hikmet_kivilcimli_27mayis_gercegi225

27 Mayısçılık karagözcülük değildir, oyun değildir, iştir!

Amerika'nın Kuklaları ve Uşakları!

27 Mayıs devriminin anılarını yapanların ağzından heyecanla dinledik. En son gölgedeki adam, acıklı 27 Mayıs ve sonrası olaylarını bir başka açıdan aydınlattı.

27 Mayıs sabahı, devrimciler iktidardaki DP hükümetinden değil Amerika'nın araya karışmasından korkuyorlardı:

...arada, resmi veya gayrı resmi gelen haberlere göre ihtilal: iktidara nefes dahi aldırmadan tam bir başarı ile sonuçlanmıştı. İktidarın bir yere sığınarak kendisine artık Amerikalıları yardımcı olarak çağırması bahis konusu değildi." (D. Seyhan: Gölgedeki Adam, 31.5.1966)1

Demek Türkiye'de DP iktidarı değil, Amerikan müdahalesi önemliydi...

O atlatılınca, devrimciler Türkiye'nin en yetkili ulu görevlileriydiler. Herkesin istediğinden ala "millet" kaderine hakim" bulunuyorlardı. Şimdi ne yapacaklardı? ·


Ellerinde sosyal sınıf pusalası yoktu. Anadan doğma devletçi yetişmişlerdi. Devlet bütünüyle ellerindeydi. İstediklerini yapabilirler miydi?

Her devletçinin kalemine doladığı bütün sorunları ortaya atabilirlerdi.

Ancak o sorunların sosyal sınıf açısından çözüm yolları açık değildi.

Sınıf pusulasızlığı yüzünden, iktidar, devrimcileri adeta paniğe uğrattı. Net, belirli bir davranış yerine, herkes başının derdine düştü. D.Seyhan yazıyor:

"İhtilalin geçici Anayasası yapılıp Komitece kabul edilinceye kadar, hiç kimse yarınından emniyet duymadığı için bilhassa ilk 15 gün zarfında ihtilalciler kendi gelecek stratejilerinin derdine düşmüşlerdi."

Ulu görevliler eğer Türk ulusunu önlerinde yuvarlak bir bilmece- bulmaca gibi görmeyip de, aradaki sosyal sınıf ilişkilerini olduğu gibi kavrayabilselerdi, tutacakları yanı daha ilk adımı atarken bilirler ve o yana yönelirlerdi.

Onlar DP'yi "meşru yoldan iktidara gelmiş" sayıyorlardı, yani DP'ye oy verenlerin ne yaptıklarını bilerek oy verdikleri varsayımına inanmışlardı.

Menderes sonradan "meşruiyetini yitirmişti", onlar da Menderes'i alaşağı edince sorun kalmamıştı. Herşey kendiliğinden tıkırına girecekti. Bütün sorun devrimcilerin ne olacaklarına kalıyordu.

*** *** ***
Finans - Kapital ve İşçi Sınıfı!

Oysa DP iktidarında, Türkiye'yi ve dünyayı sarmış finans-kapital adlı bir sosyal sınıf bölümünün tahakkümü vardı. DP finans-kapitalin örgütüydü. Menderes onun simgesiydi. Simgenin kalkması, ne dünyada emperyalizmi, ne Türkiye'de onu destekleyen tefeci-bezirgan eşraf ve ajanlar topluluğunu eli kolu bağlı bırakamazdı.

Türkiye'de bir işçi sınıfı vardı. Finans-kapitalin tahakkümünden hiçbir yararlığı bulunmayan, durumu ve çıkarı finans-kapitalle hiçbir noktada uzlaşamayacak olan, yerli finans-kapital yalanlarına en az aldanabilecek ve en çabuk uyarılabilen, en kolay, en geniş örgütlenme becerisi ortada duran halk yığınımız, işçi sınıfımızdı.

Ezilen, soyulan Türk ulusunun önüne, sömürmenin her biçimini kökünden ve kesince gidermeye hazır bulunan işçi sınıfı tutulup geçirilebilseydi, o zaman ulu görevlilerin tereddüt ve telaşına yer kalmazdı. "Kendi gelecek stratejilerine", yani can kaygusuna düşmezlerdi. "Sosyal sınıflar stratejisine" bel bağlarlardı. Böyle hallerde kurmay nitelikleri en iyi stratej olmalarını sağlayabilirdi.

Öyle olmadı. Devrim başarıyla sonuçlanır sonuçlanmaz, devrimciler iğneli fıçıya düşmüş çocuğa döndüler. İşte en ulu görevliydiler, ama yuvarlak "reform, demokrasi, kültür" gibi sözcüklerin kendilerini hangi görevle nereye iteceğinde şaşırıyorlardı.

İlk akıllarına gelen, üniversite cankurtaran simidine sarılmak oldu. "Bilim" tanrısı önüne kılıçlarını adadılar: Üniversite ise, kendilerinden daha "muhtacı himmet bir dede"ydi; "nerede kalmış gayriye himmet ede!" Devrimle şoke olmuştu. Bir avuç genç üniversiteliyi, Uzakdoğu Kore'sindeki "öğrenci ayaklanmaları" örneğine kimin için ve nasıl sığdıracaklarını bilmiyorlardı.

Herşey oluruna bırakıldı. En ampirik "akıl ve sağduyu", "battı balık yan gider" oldu.

*** *** ***
Siyaset Yasaklısı : Baş Siyasetçi!

"Muzaffer Özdağ, İzmir'den Gürsel'i alarak Ankara'ya götürür." (Bir "görevli", Paşayı Özdağ'ın değil kendisinin getirdiğini pek öfkelice bir yalanlamada açıkladı. Hepsi bir.) "Gürsel gelir gelmez de etrafını, ihtilalin tevkif ederek içeri atmadığı generallerle çevrili bulur,çevresinde dolaşan ve ortalıktaki kargaşalığa bir YÖN vermeye çalışan gerçek ihtilalciler de vardır ama, Gürsel bunların kim olduklarını bilmez, çünkü tanımaz." (Böylece ecinniler arasında kalmışa dönen Paşa, ilk radyo konuşmasında, bu işi yalnız başına yapmış gibi konuşmuştu: "Geldim. Haksızlığı gördüm. İktidarı aldım" dedi.) "Nihayet emir verir. Türkeş başbakanlık müsteşarlığına, Baykal kalemi mahsus müdürlüğüne gidecektir. Diğerlerine de döner: 'Siz kısımlarınıza, vazifelerinizin başına dönün. Lazım olursa ben sizi çağırırım der." .

Yani, bütün ömrünce "siyasetle uğraşma yasağına" uymuş bir emekli Paşa, beklemediği bir geceyarısı, ansızın getirildiği o yüce görevde; Türkiye'nin bütün siyasetini tek başına güdecek!...

*** *** ***
İki Dudak Bir Devrimdin Üstün!

"Bu emir karşısında ilk ayılan Sezai Okan olur. Arkasına İhtilalci grubu katar ve Başbakanlığın yolunu tutar. Gürsel'e, ihtilali kendilerinin yaptıklarını ve neticeyi almadan yetkiyi de hiç kimseye bırakmaya niyetleri olmadığını açıkça beyan etmiştir. İstanbul'daki arkadaşlar: Kabibay, Erkanlı, Esin ve diğerleri, bir askeri uçakla Ankaraya ulaşırlar. Bu esnada Sezai Okan Ankara'daki arkadaşlarla kiritiklerini Gürsel'e kabul ettirebilmiştir."

Ama, yetkiyi basbayağı gene Paşa'ya bırakmışlardır. "Niyet"leri ne olursa olsun, kısmetleri olan "netice"yi ilk adımda 14'lerle aldılar. Çünkü 9 kişilik bir komisyon. "olağanüstü olaylarda külah kapmasını becerebilen... fırsat düşkünü... türedileri tasfiye" eder, "38 kişilik komiteyi tayin eder" ise de:

"Komite teşkil edilinceye kadar bütün yetki ve ihtilalcilerin akibeti, Cemal Gürsel'in iki dudağının oynamasına bağlıdır. Aslında, ihtilale, yıllarca çalışmış bir komite önayak olmuştur ama, Cemal Gürsel, pekala Ordu'nun yüksek rütbelilerinden bir konsey kurarak, duruma bir anda istediği şekilde hakim olabilirdi."

*** *** ***
Finans - Kapital Gözbağı!

Dikkat edelim. Devrim iktidara çıkıyor. "Hakim" "mevkilere gelmiş" olanlar kim? Bir küçük-burjuva ellerini çırpacak "gördünüz mü, işte kalkınma felsefeleri yok da ondan bu kargaşalık!" diyecek.

Nasıl yok? Sonradan hemen bütün yazılanları, biz çok daha önce Cumhuriyet gazetesinde okuduk. Milli Birlik Komitesi üyelerinden herbiriyle ayrı ayrı yapılan röportajlarda, Birlik üyelerinin ağızlarından çok şey dinlemiştik. Burada saymayalım.

Milli Birlikçilerin tek bilmedikleri şey, küçük-burjuvaların 4 yıldır göz göre göre bilmezlikten geldiği pusuladır.

Onlar hala, milleti karınca yuvası gibi kaynaşan bir küçük-burjuva kara kalabalığı olarak görüyorlardı. Bu kalabalıklar içindeki sosyal sınıf billurlaşmalarını birbirine karıştırıyorlardı.

Bir avuç kökü dışarıda finans-kapitalisti en "köklü" millet temeliyle karıştırıyorlardı. Çevreleri fınans-kapitalin en göze görünmez ağlarıyla sarılı olduğu için, koca Türk ulusunun sosyal ve ekonomik ilişkilerini finans-kapital ilişkilerinden ibaret sayıyorlardı.

Bu "sınıf gözbağı", kendilerine pusulayı şaşırtıyordu. Başka hiçbir şey değil.

*** *** ***
Şok mu, Olta mı?

Bu durumlarıyla devrimciler tabana, temele inmeyi akıllarına getiremiyorlardı. Millet önünde geçerli, sınanmış bir otoritenin büyük rütbeli heykelini dikip, onun gölgesine sığınmak zorunda kaldılar. Halk yığınlarının muazzam denizinde yüzeceklerine, finans-kapital ağları ve oltaları içine girdiler.

Bu olta ağ, onları daha ilk günden kıstırıp, kendi selamet sahilindeki torbasına atmadıysa, çok tehlikeli durumlarda çok ince hesapları yapmakta usta olduğundan yapmadı.

Madem ki balıklar ağı görmüyorlardı, bıraktı onları, rahatça dolsunlar. Ne tür ve ne sayıda ve kalitede balıklar olduklarını zevkle ve bilimle ayırdetti. Canı ne zaman çekerse, ağı o zaman çekmek elindeydi.

Devrimci balıklar bunu bilmedikleri için,15 gün (bir devrim için 15 yıl) akibetleri "Cemal Gürsel'in iki dudağı" arasında kaldı. Bu dudakların "oynamayışını" Paşa nın şok geçirdiğine veriyorlar.

"Gerçekte Cemal Gürsel de manzaradan şok olmuştur. Neye uğradığından ve devlet kuşunun böyle bir anda, bu kadar kolaylıkla başına konmasından kısmi şaşkınlık içerisindedir. Fakat, ne olursa olsun, evvela, kendi şahsi yetki ve emniyetlerinin bir esasa, hukuki bir statüye bağlanmasını öngörmektedirler."

*** *** ***
Devrimcilik Karagözcülük müdür?

Yani, gene hep kişisel açıklama! Sosyal sınıf yok. "Millet kaderine hakim" yüce "görevliler" var; ve kimin başına konacağını "iyi saatte olsunlar"ın bileceği "devlet kuşu" var... Yön'ün "kalkınma felsefesi"ni, bu yüce "görevli "hakim" kişiler ya da çevreler mi uygulayacak?

Küçük-burjuvaların dört yıldır "ılımlı sosyalizm" ve "40 yıllık elkitapsız Marksizm" adına "Perde kurdum, şema yaktım, gösteren zıl'lü hayal!" deyişi, yeni bir şey değildir. 27 Mayısçıları tasfiye eden, en son tutundukları tabii senatörlük mevzilerinde bile topa tutulmaya götüren "kalkınma felsefesi"dir.

Yanlış anlaşılmasın. Biz, Karagöz perdesi oyunlarına karşı değiliz. EIbet çoluk çocuğumuzu da kimi anlamda eğitmek ve eğlendirmek gereklidir. Hatta, Yön karagözlerinin, karşılarına TİP liderliği gibi Hacivatları da alıp, sille tokat "ehli irfan olmayana bunu bilmek pek muhal!" diye böbürlenmelerine bile karışmak istemedik.

Bir şartla: Karagöz, kendi tekerlenmelerinden başka gerçek ülkede söylenmemiştir ve söylenemez dememelidir. Hacivat, kendi davranışlarından başka davranış bu ülkede yapılmamıştır ve yapılamaz sanmalıdır.

*** *** ***
Konulmuş İlkeler ve Tahrifleri!

27 Mayıs ciddi bir atılganlıktı. Onun zorunluluğunu Türkiye'de 1954 yılı işçilerin -ama parlak sendikacıların değil, sıradan işçilerin kurduğu bir siyasi partinin gerekçesi, programı ve tüzüğü ve üyelerinin hayatı, kaçıncı defa ortaya attı ve bu uğurda kanlı savaşı verdi (Üyelerine o yolda kan kusturuldu):

O zorunluluk "İkinci bir Kuvayı milliye seferberliği", ya da "Mübarek iktisadi Kuvvayı milliye seferberliği" (V.P. Tüzüğü). "Yeni bir Kuvayi milliyeci mukaddes hamle" (Gerekçe) idi.

Karagöz kalkar: "Yeni bir İkinci Kurtuluş Savaşı" teorisini Yön icat etti derse, ona "Karagöz, yapma Karagöz!" denir.

Hacivat kalkar, Vatan Partisi gerekçesinin ruhunu kavramadan, tüzük ve programının maddelerini sulandırıp bozarken, ikinci Kuvayı milliyeciliği tahrif ederse, ona: "Hacivat denir, etme Hacivat!"

Neden? En basit bilim dürüstlüğünü çiğnemeleri ayrı konu, "emek" savunuculuğu yapılırken başkasının emeğinin sömürücülüğünü yaptıkları için mi? Hayır. Düşünce ve davranışları bulandırdıkları için.

*** *** ***
27 Mayıs Yıpratılıyor!

27 Mayıs, Karagözle Hacivata çok esin, çok kabadayılık vermiş olabilir. 27 Mayıs Karagözcülük değildir, oyun değildir, iştir. Bu ciddi iş geçip gitmiş olsaydı, Karagözlerle Hacivatlar da varsın o ciddi işin "Bu kubbede baki kalan hoş bir sada"sı olarak sahneyi kaplasınlardı.

27 Mayıs yaşıyor. 27 Mayıs'ı yaralayanlar öldürmek istiyorlar. Bu kötü amacı besleyenler, yalnızca 27 Mayıs'ı pusulasız yakalayabildikleri için yöntemlerine güveniyorlar.

Karagöz kalkıp pusula sosyal sınıf değil, "kalkınma felsefesi"dir komedisini inatla oynamamalıdır. Hacivat kalkıp, pusula sosyal sınıftır ama, bu sınıf "yüce görevli' avukat torbasında kekliktir dramını oynamamalıdır.

Dergi kapatmak, kitap okuyan, eski sosyaliste selam veren üyeyi kapı dışarı etmek ile sahneyi doldurursa... bunların millete pusulayı şaşırtmak istedikleri kuşkusu uyanır. Yaptıkları alıntı ve tahrifleri akla getiriverir.

Hele bunlar 27 Mayıs'ın çömezi bile olamazken, akıl hocası pozunu takınırlarsa, müdahale gerekli bir görev olur. 27 Mayısçılar, savaş veriyorlar. Roller tersine döndü. Yassıada suçluları 27 Mayıs'ı suçluyor.

Dünyanın böyle tersine dönüşü, neden? Hep sosyal sınıf bilinciyle davranış yerine, yüce "görevli kişi" ve "çevre"yi geçirmekten.

*** *** ***
Güvence Kişiye mi, Devrime mi?

Bakın gölgedeki adam nasıl görüyor hala sorunu:

"Aslına bakarsanız, bizce o günkü tutum, ihtilalin doğal bir sonucudur. Kimsenin kimseye darılmaya hakkı yoktur. Yıllarca emek ve gayretle çalışan ihtilalcilerle, 27 Mayısa takaddüm eden son aylarda bulundukları yer ve makam yüzünden harekete katılan bir takım kimselerin birlikte ele geçirdikleri iktidarı paylaşmada herşeyden evvel, kendi yetki ve şahıslarını garanti altına almayı esas kabul etmeleri kadar tabii bir davranış olamazdı... 'İhtilalci evvela kendini düşünen adamdır.' Bunun dışında çok fazla düşünceye yer veren ihtilalci, ana hedefi ve esasları kaybeder, dağılır ve ayrıntılarına mal olur. Keşke ihtilalci arkadaşlarımız, ele aldıkları her konuda bu prensipten hiç ayrılmamış olsalardı, çok şey kurtarılmış olurdu."

Gölgedeki adamın burada devrimciyi kötü bir bencil saydığını öne sürmek, anlayışsızlık olur. Elbet devrimci sağ kalırsa ülküsüne yararlı olur. Ama sağ kalmak var, sağ kalmacık var.

Devrimci kendisine sırça saraylar kurup, çevresini yedi kat polis ve silahlı adamlarla sararak da sağ kalır, çarıksızlarla bir arada yaşayarak, halk sevgisinden örülmüş zırhlar içinde de... Ancak, kendi ülküsüne en elverişli sosyal sınıfı seçmek, Hasan Sabbah'ın Kan Kalesi içinde nefsini güvence altına almaktan çok daha garantilidir. Kişi için garantili olmasa bile, dava için garantilidir.

27 Mayıs bu noktada yanılmıştır. Onun için tabii senatörlük değil, sayılı cumhurbaşkanlığı bile, kişi için de, dava için de gereği gibi "güvenceli" olamamıştır.

Hikmet KIVILCIMLI

Kemalistler - 27 Mayıs 2012
http://www.kemalistler.net/

Son Yazılar

Scattered thunderstorms

25°C

Istanbul