habip hamza erdem2 1

Devlet Ve Sermaye! (10)  

Özel/Kamusal..

Devlet’in tarih boyunca geçirdiği evrime de geleceğiz.

Şu aşamada, özel/kamusal ayırımının niteliğine bakalım.

Yine Galbraith’ten bir alıntı yapılacak olursa, denilebilir ki, büyük sermayedeki ‘işletmecilik mantığı’, geçmişin ‘girişimcilik mantığı’nı aşmıştır.

O nedenle, aklımıza gelebilecek olan herhangi bir ‘işadamı’, özünde, özel sektörün değil, kamu sektörünün bir ajanı, Devlet’in bir ‘taşeron’undan başka bir şey değildir.

Oysa, ‘Devlet’in ‘özerkleşmesi’ nice yıllar boyunca onca mücadeleler sonucunda olabilmişti.

Ancak, Turgut Özal’lı yıllarda, Türkiye’de, devletin şirket gibi yönetilmesi ‘moda’sına uyuldu.

Türkiye buna hazır mıydı?

Kesinlikle değildi.

Bu konu, ABD’de sermaye’nin gelişiminin ‘doğal sonucu’ iken, Türkiye’de ‘özenti’nin baskın gelmesi sonucunda oluyordu.

Bu özentinin kökeninde ise, ‘Çağı yakalamak’tan çok, kendi tarihsel ‘Çağ’larına duyulan özlemin payı yoktur denilemez.

Devlet ‘hıyar satmaz’ denilerek, güya ‘Devlet’ yüceltilmek istenirken, Devlet hıyara teslim edilmiş oluyordu.

Oysa ABD’de, özellikle ‘savaş sanayii’nde, daha geçen yüzyılın başından itibaren, özel sektör kamu sektörü gibi çalışmaya başlamıştı.

Ve yine Türkiye’de, çoğu kez, özel sektörün neden ‘Doğu’ya gitmediği üzerine ‘güzellemeler’ yapılmaktadır.

Batıdaki ‘ekmek kapısı’ kapatılmadan onun ‘özel sektör’ ya da ‘girişimci’ olup olmadığı anlaşılmış mıdır ki,  ayrıca ‘Doğu’ya neden gitmediği sorgulanabilsin.

Şöyle de söylenebilir; Türkiye’de ‘Devlet’ olmazsa ‘özel sektör’ de olmaz.

Ve Türkiye’de, her hükûmetin kendine özel bir ‘özel sektör’ü olmuştur.

Tam da bu nedenle, belirleyici olan, ‘ekonomi’den çok ‘politika’ olmuştur.

Oysa, Machiavel’in Prens’i olan ‘Devlet’, tanrısal özelliklerinden arınmış (Déthéologiser) ve «kendi ağırlık merkezini kendisinin oluşturduğu bir Devlet » olmuştu.

Devlet’in ‘özerkleşmesi’nden anlaşılması gereken de zaten budur.

Ki, son çözümlemede ‘ekonomi’ diyen Marx’ın ‘gençlik yazıları’nda ‘politika’ daha baskındır.

Değil mi ki, ‘sivil toplum’/ ‘politik toplum’ ayırımı da bu bakışın bir sonucudur.

O nedenle, Frankfurt Okulu, özellikle Hannah Arendt (1906-1975) ve Miguel Abensour (1939-2017)’un ekonomiden çok ‘politikayı öne çıkararak, Marx’ı da marksizmden kurtarmaya çabaladıkları  söylenebilir. Böylece ‘Demokratik Devlet’in sorgulanmasına gelinmiş olacaktır: Demokrasi Devlet’e karşı (Démocratie contre l’Etat).

Ancak biz yeniden Galbraith’a dönerek, ideolojilerin etkisinde kalınarak, ‘planlama’nın tutsağı olmaktansa, ‘planlama’nın ‘genel çıkar’ların hizmetine nasıl sokulabileceği üzerinde duralım.

Buradaki ‘planlama’, Galbraith’a göre, kamunun yerini alan ‘özel büyük işletmeler’in planlamasıdır; ki, aynı zamanda, ‘piyasa’nın denetiminde olması şöyle dursun, ‘piyasa’yı yönlendirendir.

Geçerken şu noktaya dikkat çekmekte yarar olabilir: bu büyük işletmeler, özellikle neo-klasik iktisatçıların, oligopol ve hatta monopol olsalar bile tüketici taleplerine göre üretim yapan ‘işletme’ler değildirler.

Galbraith’ın ‘Büyük İşletme’leri, önce tüketicilerin ‘istekleri’ni planlayan ve ardından onların ‘gereksinme’ olmasına yolaçan işletmelerdir.

Dolayısıyla , ‘işletme’ olmaktan çok birer ‘örgütlenme’ (organisation)dirler.

Örgütleyen denilse daha doğru olabilir.

Çünkü, hem ekonomiyi ve hem de politikayı ‘örgütleme’yi becerebilenlerdir.

Demek ki, Özel/Kamu ayırımı şöyle dursun, toplumun kendisini ‘örgütlemektedirler’.

Devlet’i dahil.

(Sürecek...)

Habip Hamza ERDEM – 31 Aralık 2017

Yazarlar

Showers

10°C

Istanbul