994 yerel seçimlerinde; SHP Genel Başkanı Erdal İnönü ve DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit bütün uyarılara karşın uzlaşıp Ankara ve İstanbul’da bir adayla seçime gitmedikleri için İstanbul’da SHP %20,302 ve DSP %12,383 toplam %32,685 iken, Refah Partisi adayı R. Tayyip Erdoğan %25,192 oyla ve Ankara’da SHP % 26,889 ve DSP % 7,761 toplam 34,650 iken Refah Partisi adayı İ. Melih Gökçek %27,338 oyla Ankara Belediye Başkanı olmuştur.

Bugünkü durum, CHP ve DSP arasında yaşanmakta olan aday kaymalarının, 1994 seçimlerindeki gibi bir sonuç yaratmamasını, CHP’nin bütün seçmeninin sandığa giderek, kendi partileri için oy kullanması ile önlenebilir.

BİZ BU CUMHURİYETİ BELEDİYE SEÇİMLERİYLE DEĞİL YEDİ DÜVELİ TEPELEYEREK KAN VE İRFANLA KURDUK…

Amuran: Yerel seçimlerde sık sık gündeme getirilen bir sorun da Beka sorunu. Yerel seçimlerin Beka sorunuyla ne bağlantısı var, bağlantı yok diyorsanız, neden gündeme getiriliyor?

Dural: Cumhur ittifakının küçük ortağının genel başkanının diline pelesenk olan “31 Mart'ta yapılacak Belediye seçimleri Türkiye'nin beka sorunudur” söylemi ile gündeme taşınan “beka” için Türk Dil Kurumu sözlüğü “kalıcılık, ölmezlik” karşılığını veriyor.

Yerel seçimlerde Cumhur ittifakının, bazı büyük şehirlerde belediye başkanlıklarını kaybetmesinin, Türkiye Cumhuriyetinin sonunu getireceğini söylemek akıllara ziyan bir yaklaşımdır. Türkiye Cumhuriyetinin varlığı üç-beş belediye başkanlığının el değiştirmesiyle yıkılacak kadar zayıf mıdır? Biz bu cumhuriyeti belediye seçimleriyle değil, yedi düveli tepeleyerek, “kan ve irfanla” kurduk.

Seçmeni korkutmaya yönelik bu söylemin, değil seçmenler, adaylar tarafından dahi anlaşılmadığını gösteren bir örnek olarak, MHP’nin İstanbul Beykoz belediye başkan adayının sokaklara astığı afişlerdeki “Beykoz’un Beka Sorunu Var” komik duyurusuyla “beka” konusunun bu kadar hafife alınması zirve yapmıştır.

Amuran: Ben şu sloganı çok beğendim. Galiba Tunç Soyer gündeme getirdi: ”Yoksullukta eşitlik değil, zenginlikte eşitlik.” Yerel seçimlerde partilerin daha çok sosyal politikaları öne çıkmalı, Sizin gözleminiz nedir?

Dural: Millet İttifakı’nın İzmir adayı Sayın Tunç Soyer’in sloganı çok doğrudur. İnsanlara zenginlikte eşitlik vaat edilmelidir. Elbette belediyeler halkın sosyal yaşamını kolaylaştıracak projeler geliştirmeli, önlemler almalı, günlük sıkıntıları azaltmak için çaba göstermelidir. Ancak, önümüzdeki dönemde ekonomik krizin giderek daha da derinleşeceği gerçeği karşısında, sorun sosyal politikalarla değil, üretim politikalarıyla çözüme kavuşturulabilir. Örneğin İstanbul gibi 17 milyon kişinin yaşadığı bir şehirde, trafik sorununu çözmek için yatırımlar yapsanız bile, halkın meyve ve sebzesi Antalya’dan pahalı şekilde gelmeye devam ederse, çözülecek trafik sorunu, yıllardır bütün mali kaynakların tüketildiği inşaat sektörü gibi, insanların karnını doyurmayacaktır. Kanımca belediyeler, şehirlerin etrafındaki kırsal kesimlerde yaşayan halkı, üretici kooperatifleri içinde örgütleyerek, tarımsal üretimi, gereken hallerde tarıma dayalı küçük sanayileşmeyi teşvik edecek politikalar izlerler ise hem sağlayacakları istihdam, hem de halka ucuz ve güvenilir gıda sağlayarak çok daha doğru ve gerçekçi davranırlar. Zenginlikte eşitlik ancak üretimle sağlanabilir.

ARTIK GÜNEŞİN BALÇIKLA SIVANDIĞI GÜNLER GERİDE KALMIŞTIR…

Amuran: Medyada yer alan bir habere göre illerimizden birinde, bir yurttaşımız telefonla aranıyor. “HDP-CHP-İYİ Parti ittifakına oy vermeyi düşünüyor musunuz?” diye soruluyor. Yurttaşımız da “CHP'nin HDP ile anlaştığına yönelik bir bilgim yok” diyor… Bu görüntü, yasalar yanında siyasi rekabeti de zedelemez mi?

Dural: Telefonla yapılan bu provokasyonların vatandaşı fazlaca etkileyeceğini düşünmüyorum. Dikkat edilirse, başta AKP Genel Başkanı olmak üzere, İçişleri Bakanı ve Cumhur ittifakının bütün adayları televizyonlarda, ekonomik sıkıntıların nasıl giderileceğini anlatmak yerine, sürekli HDP-CHP-İYİ Parti ittifakından dem vurmakta, sürekli bu konuyu işlemektedirler. Çünkü ekonomik krizin, halkın fukaralaşmasının sebebinin ülkeyi 16 yıldır tek parti iktidarıyla yönetenlerin kendileri olduğunu itiraf etmekten kaçınıyorlar. Ama, artık güneşin balçıkla sıvandığı günler geride kalmıştır. HDP-CHP-İYİ Partinin ittifak yaptığı, Kandil’den talimat aldıkları hurafeleri, Cumhur ittifakının tabanındaki küçük bir kemik seçmen dışında kimseye inandırıcı gelmemektedir.

Amuran: Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu Tunceli Belediye Başkanlığına aday oldu. Ovacık’ta neler başardığını kamuoyu yeterince biliyor. Partisini desteklemeyenlerin bile takdirini kazandı, neden sizce?

Dural: Tunceli belediye başkanlığına Komünist Partiden aday olan Fatih Mehmet Maçoğlu biraz önce açıkladığım gibi üretici belediyecilik yanında, sanırım Türkiye’deki şeffaf belediye yöneticiliğinin de tek temsilcisi oluğu için bu takdiri kazandı.

Amuran: Belediye başkan adaylarının yanında bu süreçte partilere düşen sorumluluk ne olmalıdır?

Dural: Adaylar belirlenmiş olsa bile, özellikle AKP Genel Başkanının seçim ortamından çekilmesini düşünmek mümkün değildir. Devletin Cumhurbaşkanına sağladığı koruma ordusu, araç, uçak vb tüm imkanları kullanarak etkili bir şekilde propaganda çalışmalarına devam edecektir.

Millet ittifakı parti başkanları da kendi adaylarına meydanlarda aktif şekilde destek vermelidirler. Milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde “ortak miting” yapmamak şeklindeki hatalarını tekrarlamamalıdırlar. 

Amuran: Seçim sonrasında da  bazı sıkıntılar yaşanacak gibi görünüyor. Geçtiğimiz hafta Hükümet’in 2019 Yatırım programı yayınlandı. Bu programa göre belediyelere ve köylere bütçeden ayrılacak mali kaynakların belirlenmesinde tek yetkili makam Cumhurbaşkanlığı makamı olacak. Cumhurbaşkanı yeni sisteme göre partili olduğu için muhalefet partilerinin belediyelerini zor bir süreç bekleyebilir. Gazetelerin yazdığına göre içme suyu ve atık su projelerini gerçekleştirmek için verilecek ödeneklerin tutarını Cumhurbaşkanı belirleyecekmiş. Hizmetle siyaseti dengeleme açısından Cumhurbaşkanına büyük sorumluluk düşüyor değil mi?

Dural: Öncelikle bir hususu düzeltmek gerekiyor. 16 Nisan 2017 anayasa referandumu ile Başbakanlık lağvedilmiştir, henüz alışamamış olsak bile artık Türkiye’de “hükümet” olmadığı gerçeğini konuşmalarımızda düzeltmeliyiz. Her ne kadar anayasamızın 6. maddesinde “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir” yazıyor olsa da, vatandaştan toplanan vergilerin, vatandaş yararına nasıl kullanılacağının belgesi olan “bütçe” sadece artık tek yetkili olan Cumhurbaşkanı tarafından ve O’nun tercihlerine göre kullanılacaktır. Bütçenin nasıl kullanıldığı ise egemenliğin sahibi olan milletin TBMM’ndeki vekilleri tarafından artık denetlenmeyecektir.

Görünen odur ki, Millet ittifakının kazanacağı belediyelerin personel alımları, maaş ödemeleri gibi cari harcamaları ve yatırımlar için ihtiyaç duyacakları ödeneklerin serbest kalması, AKP genel başkanının iki dudağı arasından çıkacak bir “olur”a bağlı olacaktır. Kısıtlanan ödenekler, gecikecek maaş ödemeleri belediye çalışanlarının iş yavaşlatmalarına, grevlerine, çöp toplam başta olmak üzere, diğer hizmetlerin aksamasına, sonuç olarak vatandaşın tepkisinin yükselmesine sebep olacaktır. AKP Genel Başkanı ise televizyonlarda izlendiği üzere, “CHP çöp demektir” söylemini vatandaşa hatırlatacaktır.

Amuran: Soner Yalçın’ın Sözcü’de yayınlanan 26 Şubat günlü köşe yazısında güzel bir değerlendirmesi vardı: “Siyaset şanzımanınız dağılırsa yolunuzu bulamazsınız. Aksi durumda gerçekleri eğip bükmeye başlarsınız. Artık temel konu gerçekler değil, çarpıttığınız olguların size ne fayda sağlayacağıdır…” Bu değerlendirme aklıma siyasal ahlakın önemini de getirdi. Evet, siyasal ahlak siyasi dürüstlük üzerine de konuşalım. Duruşunuzla yaşam biçiminizle yaptıklarınız ve yapacaklarınızla söylemlerinizle siyasette dürüstlük, inanılır kişi olmanın ilk koşuludur. Geçmişteki siyaset adamlarıyla bugünkü siyaset dünyasındakiler arasında ne gibi farklılıklar var? Size göre kimdir siyaset adamı?

Dural: Siyaset adamı kimdir? Bu soruya çok uzun, cevap vermek mümkündür. Pek çok şekilde tarif edilebilirse de, genel olarak siyaset “devletin etkinliklerini amaç, yöntem ve içerik olarak düzenleme ve gerçekleştirme esaslarının bütünü” olarak tanımlanır... Devlet için ise çağlar boyunca pek çok felsefeci tarafından çeşitli tanımlar yapılmış olmasına karşın, hukuki açıdan devlet, "ülke adı verilen belirli bir toprak üzerinde yaşayan insan topluluklarının bir egemenlik anlayışı ve hukuku içinde bir siyasi iktidar altında örgütlenmesidir" şeklinde tanımlanabilir. Çok partili demokratik rejimlerde, yarı başkanlık, başkanlık veya parlamentosu olduğu halde otokrat tek-adam rejimlerinde, devleti yönetmeye talip olan kişilere “siyaset adamı” denir.

Ancak aynı amaç için yola çıkmış siyaset adamlarını birbirinden ayıran en önemli özellik şudur: Devleti yönetmek için demokratik usullerle seçilerek görev üstlenen kişileri olumlayan “siyaset adamı” sıfatı; görevi sırasında içinden geldiği millete sırtını dönmeyen, sahip olduğu mevki ve yetkilerini şahsı veya çevresindeki yakınlarının maddî çıkarları için kullanmayan, milletin sorunlarına çözüm üreten, ülkenin hak ve menfaatlerini koruyan kişileri tanımlar. Bununla beraber, bu vasıflara sahip olanlara, siyaset adamından ziyade “devlet adamı” denir.

Siyaset adamı yerine genellikle kullanılan “siyasetçi” ibaresi ise zaman zaman biraz önce sıraladığımız vasıflara sahip olmayan, demokratik seçimlerle seçilmiş olsa bile elde ettiği mevki ve yetkileri şahsi çıkarları ve maddi menfaatler için kullanan, milletin veya ülkenin çıkarlarıyla ilgilenmeyen, rüşvet, irtikab ve her türlü kayırmacılığı adet edinmiş kişiler için olumsuzluk taşıyan bir tanım olarak kullanılır.

Amuran: Geçmişteki siyaset adamlarıyla bugün siyaset dünyasındakiler arasında ne gibi farklılıklar var?

Dural: Öncelikle “geçmişteki” dediğimiz zaman, 1923 ile 1980 yılları arasını dikkate almak gerekir.

Ebedî önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün sağlığında, tarihe not düşmüş tek yolsuzluk, Yavuz zırhlısının tamiri için yapılan ihaleye fesat karıştırılması olayıdır. Türkiye’nin yakın tarihine “Yavuz-Havuz Davası” olarak geçen bu olayda Bahriye Vekili ile Bilecik Mebusu birlikte ihaleye fesat karıştırmak ve rüşvet almaya teşebbüs etmekten Yüce Divan’da yargılamış ve mahkûm olmuşlardır.

Demokrat Parti mebusu Başbakan Adnan Menderes döneminde kamuoyunda iz bırakan büyüklükte bir rüşvet vb olay görülmemiştir. Nitekim Yassıada duruşmalarında Menderes için hiçbir akçalı işlerde sui-istimal tespit edilmemiştir. Ancak bilindiği üzere Menderes döneminde siyaset adamına daha doğrusu “devlet adamına” yakışmayacak uygulamalara tevessül edilmiş, Vatan Cephesi girişimleriyle milletin bütünlüğü dağıtılmış, millet kamplaştırılmıştır.

Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’in iktidarda olduğu yıllarda, hatırlara kazınan en önemli yolsuzluk, yakınlarından birinin karıştığı, 1975 yılında yapılan 17 milyon dolar tutarındaki mobilya (yerine sunta) ihracatında yaşanmıştır. Ancak sorumlular yargılanmış ve suçu sabit olanlar mahkum edilmiştir.

1977-78 yıllarında Bülent Ecevit başkanlığında kurulan hükümette görev yapan bakanlardan üçü rüşvet almak, SSK ve Bağkur’u zarara uğratmak, görevi kötüye kullanmak suçlarından yargılandıkları Yüce Divan’da mahkûm olmuşlardır.

İç siyasette rüşvet, irtikap, kayırmacılık, ihaleye fesat karıştırmak, görevi kötüye kullanmak gibi suçlar, 1983 seçimleriyle iktidara gelen ANAP hükümetinin Başbakanı Turgut Özal tarafından uygulamaya sokulan serbest ekonomi, dışa açılma, özelleştirme gibi IMF’nin liberal ekonomi programıyla beraber ayyuka çıkmış ve giderek vakayı adiyeye dönmüştür… Günümüzde halen devam eden kamu ihalelerinde ülkeyi milyarlarca dolar zarara sokan, kayırmacılık, yolsuzluk olayları artık mahkemelerce bile takip, soruşturma ve kovuşturmaya konu teşkil etmemeye başladı.

Özetle; geçmişteki ve günümüzdeki siyaset dünyasında yer alan siyasetçiler arasındaki temel farklılıklar; geçmiştekiler kamu malına sahip çıkarlar, kamu yatırımları ile üretim ve istihdam yaratırlar aynı zamanda vatandaşa örnek olacak şekilde kılık kıyafetlerine, konuşma üsluplarında zerafet ve nezakete azami dikkat ederlerdi.

Amuran: Son sorumuz Milli Merkez’in seçimle ilgili yaklaşımı.    Siz Milli Merkez olarak Anayasa değişiklikleri öncesi adım adım Anadolu’yu dolaşmış halkı aydınlatmıştınız. Bu yerel seçimlerde nasıl bir toplumsal sorumluluk üstlenmeyi düşünüyorsunuz?

Dural: Millî Merkez olarak yerel seçimler ile ilgili açıklamayı Mart ayı içinde yapacağız.

Amuran: Analizleriniz ve değerlendirmeleriniz için çok teşekkür ederiz.

Dural: Ben teşekkür ederim.

Söyleşi : Nurzen AMURAN – 03 Mart 2019

Yazarlar