habip hamza erdem2 1

‘DÜŞÜNCE’NİN FESİ

“Düşünce’nin D’si” başlıklı yazımızda,  ‘düşünce’ ya da ‘gerçeklik’, demiştik, yani ‘gerçek düşünce’, insanlığın yürüyüşü olarak tarihsel süreç içinde, ancak yersel, zamansal ve antroplolojik olarak ‘farklılık’lar gösterebilir.

 

            Ancak ne var ki,  genel olarak ‘İnsanlık’ın ‘ortak özgürleşmesi’ne yönelik olmalıdır.

                Peki ama, ‘insanlık’ın  ‘ortak özgürleşmesi’ne yönelik yol tek midir?

            Yani ‘insanlık’a yönelik tüm söylemler (discours) bir tek ‘çatı’ altında mı toplanmaktadır; söylem farklılığı olmayacak mıdır; ya da o doğrultuda olup olmadığının bir ‘ölçütü’ de var mıdır?

            Evet diyeceğiz, tektir.

Çünkü, nasıl doğa bilimlerinde fizik tek dal ise, tolumsal bilimlerde de ‘insanlık kavramı’ tektir.

            Buna kimi bilimadamları (*) ‘insanlık idéolijisi’ (**) de diyor olabilirler.

            Çünkü, o alandaki tüm söylemlerin  birleştiği kendine özgü tipik ‘sistematik’ bir ‘yapı’sı vardır.

            Öyle ki, karşıt-söylemler de aynı ‘sorunsal’ın zıt kutbunu oluşturmaktadır (anti-humanisme).

            Ne var ki, İŞID ya da AKP gibi, insanlık dışı (a-humaniste) eylem, söylem, kurum ve kuruluşlar, adı üzerinde, insanlık ideolojisinin ‘dışında’ yeralmaktadır.

            Bunlara ‘Düşünce’nin fesi’ ya da ‘fesli düşünce’de denilebilir; takkeli ve takiyeli...

            Tam da bu nedenle, bu son tür eylem ve söylemleri çözümlemeye kalkışmak ya da çürütmeye yönelmek ‘boş çaba’ olarak değerlendirilmelidir.

            Böylece, ‘bilimsel çaba’nın tanımı da ortaya çıkmış olmaktadır.

            “Bilimsel pratik, diyor Althusser,  ancak belirli bir kuramsal yapının alanı ve ufku içinde sürdürülebilir”. Yani ancak kendi ‘sorunsal’ı (problématique) çerçevesinde..

            O arada, insanlık-dışı düşüncelerin, kendilerine özgü terim (terme), deyim (notion), kavram (concept) ve kategorilerinin olup olmadığı da araştırılabilir.

            Ne yazık ki, insanlığın belli bir aşamasında, özde başka bir anlama ‘çevrilemez’ ya da ‘çevrilmemesi gerekenkavramaların, ele geçirdikleri yayım araçları aracılığıyla, sözcüğün tam anlamıyla ‘kavram kargaşası’na yolaçtığı da görülmektedir.

            İşte bu nedenle ses, söz ya da görüntü yoluyla yayımlanan tüm ‘metin’lere uygulanabilecek doğru bir ‘okuma’ biçimi geliştirmek gerekiyor.

             Kaldı ki, ‘sorunsal’ı bilmek, aynı zamanda, metnin bütününe ait işleyiş mekanizmasını da bilmeyi getiriyor.

            Türkçe’de bu ‘dert ne?’ biçiminde dillendirilebilir.

            ‘Dert’ bir kez belirlendikten sonra, derdin çaresine yönelik kuşkusuz çok değişik ve hatta çatışmalı söylemler de geliştirilebilecektir.

            Ne var ki, insanlık-dışı olanların ‘dertleri başka’...

            Bunlar ‘karşıt’ değil, suyun öte yakasındakilerdir: ‘Üsküdar’dakiler!

            Onları kucaklamak isteyenlerin de, suyu geçerken boğulacakları kesindir.

            Nitekim bugün, Türkiye’den duyulan ‘imdat’ seslerinin, o suda kulaç atanların sesleri olduğuna kuşku yoktur.

             Habip Hamza Erdem      

 (*) Bilimadamı’na modaya uysun diye ‘bilim insanı’ gibi fantezilerle yaklaşanlar olabilir. Buradaki ‘adam’lık, Türkçe’mizdeki ‘adam olmak’la dillendirilen durumdur. Yoksa daha ‘adam’ olmamış bir ‘kadın’dan  zaten ‘bilim kadını’ da çıkmaz diyelim. Öte yandan ‘iş hayvanı’ karşılığına düşecek ‘iş insanı’ demek ayrı bir garabettir.

(**) Burada ‘idéoloji’, ‘bilim’ anlamında kullanılmıştır ya da ‘bilimsel ideoloji’.. Ki bu konuya daha ilerideki yazılarımızda değineceğiz.

Yazarlar