aydin koksal yasamin gizi3 1

Yaşamın Gizi : Bilgisayar Sözcüğü’nün 50. Yılı’nda, Bilişim’den Anı Roman’a...

Aydın Köksal ile Söyleşi:

Gürler Akdora: Sayın Aydın Köksal, sizinle tanışmam yüz yüze görüşmemizden önceki yıllara gider. 1932’de Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türk Dil Kurumu (TDK), köylerde kentlerde yaşayan bellek gibi Türkçe sözleri içeren 12 ciltlik Derleme Sözlüğü’nü, eski yapıtlarda, elyazmalarında kullanıldığı halde Arapça-Farsça baskısıyla unutulmuş yanıt gibi Türkçe sözleri içeren 8 ciltlik Tarama Sözlüğü’nü yayımladıktan sonra, özellikle altmışlı yıllarda sayıları çoğalan Terim Sözlükleri ile dilimize zenginlik katmaktaydı.

Böylece dilimizdeki yabancı sözcükler bir elekten geçiriliyor, ayıklanıyordu… Türkçemizin bal peteklerinden süzülerek gelen unutulmuş sözcükler canlandırılarak ya da Türkçe eklerle köklerden yeni sözcükler türetilerek yabancı sözcüklere karşılıklar bulunuyordu…

Sinema’dan Tiyatro’ya, Temel Bilimler’den, Uygulamalı Bilimler’e, Spor’a değin, bilim-eğitim-yazın-sanat alanlarında yabancı sözcük kullanma alışkanlığı, yerini herkesin anadili bilinciyle hemen anlayabileceği Türkçe sözcüklere bırakıyordu.

Halkımızın büyük çoğunluğu daha bilgisayarlarla tanışmadan, binlerce yeni sözcüğü kapsayan Bilişim konusundaki çalışmalarınızla, Sözlüğü’nüzle, sizin bilgi işlem, bilgisayar, bilişim, donamım, yazılım, iletişim gibi sözcüklerinizle tanışmıştı bile.

Çağımızda bilim ve teknoloji dünyasındaki buluşlardan belki de en önemlisi bilgisayarlardı. Siz bilgisayar sözcüğünü 1969 baharında Türkçe köklerden türetip, devletimizin resmi yazışmalarında, ilk kez günümüzden tam 50 yıl önce kullanmıştınız…

Yeni teknolojiler, dünyaya yayılırken, bunları üreten ulusların dillerini de yeryüzüne yayıyor. Siz bu çalışmanızla, uzgörünüzle, dilimizi bu fırtınadan korudunuz… Kendi meslektaşlarınıza olduğu gibi başka mesleklere de örnek oldunuz…

O günlerden bugünlere, katkılarınızla yaşamınızda önemli bir yer tutan bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

aydin koksal1

Aydın Köksal: İstanbul doğumluyum. Fransa’da Elektronik Mühendisliği okudum. Yedek Subaylık görevim sırasında Mamak Muhabere Okulu’nda Nisan 1965’te verdiğim Elektrik Esasları dersinde, örneğin jeneratör, kapasite gibi yabancı sözcükleri Türkçe köklerle eklerden türettiğim üreteç, sığa gibi sözlerle karşıladım. Türkçe konuşarak işimi daha iyi yapabilme tutkusuyla başladığım bu çabayı bilişim kesiminde o gün bugündür sürdürüyorum.

Galatasaray’da okurken Fransızca-İngilizce-Almanca, Fransa’da okurken de İtalyanca-  İspanyolca öğrenmiştim. Yabancı dilleri de insanları da çok sevdim ama sonuç olarak Türkçenin matematiksel yapısından, köklerinin sözcük başlarında bir bakışta gözüken saydamlığından, eklerinin işlekliğinden, en ince anlam ayrımlarını adlandırmaya elverişli sözcük türetme olanaklarından, özetle Türkçenin her yerde hep geçerli ses uyum kurallarıyla hiçbir ayrıcalığa yer vermeyen düzeninden, dilbilime meraklı, işini iyi yapmak isteyen bir mühendis olarak büyülendiğimi söyleyebilirim.

1966’dan beri bilgisayar üzerinde çalışıyorum. Bilişim Devrimi’nin en erken ayrımına varan kişilerden biriyim. Bu işe, “Bilişim teknikbilimini Türkiye’nin kalkınması için bir araç olarak kullanacağız” diye hem kendime hem çalışma arkadaşlarıma, çevreme, topluma söz vererek tutkuyla başladım.

1967’de Hacettepe Üniversitesi’nin kuruluşuna Bilgi İşlem Merkezi’ni kurarak katıldım. 1971’de çalışma arkadaşımla ev adresimde kurduğum Türkiye Bilişim Derneği ile, bu uğraşımız Türkiye coğrafyasında ulusal bir amaca dönüştü…

Derneğimizin üç aylık süreli yayını olarak 48 yıldır yaşatmayı başardığımız Bilişim dergimizle, Atatürk’ün izinde bilim-öğretim dili olarak gelişen Türkçemizle, 1973-74’te -Cumhuriyet’in 50. Yılı’nda- başlattığımız Bilgisayar Mühendisliği dalında Doktora programı, 1977’de yine Türkçe başlattığımız Bilgisayar Mühendisliği Lisans programıyla bu süreci hızla ülkemiz coğrafyasına yaymayı başardık.

Türkiye bugün gelişkin bir yazılım endüstrine sahip… Dünyanın birçok ülkesinde bulunmayan karmaşık çevrimiçi bilişim sistemlerimizi bile elli yıldır kendimiz tasarlayıp üreterek hemen bütün endüstri, hizmet ve yönetim kesimlerinde güvenilir biçimde kullanmaktayız.

Bilişim uğraşımızda kazandığımız bu başarıyla birlikte, Türkçe bilişim sözlerimizin binlercesi de halkımızca ulusal düzeyde benimsendi: Bilgisayar, bilişim, iletişim gibi sözcüklerimiz başka uğraş alanlarında çalışanlara da örnek oldu; giderek çatal, kaşık, bıçak gibi gündelik yaşamın akışı içerisinde kullanılmakta.

Bu deneyimimiz, Atatürk’e borçlu olduğumuz aydınlanma sürecimizin, giderek uluslaşma sürecimizin, hem sürekliliğinin bir göstergesi hem de tartışmasız güvencesidir…  

aydin koksal2

Gürler Akdora: Sizinle Bilişim Derneği’nden değerli dostumuz Rahmi Aktepe aracılığıyla 1990’larda karşılaştık. Çalışmalarınız genel olarak iki çizgide ilerliyor: Birincisi bilgi, bilişim, bilgisayarlar ve yazılım. Öteki, Türkçemizi yabancı dillerin egemenliğine karşı savunmak ve gelişmesine katkıda bulunmak. 1980 yılı TDK İnceleme Ödülü’nü kazanan, dil-kültür ilişkilerini inceleyen Dil ile Ekin başlıklı ünlü yapıtınızla hangi sorunlara dikkat çekmek istemiştiniz? İlgi alanlarınızın bugün geldiği aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bilişim’de, yazılım’da dünyadaki yerimiz nerelerde? Türkçemiz bu gün hangi sorunlarla karşı karşıya?

Aydın Köksal: Değerlendirmeniz ne güzel! Siz bir mimarsınız, gençliğinizden beri Paris’te yaşıyorsunuz. Buna karşın ülkeniz sorunlarına, anadilinizdeki gelişmelere karşı gösterdiğiniz duyarlık çok önemli. Bu ilginiz Türkiye’nin parlak geleceğine olan güvenimi pekiştiriyor.

Ben elektronik mühendisiyim. Yaşamım bilgisayar üzerinde çalışmakla geçti. Ama bu ileri tekniklerin tümüyle insanlığın daha mutlu bir geleceğe uzanmasını sağlayacak birer araç olduğunu düşünebilecek ölçüde bir “dil duyarlığı”na da sahibim. Çünkü Cumhuriyet’imizi kuran Atatürk’ten yalnızca iki yıl sonra doğdum.

Hacettepe Üniversitesi oluşurken Bilgi İşlem Merkezi’mizin kuruluş yıllarıydı... Dil ile Ekin yapıtım, orada Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in önerisiyle 28 yaşında yazdığım 88 sayfalık bir denemeyle başladı. 32 yaşımda kitaba dönüştü, 40 yaşımda basıldı.

Kendimi bütünüyle Bilişim mesleğime vermiştim; bu mesleğin kavramlarını anadilimizde adlandırmadan bir yere varamazdık. 2.500’ün üzerinde terimi evet ben türetip önerdim ama Ata’sına güvenen halkımız da, onun izinde, biz gençlerin arkasında durdu.

Çok karmaşık çevrimiçi Bilişim Sistemleri’nin tasarımında, bunların altında yatan yazılım kodlarının gerçekleştirilmesinde bugün yeryüzündeki en ileri teknikleri kendi deneyimimizle elde ettiğimiz temel bilgi-beceriye, yapabilme bilgisi’ne sahibiz…

Bu birikimden şimdilik ulusal düzeyde gönenç sağlayamamış oluşumuz, ulusal eğitimde, ekonomik-toplumsal planlamada uzun zamandır yapageldiğimiz yanlışlardandır. Devlet Planlama Teşkilatı’mızı (DPT) bile dağıtmış durumdayız!

Cumhuriyet’in ilk 40-50 yılında hiç kuşkusuz yeryüzünün en güçlü öğretim-bilim dillerinden biri olarak gelişmiş ulusal dilimizin bugün karşı karşıya bulunduğu büyük sorun “Yabancı Dille Öğretim” yanılgımız konusundaki vurdumduymazlığımız”dır. Anayasa’mıza göre de, 3 Mart 1924’den beri yürürlükte olan “Öğretim Birliği” (Tevhid-i Tedrisat) yasamıza göre de aslında böyle bir uygulama yapılamaz…

Yapılırsa da, uluslaşma sürecimizde, Türk yurttaşlarının tümüne karşı elbirliğiyle suç işlemiş oluruz… Çünkü, Türk yurttaşlarının uluslaşma sürecini açıkça baltalamış oluruz… Bu, bağımsız uygar bir ulus olarak varlığımızı sürdürme yarışından,  kendi isteğimizle çekilmek anlamına gelir ki, bunun da 1950’li yıllardan beri Milli Eğitim Bakanlığı’mızda çalıştırdığımız Amerikalı danışmanların nasıl işlerine geldiğine, uzun yıllar DPT gibi uzmanlık kurumlarımıza, bakanlıklarımıza, özetle kamu yönetimimize gönüllü hizmetler vermekten kaçınmamış bir öğretim üyesi olarak, kişisel olarak da tanığım.

Mayıs 2000’de Öğretmen Dünyası Yayınları arasında yayımlanan ve Eylül 2002’de İkinci, Aralık 2006’da Üçüncü Baskısı yayımlanan “Yabancı Dille Öğretim: Türkiye’nin Büyük Yanılgısı” başlıklı yapıtımda bu konuyu ayrıntılı biçimde inceledim; meraklı okur Ulusal Eğitim Derneği’mizden edinebilir.

 

aydin koksal toplumsal oyun

Gürler Akdora: Son yıllarda yazın/edebiyat dünyamıza da giriş yaptınız. Size özgü gelişkin, akıcı, insanı sarıp sarmalayan sıcak bir anlatım diliyle anı roman türünde bir dizi kitap çıkarmaya başladınız. Dizi’nin ilk kitabı Yaşamın Gizi’ni geçen yıl Ağustos 2018’de Datça Karaincir’deki imza gününde tanıtmıştınız. Kapakta görsel olarak bir yağlıboya resim çalışmanız yer alıyordu. Yapıtta çocukluk anılarınız, gözlemleriniz zengin bir kültür birikimi ile harmanlanıyor. Aileden yakın çevreye halkalar biçiminde genişleyen dünyanız Cumhuriyet’in kent kültürüne uzanıyor. Okurken insan kendi yaşamını, çocukluk anılarını yeniden yaşıyor gibi oluyor. Bu yaz da kapağında bir cambaz resminiz bulunan Toplumsal Oyun’u tanıttınız.

40’lı 50’li yıllar niçin önemli sizin için?

Aydın Köksal: Savaş’ın başlangıcından beş ay önce doğmuşum... Hitler’in sapkın düşünceleriyle, bilimde teknikte, sanatta müzikte felsefede o dönem öncesinde uygarlık bayrağını taşıyan Alman ulusunu, demagojik söylevleri, yalanları ve algı yönetimiyle, propagandayla aldatıp -yoldan çıkarıp- 55 milyon kişinin ölümüne neden olduğu İkinci Dünya Savaşı’ndan yalnızca beş ay önce...

Ben bir “Savaş dönemi çocuğu”yum... Ama Türkiye Cumhuriyeti'ni, Türk Aydınlanması’nı yaratmış bir kuşağın da çocuğuyum...

Daha 20. yy başında koca Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü, 1913 Balkan Savaşı'nı, 1914-18 Birinci Dünya Savaşı’nda yedi cephede vuruşup darmadağın oluşumuzu, Kafkasya’da daha düşmanla karşılaşamadan 90 bin askerimizin donarak şehit düşmesini yaşamış aile büyüklerinden çocukluğu boyunca dinlemiş, sonra da Kurtuluş Savaşı’yla 20. yüzyılın yeryuvar ölçeğinde en büyük devlet adamı Mustafa Kemal’in gerçekçi bilgeliğiyle, özgür bağımsız uygar Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Aydınlanması’nı yaratmış bir kuşağın da çocuğuyum...

aydin koksal yasamin gizi

Gürler Akdora: Yaşamın Gizi dizisinde anlattığınız dönemleri nasıl kurguladınız?

Aydın Köksal: Dört kitaptan oluşan Dizi’de birinci kitabın adı da Yaşamın Gizi. Bu kitap, 1940-52 yıllarına yayılan çocukluk ve ilkokul yıllarımla ilgili gözlemlerimi kapsıyor. Ancak çocuğun anlatısı, yer yer ikinci bir anlatıcıyla sürüyor; böylece yaşlı yazar anlattıklarıyla zaman içerisinde sürüklendiği ileri-geri sıçramalarla, “Çocuk”un, sonra “Delikanlı”nın, “Genç Öğrenci”nın anlattıklarıyla birlikte, tam bir “20. Yüzyıl Tanıklığı” yaşıyor... Giderek, yaşlı adamın anlatmaya dilinin varmadığı “usundan geçen aykırı düşünceleri” ise, kimileyin üçüncü bir anlatıcı, yazardan “o” diye söz ederek anlatıyor.

 Yazarın kullandığı bu “üç katmanlı anlatım”, dört kitap boyunca, Türkçenin gücüyle birleşince, romana okurun sinematografik diyebileceği devingen, akıcı sahnelerden oluşan duyumsal, gerçekçi ama özgün bir serüven romanına benzer bir sürükleyicilik kazandırıyor.

Adnan Binyazar’ın, bu yapıtı Cumhuriyet’te tanıttığı 23 Kasım 2018 günkü “Yaşamın Gizi” başlıklı yazısında ara başlıklardan biri: “İncelikler Senfonisi…”  

Meraklı, oyuncu çocuk, 1950’de on yaşındayken içinde yaşadığı İstanbul’u anlatıyor...  14 Mayıs 1950’de, Demokrat Parti’nin iktidara gelişindeki coşkuyu anlatıyor... Ne yazık ki, hazırlıksız yakalanan yeni yönetimin uğradığı güç sarhoşluğu, özgürlüğü ya da demokrasi’yi ilkokul çocuklarının dünyasında bir tür “enseye tokat” oyununa dönüştürüyor.

Birinci kitap evde sıkılan çocuğun, özgürlüğü uğruna öğrenimini yatılı okulda sürdürme kararıyla son buluyor.

Gürler Akdora: İkinci kitapta çocukluğunuzun oyunları nasıl bir “Toplumsal Oyun”a dönüşüyor?

Aydın Köksal: "Toplumsal Oyun" başlığını taşıyan İkinci Kitap’ta 1952-56 yıllarına yayılan Ortaokul dönemi ile dört yıllık Lise’nin ilk yıllarına ilişkin gözlemler anlatılıyor: Okul Galatasaray Lisesi... İlk yıl Boğaziçi’ndeki Yetiştirici Sınıf’ta, Ortaköy’de Fransızca öğreniliyor. Burası bir oyun cenneti. Sonra Ortaokul Galatasaray’da... Beyoğlu'nda… Demir parmaklıklarla çevrili yatılı okulda özgürlüğü elde etmek hiç de kolay değil. Özgürlük ancak sabırla elde ediliyor: “Büyüdükçe, çevremi insanları tanıdıkça eğitim öğretim, daha karmaşık bir oyuna, toplumsal oyuna dönüştü…” Ancak bu sırada, İstanbul’da belleklerimizden silinmeyecek tatsız bir deneyim, 6-7 Eylül 1955 olayları yaşanıyor… Yaşamın Gizi’ndeki 10 yaşın 1950’deki İstanbul’una hiç benzemeyen 15 yaşındaki Delikanlı’nın gözlemlerinde, Toplumsal Oyun’da, bambaşka bir İstanbul görüntüsü çıkıyor ortaya… Öncesi ve sonrasıyla bu çok ürkütücü bir dönüşümün başlangıcı… Sözde Demokrasi’de işler sarpa sarıyor… Beş delikanlı yoksul Türkiye’nin düşlerindeki parlak geleceğinde kendilerini arıyorlar.

Gürler Akdora: Sırada yakında basımı yapılacak üçüncü kitap “Arayış” var!

Aydın Köksal:Arayış” başlığını taşıyan Üçüncü Kitap 1953 yılında, Ortaokul’da başlasa da daha çok 1956-60 lise dönemini anlatıyor: Us çağında artık geleceğe ilişkin bilinçli bir arayış dönemi başlıyor... Delikanlı’nın, 14 yaşında özgürlük arayışıyla başlayarak daha çok 16-20 yaşlarına yayılan gözlemleri, Beyoğlu, İstanbul’daki yaşama ilişkin, Galatasaray Lisesi’ndeki eğitime ilişkin gözlemleri... Ardından, Paris, Lyon... Mühendis olma yolunda yeniden okul... Uluslararası bir ortamda değişik toplumların ekinleriyle tanışma... Savaş ve Barış...

Gürler Akdora: Çıkacak dördüncü kitap olan “Tutku”ya gelirsek...

Aydın Köksal:Tutku” 1960-1966 yıllarını anlatıyor. Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, Fransa ve öteki uygar-ileri ülkelerdeki gözlemler... “Türk olmanın dayanılmaz karmaşıklığı...

Üçüncü Kitap’taki bilinçli “Arayış” bu kez “Tutku”ya dönüşüyor... İstanbul'da Yedek Subay Okulu öğrencisi er, Ankara'da teğmen... Askerlik, İş arama, eş arama da çok öğretici bir eğitim deneyimi... Bir işe girip “Bilgisayar” üzerinde çalışmaya başlayınca “Tutku”yla tanışma...  Eşim Gülden’le tanışınca da öyle... Sevgilim için, yurdumun geleceği için, önümüzdeki Bilişim Çağı için barış içinde yaşayacak  insanların tümü için mutlu bir gelecek arama tutkusu...  

Gürler Akdora: “Dört kitap, 100 bölümden oluşan bir Roman...” Her bölümün başında bir özdeyiş’e, bir “alıntı söz”e -bir epigram’a- yer vermişsiniz… Daha yapıtın ilk bölümlerinde “Öğrenmeden öğretmeden yaşanmış bir gün yok!” diye vurguluyorsunuz… Bunu kendi yaşamınız bağlamında belirtiyorsunuz ama bu çizgide düşünürsek, okur, yapıtın odaklandığı ana konunun kişinin kimliğini bulması ya da eğitim olduğunu düşünebilir… Evet, bu belki eğitim-öğretim odaklı bir yapıt, ama eğitim şöyle ya da böyle olmalı diye yol gösteremeye kalkışan tek bir satır yok! Bu durumda Yaşamın Gizi’ni sanırım her okurun, bunu kendi özel koşulları içinde, yine kendisinin bulup çıkarmasını umuyor olmalısınız.

Aydın Köksal: Gerçekten yapıtı öyle kurguladım… Anlatılanların tümü gerçekten var olan kişiler, yaşanmış gerçek olaylar. Bu bir “20. Yüzyıl’ın Tanıklığı” ya da “Çağımızın Tanıklığı” romanı… Öğretmen Dünyası dergisinden değerli dostum Mustafa Pala’nın yorumu kısaydı: “Yaşamın Gizi”ni eğimlerde coşkun, düzde dingin akan bir su gibi okudum. Pırıl pırıl bir Türkçe ile içtenlikli anlatımınız beni sarıp sarmaladı. Sanat edebiyat bağlamında kurmacanın gerçeklikten daha etkili olduğunu sanırdım, yanlışmış!

Gürler Akdora: Birkaç sözcükle ne güzel anlatmış… Evet… Ben de bu değerlendirmeye katılıyorum… Okuduğum ilk iki kitapta bunun bir yaşam öyküsü olmadığını görüyorum… Yapıt 1940 yılında İstanbul’da doğmuş bir çocuğun, bir delikanlının gözlemleriyle, içinde yaşadığı çağın insanlarını anlatıyor… İnsanlar da olaylar da hepsi gerçek. Savaşlar, darbeler, kışkırtmalarla biçimlenen bir değişim dönüşüm çağının acı tatlı olayları: İnce alay, gülmece, yer yer kara gülmece bile var… Özeleştiri var… Doğa, yurt, insan sevgisi var… Yabancı dille öğretimin güçlüğünü ya da çelişkilerini bile, yaşanmış bireysel duyguların gerçeklik çizgisinde roman tadında işliyorsunuz. Müzik-keman, oyun, coğrafya ya da spora olan ilgi ve tutkuları, arkadaşlıkları, sevgiyi anlatıyorsunuz. Gülmenin, gülümsemenin bütün canlılar içinde yalnız insana özgü bir yetenek olduğu, gülümsemeyi bilmeyen birinin, ses tellerini insanları azarlamak, onlara çatık kaşlı buyruklar vermek, onlara sövmek için kullanmasının uygarlık yaratan insan olmak için yetmediği ortaya çıkıyor… Oyunların, masalların, destanların önemi anlaşılıyor: “Düşgücümü uyardığı için masallarla aram hep iyi olmuştur; yoksa iyi bir mühendis olabilir miydim?..” diyorsunuz… Kültür mirasımızın değerleri, dünya tarihinin ilginç öncüleri ve Türk Aydınlanma Devrimi’nin önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk! Anadolu ve binlerce yıllık yaşıyla İstanbul’a olan sevginiz... Bir çocukluk özlemi, Trapezciler, ipte yürüme ustası Cambazlar... Günlük yaşantımızda hangi dilden olursa olsun özdeyişler, şarkılar, müzikler, sözcükler, kavramlar, bunların anlamları… Özetle insan sıcaklığı var yapıtınızda…

Size son iki sorum şunlar: (1) Başlangıçta yapıtın konusu olarak amacınızı “20. yy’da insanın yaşam ya da varoluş koşulu” olarak gördüğünüzü söyleyebilir miyiz? Yoksa anahtar sözcükleriniz “Yaşam Sevinci, Barış, Mutluluk” mu? (2) Sizi ekin-yazın dünyamıza sürükleyen özlem, kaygı ve tutkular nelerdi?

Aydın Köksal: Birinci sorunuz için: Her iki seçenek için de evet… Her şey insan gibi yaşamak için… Yaşam sevinci, barış, mutluluk içinde… Neden olmasın?..  

Son sorunuz için bir tek şey söyleyeyim… Dağlarca’nın dediği gibi: Türkçenin büyüklüğünü -ben de kendimce- göstermek istedim!.. 

Ama çevreme baktıkça, yeryüzüne baktıkça iyimser kişiliğime karşın, tedirginim:

Endüstri Devrimi’nden sonra uygarlığımız, “Sayısal Devrim”le “Bilişim Çağı”na giriyor… İnsanlığın geleceği için biz “Barış, Gönenç, Mutluluk” tohumlarımızı yeşertmeye çalışırken, birden kendimizi sanki “Yeni bir Ortaçağ” karşısında buluyoruz… Uygar geçinen “Yeni Sömürgeci”ler, bir yandan küreselleşme derken öte yandan yeryüzünü yeniden bir savaş alanına dönüştürmekteler… Üstelik bu güzel küçük gezegenimizin doğal kaynakları da tükenmek üzere…

Çevresini de kendini de hırsı-öfkesiyle yok etmekten kaçınamıyor insanoğlu… Tedirginim…

20.yy’ın başlarında bütün ezilen uluslara örnek olmuş Cumhuriyet’imizin temel ilkelerine bir kez daha tutkuyla sarılarak, deneyim ve yapabilme bilgimizle, dilimiz-ekinimiz-öğretimimizle kendimize gelmeliyiz! Bunu yapabiliriz!

Gürler Akdora:Arayış” ve “Tutku” romanlarınızda buluşmak üzere teşekkürler Aydın Köksal!

Gürler AKDORA – 19 Eylül 2019 - Datça

Başlıca Yapıtları :

Elektrik Mühendisliği Bilişim Özel Sayısı, Editör: Aydın Köksal, Elektrik Mühendisleri Odası (EMO), Ağustos-Eylül 1971. Özellikle bu kaynakta yer alan “Türkçe Bilişim Sözleri” (s. 61-68). Bilişim terimlerinin ilk 704’ü, Bilişim dergisini başlatan bu Özel Sayı’da duyurulmuştur.

A First Approach to a Computerized Model for the Automatic Morphological Analysis of Turkish, Hacettepe Üniv., Doktora Tezi, 1975.

Bilişim Terimleri ve Öneriler Kılavuzu, TBD, 1978.

Dil ile Ekin, TDK, 1980 (Türk Dil Kurumu 1980 İnceleme Ödülü).

Bilişim Terimleri Sözlüğü, TDK, 1981.

Ana Yazım Kılavuzu, Ö. A. Aksoy başkanlığında, O. Adalı, A. Bayaz, M. Deligönül, B. Göğüş, V. Hatiboğlu, A. Köksal, E. Özdemir, S. N. Özerdim ve İ. Sağın. Adam Yayınları, 1987. Genişletilmiş 25. Baskı, Epsilon Yayınevi, Ağustos 2006.

“Bilim Dili Türkçe”, Bilim Dili Türkçe Yazın Dili Türkçe,  Prof. Dr. Akşit Göktürk’ün anısına,  Dil Derneği 1. Bilimsel Kurultayı, 25-26 Şubat 1989, Dil Derneği, 1989, s. 38-56.

Yirmibirinci Yüzyılın Eşiğinde Türkiye'de Yazılım Endüstrisi, E. Töreci (Editör), A. Güvener, M. Kasaroğlu, A. Köksal, N. Kuleyin, O. Manas, H. Saraç, TBD, 1991.

Yabancı Dille Öğretim: Türkiye’nin Büyük Yanılgısı, Öğretmen Dünyası, 2000  (2002, 2006).

Dil ile Ekin, Günlenmiş İkinci Yayım 2003, Toroslu Kitaplığı,  2003.

Türkiye Bilişim Ansiklopedisi, Başeditörler: T. Ören, T. Üney, R. Çölkesen; Aydın Köksal 15 editör ve 200 yazar arasında, Türkiye Bilişim Vakfı, Papatya Yayıncılık, 2006.

Hacettepe Yılları, Cumhuriyet’in 44. Yılında Açan Bir Devrim Çiçeği, Hacettepe Üniversitesi 40. Yıl Armağanı, 2007.

Adı Bilgisayar Olsun, Aydın Köksal Yazılarından Bir Seçki, Cumhuriyet Kitapları, 2010.

A First Approach to A Computerized Model for the Automatic Morphological Analysis of Turkish and Two Related Articles in Turkish, Doctoral Thesis (1975), Articles (1978, 2003), Hacettepe Üniversitesi, 2012.

Bilişim Devriminde Türkiye: 1971 -  2011 -  2051, Türkiye Bilişim Derneği  40. Yıl Armağanı,  TBD, 2012.

Aydın Köksal: Bilime, Bilişime ve Türkçeye Adanmış Bir Yaşam, Nehir Söyleşi: Feyziye Özberk, Kaynak Yayınları, İz Bırakanlar dizisi, 2014.

Yaşamın Gizi, Toroslu Kitaplığı, 2018.

Toplumsal Oyun, Toroslu Kitaplığı, 2019.  

Kaynak Kitap Çevirileri :

Kalkınmada Bilgisayar Teknikbilimi, Birleşmiş Milletler (UN), New York, 1971; Çeviri ve Önsöz: Aydın Köksal, TBD, Ankara, 1974.

Yazılım: Doğmakta Olan Bir Endüstri, DPT Sosyal Planlama Başkanlığı, Ankara; Çeviri Editörü: Aydın Köksal, 1990 (OECD Bilişim, Bilgisayar, İletişim Politikası (ICCP) Grubu, Aralık 1985, Paris).

Aldığı Ödüller / Adına Verilen Ödüller

1960   Salih Zeki Matematik Ödülü, Galatasaray Lisesi’nden.

1979  Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMÖD) Dr. Necdet Bulut Fen ve Mühendislik Ödülü: “Bilgisayar Mühendisliği öğretimini başlatmış, bilişim terimlerini üretip yerleştirmiş, DPT’de bilişimin Türkiye’nin kalkınması için kullanılmasına katkı vermiş, TBD’yi kurarak bilişim mesleğini örgütlemiş” olduğu gerekçesiyle. (Ödül, Aydın Köksal ile İTÜ’den merhum Prof. Dr. Tarık Özker arasında paylaştırılmıştı.)

1980  Türk Dil Kurumu İnceleme Ödülü: “Dil İle Ekin” yapıtıyla.

1996  TBD-TÜBİSAD Yaşam Boyu Hizmet Ödülü:  Türkiye Bilişim Derneği ile Bilişim Sanayicileri Derneği’nce ortaklaşa 1996’da ilk kez verildiğinde.

1996  TÜDÖKSAD Türkiye Döküm Sanayicileri Derneği Onur Üyeliği: “Türk gençliğinin eğitimi ve bilim çağının Türkiye’de yapılanmasından dolayı”.

2003  TBD Türkiye Bilişim Derneği Onursal Başkanlığı.

2007  Dil Ödülü: İzmir, Konak 6. Türkçe Günleri’nde, Prof. Dr. Şerafettin Turan ile paylaştığı ödül.

2008   Türkçeyi Sahiplenenler Ödülü: Jülide Gülizar ve Ali Püsküllüoğlu ile paylaştığı, Ankara Halkla İlişkiler Derneği’nce (AHİD) verilen ödül.

2009   Türkiye’de Teknolojinin ve Yenilikçiliğin Gelişmesine En Önemli Katkı Veren 20 Kişi Ödülü: “HP’nin 20. Yılı” dolayısıyla Hewlett-Packard’dan.

  • Bilişim Meslek Ödülü: İstanbul Beykoz Rotary Derneği’nden. Öteki meslek ödüllerinin sahipleri şunlardı: Prof. Dr. Halet Çambel (arkeoloji); Doğan Hasol (mimarlık); Rahmi Duman (gazetecilik); Prof. Dr. Adil Baykan (tıp); Zekâi Tunca (sanat).

2010   TDK Türk Dil Kurumu Onur Ödülü, Türk Cumhuriyetleri Bilişim ve Ortak Terimler Alanında İşbirliği Platformu, 24-26 Haziran 1010’da Bakû, Azerbaycan.

2010  Dil Derneği 26 Eylül 2010 TDK 78. Yıl Onur Ödülü, Ülkü Günay, Turhan Günay, Işık Kansu, Prof. Dr. Cahit Kavcar, Hayrettin Karaca, Prof. Dr. Doğan Kuban, Ahmet Miskioğlu, Güray Öz, Prof. Dr. Süleyman Çetin Özoğlu, Prof. Dr. Orhan Öztürk, Metin Uca, Dilek Göğüş Ülgüray, Şemsettin Ünlü ve Mustafa Kemal Yılmaz ile birlikte.

2017  TBD, 2018 yılından başlayarak “Her yıl dört dalda Prof. Dr. Aydın Köksal Ödülleri” verileceğini  duyurdu. Bu ödüllerin ilk üçü 1 Kasım 1918 günü TBD 35. Ulusal Bilişim Kurultayı’nda sahiplerine törenle Prof. Köksal eliyle verildi.

Yazarlar