samizdat_soner_yalcin225

Sanık Sandalyesindeki Meslek!

Sanık sandalyesinde birden çok meslek var aslında. Örneğin gazetecilik, çünkü yüz dolayında gazeteci hapiste.

Örneğin avukatlık, çünkü son olarak İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyeleri hakkında, savunma hakkının kutsallığına dikkat çektikleri, savunma hakkının engellendiğini vurguladıkları için, “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs ettikleri” iddiasıyla suç duyurusunda bulunuldu. Örneğin askerlik, çünkü eski bir genelkurmay başkanı “terör örgütü yöneticiliği yaptığı” iddiasıyla tutuklu yargılanıyor. Ama bu yazının konusu gazetecilik, çünkü işimiz gazetecilik.

Ama hangi gazetecilik? Güç odaklarının tetikçiliğini yapan mı? Onlara kafa tutan mı? ABD’den, AB’den Soros’tan, iktidardan, sermayeden, emperyalizmin bilumum işbirlikçilerinden, uzantılarından, taşeronlarından emir alan mı? Onlarla mücadele eden mi?

ABD Irak’ı işgal ettiğinde “iliştirilmiş gazeteci”, “oluşturulmuş TV programcısı” olarak Irak’ta Amerikan askerlerinin arkasında, tankın gölgesinde yürüyerek haber yapan mı? Emperyalizmle kavga eden mi? Washington’dan işaret geldiğinde postal yalayan mı? Sınıf pusulasını elinden bırakmadan emekçilerin hak ve çıkarlarını koruyan mı? İş bağlayan, ihale takip eden, aracılık yapan mı? Kamu yararını, halkın çıkarını, yetim hakkını gözeten mi? Önüne bavulla geleni, eline tutuşturulanı, kulağına söyleneni yazan mı? Soran, sorgulayan, eleştiren, araştıran, muhalefet eden mi? Çanak yalayan, sofra artıklarıyla beslenen mi? Temas ve mesafeyi muhafaza eden mi? Köşesini basın bültenlerine açan, reklam ve tanıtım faaliyetine tahsis eden mi? Gazeteciliğin özünde politik bir meslek, haberin de özünde ideolojik bir metin olduğunu bilen mi?

Bu sorulara verilen yanıtlar sadece mesleki bir tutumu değil, insani, vicdani, ahlaki, siyasi bir duruşu da ortaya koyar. O yanıtlar insanı servet sahibi de yapar, cezaevine de yollar. Bu yüzden bizim gibi azgelişmiş / gelişmekte olan ülkelerde gazetecilerin ikinci adresleri cezaevleridir. En başarılı, en yetkin, en kapsamlı eserlerin pek çoğu cezaevlerinde yazılmış, pek çok gazeteci, yazar, düşünür mahpus damlarında yetişmiş, ustalaşmış, olgunlaşmıştır. Aydınlarımızın bu çilesi, görüşlerine pek katılmasam da, saygın, dürüst, aydın kişiliğine saygı duyduğum, gazetecilik günlerimde yakından izlediğim Bülent Ecevit’in şu sözünü getirir aklıma: Mesleğini soranlara her zaman “gazeteciyim” yanıtını veren Ecevit, 1980 darbesi sonrasında kendisini “Arayış” dergisini çıkarmaması, aksi halde başının derde girebileceği yönünde uyaran dostlarına şöyle demiştir. “Dışarıda tutsak olmaktansa, içeride özgür olmayı tercih ederim”.

Türkiye, dün de bugün de, gazetecilerini hapse atan bir ülke olmuştur. Demokrat Parti iktidarında Ankara Cezaevi’ne gazetecilerin “Ankara Hilton” demesi bundandır. Henüz piyasaya çıkmamış bir kitap nedeniyle gazetecilerin hapis yatması bundandır. Ahmet Şık’tan Nedim Şener’e, Hikmet Çiçek’ten Deniz Yıldırım’a, Mustafa Balbay’dan Tuncay Özkan’a, Barış Pehlivan’dan Barış Terkoğlu’na, Soner Yalçın’dan Müyesser Yıldız’a, Doğan Yurdakul’dan Ufuk Akkaya’ya dek, siyasi çizgileriyle örtüşmeseniz dahi, başarılı araştırma dosyalarına, gündem yaratan haberlere imza atmalarına itiraz etmeyeceğiniz, edemeyeceğiniz gazetecilerin tutuklanması, yargılanması onların ayıbı değildir. Mesleğin ayıbı da değildir. İleri demokrasinin göstergesidir!

100 dolayında gazeteci tutukluyken, şu soruyu sormak mesleki ve siyasi açıdan şarttır. Acaba neden hiç yandaş kalemler arasından iyi gazeteci çıkmıyor? Mukaddesatçı, maneviyatçı, muhafazakâr gazeteciler arasında neden tek bir yolsuzluk dosyasını ortaya çıkaran isim yok? Neden bu gazetecilerin hiçbirisinin tek bir rüşveti, hukuksuzluğu belgelemişliği yok? Bu meslektaşlar, dinimize göre en büyük günahın kul hakkı yemek olduğunu bilmiyorlar mı? Yolsuzlukları yazacak cesarete mi sahip değiller? Yolsuzlukları yapanlarla aralarında bir ilişki mi var? Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, ihale sahtekârlığı haberlerini yazmaktan çekiniyorlar mı?

Yukarıdaki soruları kafamda sorarken, yine mahpus damlarından bir kitap çıktı. Soner Yalçın’ın kitabı: Samizdat (Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2012). Önemli araştırma dosyalarına imza atan, mafya, çeteler, kirli işler, siyasal cinayetler konusunda uzman olan, yakın tarihe ilişkin çalışmalarıyla bilinen Yalçın, bu kitabında gözaltına alındığı andan itibaren yaşadıklarını, hissettiklerini paylaşıyor okurla. Kitabının alt başlığında da şu soruyu soruyor: “Hakikatlere Dayanacak Gücünüz Var mı?”

Aslında bu soru sadece okura sorulmuş basit, sıradan bir soru değil. Türkiye’de yaşananlar karşısında yüreği daralan, hukuk cinayetlerini gördükçe kahrolan, ülkenin bağımsızlığı, bütünlüğü, egemenliği ve onurunu koruyamadığını düşünen, Atatürk’ün laik Cumhuriyetinin tasfiye edilmesini içine sindiremeyen herkese soruluyor. Mustafa Kemal’in kurduğu mecliste O’na hakaret edilmesine ve bu hakarete birkaç istisna dışında, Gazi’nin partisinden bile güçlü, yürekli, yüksek sesli bir eleştiri gelmemesine öfke duyanlara soruluyor. Emeğin artık kırıntı düzeyinde kalan kazanımları da elinden alınırken, açlıktan çocuk ölümleri artık gazetelerde haber değeri taşımazken, sendikalar sendika ağalarının babasının malı, çiftliği olurken susanlara, ses çıkarmayanlara da soruluyor. Üstelik sadece vicdanlara sorulmuyor, hafızalara da soruluyor? Soruyu soran Soner Yalçın, aynı zamanda hodri meydan diyor, dışarıda olsa da tutsak kalanlara meydan okuyor. Tutuklu ama özgür bir gazeteci olarak, özgürlüğü ve mesleğin onurunu savunuyor. Dışarıdaki tutsak, kiralık, satılık kalemlere gazetecilik dersi veriyor. Mesleğin yüz karası olan, her devrin adamı olarak bilinen, yağdanlık yazar olarak tanınan dönekleri, plastik aydınları, Gramsci’nin tanımıyla organik aydınları teşhir ediyor.

Yalçın’ın günlükleri 14 Şubat 2011 Pazartesi günü, evinin aranmasıyla başlıyor, 14 Mart 2011’de bitiyor. Son günlüğü ise 14 Mart 2012 tarihini taşıyor. Yalçın, Halk TV’yi alma projesinden, ünlü yazarların, sanatçıların, bestecilerin evlerine, özellikle de kütüphanelerine ilişkin merakına, Odatv’nin nasıl kurulduğundan oğluyla ilişkilerine dek mesleki, siyasi, kişisel pek çok düşüncesini, niyetini, hatta sırrını paylaşıyor okurla. Yazarak sohbet ediyor, dertleşiyor onlarla. Bunu yaparken de, mesleğini icra ederken tutuklanan avukatların başına gelenleri, kimlerin fişlendiğini, nasıl sahte belge üretildiğini, nasıl delil karartıldığını anımsatıyor. Duruşmalarda haber yapmanın, kitap yazmanın gündeme geldiğini, yargılandığını, gazetecilerin gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklandığını vurguluyor.

Kitabı okurken karamsarlığa kapılıyor insan, umudu azalıyor. Ama Yalçın bunu sanki görüyor, hissediyor. Ve okurunu elinden tutup ayağa kaldırıyor, umut veriyor ona. Meslektaşlarının acımasızlığına, korkaklığına, çalıştığı gazetenin, kitaplarını basan grubun vefasızlığına çok içerlese de, ümidini yitirmiyor. Suskunluğa, umutsuzluğa mahkûm edilmeyi kabul etmiyor. Başkaları, özellikle de gazeteciler adına Silivri zindanında utanmaktan usandığının altını çiziyor. Cahillere değer verilmesine isyan ediyor. Bir insanın kişiliğinin, kritik anlardaki tavrından anlaşılacağını vurguluyor ve “dışarıda kalanların” birbirlerinin cesetleri üzerine basarak ayakta kalmaya çabaladıklarını belirtiyor. Yalçın’ın, bu türden gazeteciler için söyledikleri, aslında tüm duyarsız, ilgisiz, vicdansız, omurgasız, kişiliksiz ve korkakları kapsıyor:

“Zamanla birlikte yaşayan bir ölü olmayı seçtiler; daha yüce bir yaşam uğruna zamanın dışına çıkmayı beceremiyorlar”.

Barış DOSTER - 11 Nisan 2012 - İlk Kurşun

Son Yazılar

Partly cloudy

12°C

Istanbul