cumhuriyet fazilettir

2018 yılının son günlerinde ‘Millî irade’ üzerine üç yazı yayınladım. Tatil, eğlence ya da gündelik koşuşturmalar nedeniyle bu bütünlük dikkatlerden kaçmış olabilir.

Hem yazının bütünlüğünü korumak ve hem de ‘yeni yıl’ın ilk yazısı olması amacıyla yeniden yayınlıyorum.

2019 yılı, ya bu konuları özümseyip gereğini yapmak yılı olacaktır ya da ‘eski hamam eski tas’ misali ‘gelen gideni aratacak’ bir yıl olacaktır.

Gelip geçen yılların ne kabahati olabilir, değil mi ama?

Kabahatin büyüğü’nün kimde olduğuna bakılmalı der,

bu duygu ve düşüncelerle, yeni bir yılımız olsun dilerim.

Habip Hamza Erdem

‘MİLLÎ İRADE’ NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Milsiz irade

Son yıllarda Türkiye’de en çok kullanılan kavramlardan biri de ‘Millî irade’ kavramıdır.

Sözedilen ‘irade’nin ‘gayri millî’ olduğunu tartışmanın gereği yok.

Orası kesin.

Biz burada ‘irade’ ve giderek ‘ulusal irade’nin ‘mil’i yani ‘devindiricisi’ni, ya da belki de ortaya çıkanın ‘irade’ olup olmadığı üzerine akılyürüteceğiz.

Bilindiği üzere, millî irade kavramı, Rousseau’nun ‘genel irade’ (volonté général) kavramından türetilmiştir.

Rousseau’nun ‘genel irade’ kavramı, türdeş (homojen) bir topluluğun ‘genel irade’sinden başlayıp, tarih-dışı (anakronik) olarak, tüm insanlığı kavrayacak biçimde tasarlanabilir.

Nitekim, toplumsal adalet adına ya da herhangi bir toplumsal talep uğruna ve hatta ulusal özgürlük yolunda alınabilecek tüm ‘ortak karar’lar bu bağlamda değerlendirilebilir.

Tüm bu hareketleri devindiren şey, yani hareketin mili, ‘genel irade’ olarak tanımlanabilir.

Ne var ki, Rousseau dahil, ondan sonra kavramı geliştirecek olan Kant, Hegel ve Marx’tan, Sartre, Foucault, Deleuze ve Badiou’ya değin tüm düşünürler, bir ‘irade’nin ortaya çıkmasını onun  ‘özgür bir bireyin iradesi’ olması koşuluna bağlamışlardır.

Tam de bu nedenle, Türkiye gibi bir ülkede, AKP gibi bir parti taraftarlarının ortaya koydukaları ‘genel irade’nin ne millîlikle ve ne de ‘irade’nin kendisiyle bir ilgisi bulunmamaktadır.

 ‘Fransız Devrimi’ düşünürlerinden L’abbé Sièyes, “Her insanın doğuştan gelen karar alma ve isteğini dile getirme hakkı vardır”, dedikten sonra; “ya özgürce istenir ya da ona zorlanılır, ikisi arasında bir orta yol bulunmamaktadır” diye eklemektedir.

            Ki, bu görüş, neredeyse sözcüğü sözcüğüne İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesine girmiştir.

            L’abbé Sièyes, bunun dışında diye devam ediyor; “Çaresizlik üzerine zorba imparatorluğu ve onun alçakca sonuçlarını görüyorum”.

            Sanki o günden bugünkü CB Hükûmeti’ni görüyormuş da denilebilir.

            Her ne ise.

            Dönüp dolanıp bu alçak rejimi ve onu bilerek ve isteyerek destekleyenler ile onu sindirenleri yazmak değil amacım.

            ‘Millî İrade’ kavramını deşmek.

Descartes, “ özgür, kendiliğinden ve iradî, bir ve aynı şeylerdir” diyordu.

            Robespièrre ise “özgürlük niyeti özgür seçme yetisi yani liberum arbitrium değildir” diyor.

            Yani ‘halk iradesi’, Machiavel ve taraftarınca yapıldığı gibi, pasif dile getirme ya da razı olmaya indirgenemez.

            Jakobenlerin ‘Milli irade’yi nasıl ‘Erdem’e bağlayacaklarına da değineceğiz.

            O arada, ‘Cumhuriyet Erdemdir’ sözünü de anımsatabiliriz.

            Kim niye demişti ve bugün ne hale gelmiştir?

            Ve hâlâ bir ‘Cumhuriyetimiz var’ diyebilenlerin ‘özgürlük’leri ve ‘erdem’lerine... dönmeden..

            ‘Genel İrade’nin, anlık ve kesin olmaktan öte, Rousseau ve Sièyes’in düşündükleri biçimde, bir süreç olduğu ve uzun dönemde ne ‘yanılmak’ ve ne de ‘ihanet etmek’ gibi bir sonuç vermeyeceğini de belirtmek gerekir.

            Buradan Lukakcs’ın sözüne gelinebilir: “Proletarya, diyor lukacs, kendi gündelik eylemiyle olunur, o sadece eylem halinde iken vardır, eylemdir;                                                                                                                                                                                                                 eylemeyi durdurduğu anda parçalanır”.

            Buradan Hallward’ın çıkardığı sonuç ise şu: “İrade, temsile değil eyleme geçişe kumanda etmektedir”.

            Demek ki, öyle ileri geri ‘millî irade’ milsiz irade gibi ne idügü belirsiz terimlerle koca bir toplumu zaptürapt altında tutmanın felsefî ve politik bir ‘anlam’ı bulunmamaktadır.

            Daha kötüsü, kimi safdil aydın-benzerlerinin ‘millî irade’ye sürekli saygılarını sunmaları da kendi ‘irade’sizliklerinin göstergesi olmaktadır.

            Ki bu konuyu biraz daha açmak gerekmektedir.

‘Millî irade’nin özü

Millî irade’nin ‘mil’i, yani onun ‘işleyiş’ine olanak sağlayan şeyin, ‘eylem’ olduğunu söyledik.

Gerçekten de, politik iradenin eyleme geçmesi, us ve doğal hak ilkesi gereği, iktidarı onamak değil ama onu ele geçirmektir.

Değil mi ki, ‘millî irade’ felsefî bir kavram olmak kadar ‘politik’ bir kavramdır.

Zaten, biz burada, ‘millî irade’nin hem ‘felsefî’ ve hem de ‘poltitik’ yönlerini birarada değerlendirme çabasındayız.

Kaldı ki, felsefe, olgu ve olayları ‘yorumlamak’tan çok, onları ‘değiştirme’yi, ‘dönüştürme’yi gözetmediği sürece,  haydi ‘gevezelik’ demeyelim ama ‘skolastik’ olmanın ötesine gidemez.

Lukacs’a göre, “sadece proletaryanın sınıf bilinci bu dönüştürücü işlevi barındıran bir pratik bilinç” olmaktadır.

Bu bilincin, politik iradeye dönüştürülmesi de belki ‘işçi partileri’nden beklenmektedir.

Kaldı ki burjuva partilerinin hemen hemen çoğu ‘muhafazakâr’lığın şu ya da bu biçimi olduklarıyla övünegelmektedirler.

Dönüşüm’ onların varlık nedenlerine aykırıdır.

Ya da, onların istedikleri ‘dönüşüm’ ileriye doğru olmaktan çok, geriye doğrudur.

Nitekim, AKP’nin son dönemde gerçekleştirdiği tüm ‘dönüşüm’lerin, ‘orta-çağ’a doğru olduğu apaçık ortadadır.

Turgut Özal’ın, o peltek ağzıyla ‘transformasyon’ dediği, işte bugünkü AKP tabanını oluşturan bilmem nerenin kılları olmuştur.

Oysa ezilenler, diyor Freire, bir ‘şey’ olarak girdikleri mücadeleden ‘insan’ olarak çıkarlar”.

Türkiye’de bunun tersinin olması üzerinde yeniden düşünülmelidir derim.

Burada bir ‘usdışılık’ vardır !

O sıradan, gerçekte düşünce aczinin yansıması olan ve onları da ‘hoşgörme’yi öneren yaklaşımlar üzerinde durmak istemem. Onlara sadece acırım.

            Herşeyden önce, tüm özgür ve iradi eylem biçimlerinde olduğu gibi, halk iradesi (millî?) de, kendi pratik yeterliliğiyle tanımlanabilir.

Çünkü ‘irade’ bir ‘töz’ (subtance), bir ‘nesne’ (objet) olmadığı için ancak onun ‘öz’üne bakılabilir: eylem/pratik.

            Ve yine Kant, Fichte ve Sartre’a dayanarak denilebilir ki; ‘temel özgürlük’ ya da ‘aklın pratik uygulayımı’, kedisinin ‘ne’ olduğundan çok, onun yaptığı veya yarattığı şeyler aracılığıyla ortaya çıkar ya da anlaşılabilir.

            Kendisi ‘ne’ yapmış ya da orataya ‘ne’ çıkarmışsa ‘o’dur.

            Yukarıdaki örneğe dönülecek olursa, o, sadece orasının ‘kıl’ıdır.

            Eh bunu hoşgörmek ya da onun dümensuyunda yürümek, ve hele saygı duyulacak bir şey olarak değerlendirmek, haydi ‘kıl olmak’ demeyecek olsak bile, ‘insan’ olmakla nasıl bağtaştırılabilir?

            Ulus örneğinde olduğu gibi, herhangi bir ‘politik birlik’in ‘beka’sı onun sistematik olarak ‘denetimli’ (discipline) ve bölünmez (indivisible) olmasına bağlıdır.

            “Böyle olduğu için, diyor Rousseau, egemenlik devredilemez ve bölünemez; çünkü irade ya genel (millî)’dir, ya da ortada yoktur”.

            Ancak ve ne var ki, bu politik birliğin içindeki ‘farklılıklar’ ve ‘iç tartışmalar’ başka, fitne ve fesat (divisions des factions) ile kökten ayrılıklar (schiisme) başka şeylerdir.

            Bu ikincilerin olduğu ‘politik birlik’te ‘millî irade’den sözedilemez.

            Birinin çıkıp, ben bu toplumun yarısının CB’siyim dediği bir ülkede, diğer yarısının ‘yahu bizim de CB’miz sayılırsın’ demesinin bir anlamı yoktur.

            ‘Millî irade’, en azından Rousseau’nun dediği gibi, ya vardır ya da yok.

            Türkiye’de bugün, kim ne derse desin, ‘millî irade’ yoktur.

            ‘İrade’nin ‘genel’ ya da ‘millî’ olmamasına yol açan taraf ise, yine kim ne diyecek olursa olsun diyelim, ‘iktidar’ı  hile ve desise ile, gaspedenlerdir.

            Ve bu ‘hile ve desise’ye boyun eğmek şöyle dursun, hile ve desiseyi yapanların ‘iktidar’ı aldıktan sonra yaptıkları onların ‘ne’ olduğunu hâlâ ortaya çıkarmamışa...

Millî Irade’nin ‘ne’ olduğu konusunda ne söylenip yazılsa boştur.

Yine de, suya yazılacak olsa da, konuyu biraz daha açmak gerekecek.

Milî iradenin ‘erdem’i

Madem ki ‘Milî irade’ kesin ve anlık değil ama bir ‘süreç’ içinde oluşmaktadır, onun parçalanmaktan korunması ve yanılgılardan arınması için de bir ‘çaba’ gerekmektedir.

Yani, o sıradan yaklaşım olan ‘sandık’ sorununa dönüldükte, ‘sandıktan çıktıktan’ sonra olabilecek ‘sapma’ ya da ‘saptırmalar’a (takiye sonuçlarına diyelim) karşı da bir önlem alınması gerekecektir.

Bunun için Jakobenler ‘erdem’i bir ‘önlem’ olarak görmüşlerdir, denilebilir.

Erdem’, burada, en yalın tanımıyla,  beylik bir ‘ulasal çıkar’ anlamından çok, ‘genel çıkar’ların ‘özel çıkar’lar lehine zedelenmemesidir.

Tümden spekülatif ve entellektüel bir tanım yerine, halkın büyük çoğunluğunun aktif çıkarlarına hasredilmek, bu amaç uğrunda çaba harcamak anlamındadır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, ‘Cumhuriyet fazilettir’ denilmişse, Cumhuriyet sonsuza kadar kurulduğu biçimde kalacak anlamında değil, ama sonsuza değin halkın çoğunluğunu ‘çağdaş uygarlık düzeyi’nin üzerine çıkaracak biçimde işleyecektir anlamında kullanılmış olduğuna kuşku yoktur.

Ki bu anlayışın, Robespierre ve Saint-Just’ten esinlendiğine de kuşku yoktur.

Ve Rousseau’nun, “her insan, kendi özel iradesi genel iradeye uygun olduğu sürece erdemlidir” ... “yeter ki bu erdemlilik sürdürelebilsin” dediğini de anımsatalım.

İşte bu noktada, kimilerinin şu ya da bu biçimde ‘genel irade’ye elkoyduğunu varsayalım.

Burada ‘millî irade’ bahanesiyle, bu ‘sahte irade’ye boyun mu eğilecektir?

Şimdi Türkiye’de oluştuğu varsayılan ‘millî irade’nin erdemlilikle yakından uzaktan bir ilişkisi var mıdır?

Var diyenlerin ‘erdem’den nasibini almadıklarını belirterek geçelim..

Simone de Beauvoir, irade sahibi olmak, her türlü güçlük ve karşı koymaya karşı sürekli iradî olmayı gerektirir diyor.

Etik militanı’ olmanın olmazsa olmazı..

Erdem sahibi olmak, her türlü erdemsizliğe karşı koymak demek.

Namuslular da en az namussuzlar kadar cesur olmalı’ demekle aynı.

Jakobenler, 1793’lerde, ‘millî irade’nin dağıtılma girişimlerine karşı, bugünkü anlamda değil ama gerektiğinde ‘şiddet’ kullanma anlamında ‘terörse terör’ diyebilmişlerdi.

Şimdi kazkafalı çıkıp, buradan, bu satırları yazana ‘terörist’ de diyebilir.

Oysa, jakoben anlamda değil ama IŞİD bağlamında ‘teröristin şahı’nın kedisi olduğunu görmekten acizdir.

Kemalistleri bayrak direklerine asmayı tasarlayanlar kimlerdir örneğin?

Oysa, jakobenlerin terörü saldırgan olmaktan öte savunmacı idi.

Tıpkı Kemalistlerin bugün uygulamak zorunda kaldıkları gibi.

Ancak ortalıkta gerçek anlamda Kemalist olmadığı için, ortam tatlısu Kemalistlerine kalmış gibidir.

Onlar da, ne şiş yansın ne kebapçı oldukları için, ‘erdemsizlik’lerine denilmese bile, ‘iradesizlik’lerine sürekli ‘demokratik’ bir kılıf uydurma çabasındadırlar.

Oysa ‘irade’, sıradan bir istek ya da fantazi olmaktan öte, gerçekten uygulama sürecine yönelme yeteneğinden başkası değildir (Sartre).

Ana Muhalefet Partisi’nin, zaman zaman, ‘yaptırmayacağız, sattırmayacağız’ türü fantazileri bunlara örnek olsun!

Kimi birey ya da kuruluşların, ‘bu kadar da olmaz’ diye haykırışları da bir başka örnek.

Rousseau ve Kant’ın açtığı yoldan, Fichte’den sonra Hegel de, ‘irade’nin, “düşüncenin kendisinin varlığın yerini alması”ndan başka bir şey olmadığını ileri sürecektir.

Atatürkçü Düşünce diye bir ‘şey’ varsa, demek ki, bir Atatürkçü varlık olarak ortaya çıkmak zorundadır.

Aksi halde, daha önceki bir yazımızda sözünü ettiğimiz La Boétie’nin ‘bilinçli kölelik’ konumundan çıkmak mümkün olmayacaktır.

La Boétie’den sonra, Du Bois, Fanon, Aristide ve giderek Foucault, Deleuze ve Zizek’in de kimi katkılar yaptığı üzere; “zalimlere zalimlik gücünü özde zulmedilenler vermeye devam edecektir”.

Vesselam

1 Ocak 2O19

*** *** ***

Millî İrade’nin Erdemi

Madem ki ‘Milî irade’ kesin ve anlık değil ama bir ‘süreç’ içinde oluşmaktadır, onun parçalanmaktan korunması ve yanılgılardan arınması için de bir ‘çaba’ gerekmektedir.

Yani, o sıradan yaklaşım olan ‘sandık’ sorununa dönüldükte, ‘sandıktan çıktıktan’ sonra olabilecek ‘sapma’ ya da ‘saptırmalar’a (takiye sonuçlarına diyelim) karşı da bir önlem alınması gerekecektir.

Bunun için Jakobenler ‘erdem’i bir ‘önlem’ olarak görmüşlerdir, denilebilir.

Erdem’, burada, en yalın tanımıyla,  beylik bir ‘ulasal çıkar’ anlamından çok, ‘genel çıkar’ların ‘özel çıkar’lar lehine zedelenmemesidir.

Tümden spekülatif ve entellektüel bir tanım yerine, halkın büyük çoğunluğunun aktif çıkarlarına hasredilmek, bu amaç uğrunda çaba harcamak anlamındadır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, ‘Cumhuriyet fazilettir’ denilmişse, Cumhuriyet sonsuza kadar kurulduğu biçimde kalacak anlamında değil, ama sonsuza değin halkın çoğunluğunu ‘çağdaş uygarlık düzeyi’nin üzerine çıkaracak biçimde işleyecektir anlamında kullanılmış olduğuna kuşku yoktur.

Ki bu anlayışın, Robespierre ve Saint-Just’ten esinlendiğine de kuşku yoktur.

Ve Rousseau’nun, “her insan, kendi özel iradesi genel iradeye uygun olduğu sürece erdemlidir” ... “yeter ki bu erdemlilik sürdürelebilsin” dediğini de anımsatalım.

İşte bu noktada, kimilerinin şu ya da bu biçimde ‘genel irade’ye elkoyduğunu varsayalım.

Burada ‘millî irade’ bahanesiyle, bu ‘sahte irade’ye boyun mu eğilecektir?

Şimdi Türkiye’de oluştuğu varsayılan ‘millî irade’nin erdemlilikle yakından uzaktan bir ilişkisi var mıdır?

Var diyenlerin ‘erdem’den nasibini almadıklarını belirterek geçelim..

Simone de Beauvoir, irade sahibi olmak, her türlü güçlük ve karşı koymaya karşı sürekli iradî olmayı gerektirir diyor.

Etik militanı’ olmanın olmazsa olmazı..

Erdem sahibi olmak, her türlü erdemsizliğe karşı koymak demek.

Namuslular da en az namussuzlar kadar cesur olmalı’ demekle aynı.

Jakobenler, 1793’lerde, ‘millî irade’nin dağıtılma girişimlerine karşı, bugünkü anlamda değil ama gerektiğinde ‘şiddet’ kullanma anlamında ‘terörse terör’ diyebilmişlerdi.

Şimdi kazkafalı çıkıp, buradan, bu satırları yazana ‘terörist’ de diyebilir.

Oysa, jakoben anlamda değil ama IŞİD bağlamında ‘teröristin şahı’nın kedisi olduğunu görmekten acizdir.

Kemalistleri bayrak direklerine asmayı tasarlayanlar kimlerdir örneğin?

Oysa, jakobenlerin terörü saldırgan olmaktan öte savunmacı idi.

Tıpkı Kemalistlerin bugün uygulamak zorunda kaldıkları gibi.

Ancak ortalıkta gerçek anlamda Kemalist olmadığı için, ortam tatlısu Kemalistlerine kalmış gibidir.

Onlar da, ne şiş yansın ne kebapçı oldukları için, ‘erdemsizlik’lerine denilmese bile, ‘iradesizlik’lerine sürekli ‘demokratik’ bir kılıf uydurma çabasındadırlar.

Oysa ‘irade’, sıradan bir istek ya da fantazi olmaktan öte, gerçekten uygulama sürecine yönelme yeteneğinden başkası değildir (Sartre).

Ana Muhalefet Partisi’nin, zaman zaman, ‘yaptırmayacağız, sattırmayacağız’ türü fantazileri bunlara örnek olsun!

Kimi birey ya da kuruluşların, ‘bu kadar da olmaz’ diye haykırışları da bir başka örnek.

Rousseau ve Kant’ın açtığı yoldan, Fichte’den sonra Hegel de, ‘irade’nin, “düşüncenin kendisinin varlığın yerini alması”ndan başka bir şey olmadığını ileri sürecektir.

Atatürkçü Düşünce diye bir ‘şey’ varsa, demek ki, bir Atatürkçü varlık olarak ortaya çıkmak zorundadır.

Aksi halde, daha önceki bir yazımızda sözünü ettiğimiz La Boétie’nin ‘bilinçli kölelik’ konumundan çıkmak mümkün olmayacaktır.

La Boétie’den sonra, Du Bois, Fanon, Aristide ve giderek Foucault, Deleuze ve Zizek’in de kimi katkılar yaptığı üzere; “zalimlere zalimlik gücünü özde zulmedilenler vermeye devam edecektir”.

Vesselam

Habip Hamza Erdem

Yazarlar