birlesik_kurdistan_barzani_hedefini_acikladi2_225

İç ve Dış Politikada Barzani Baş Aktör!

Ortadoğu cadı kazanına dönmüştü.

Olayları açımlamak olanaksız bir hâl almıştı. Bu tehlikeli coğrafyada, halklar emperyalist işgal politikalarında figüran olarak öne çıkmaktaydı.

Bölge halklarının kontrolü için, Suriye'li muhalifler, Libya'lı muhalifler vs. AKP'nin ev sahipliğinde İstanbul'da ağırlanıyor ve anti-emperyalist Esad'a karşı açıktan destek veriliyordu. Öyle ki, işin içine Barzani'yi de eklemlemekte gecikilmedi.

Yandaş cenahtan Bayramoğlu, şöyle söylemekteydi:

“Özellikle Kürt sorunu, PKK açısından ele alanırsa, hasım ya da mesafeli bir Suriye'nin Türkiye'ye çıkaracağı fatura muhtemelen baba Esad döneminden daha ağır olacaktır... Suriye'deki rejim meselesi Türkiye için sadece bölgede istikrar ve demokrasi öncülüğü yapmak gibi tercihleri açısından değil, aynı zamanda, izlediği Kürt politikası açısında da önemli..Suriye PKK'nın nefes alma, yenilenme, üslenme ihtiyaçlarına karşılık veriyor. Türkiye'nin bu konudaki yakın müttefiki ise şu aşamada Barzani olarak görünüyor.[1]”

Mesut Barzani, şöyle konuşmuştu:

"Zorla bölünenler 40 yıl aradan sonra yine birleştiler, 40 yıllık bir ayrılmadan sonra. Kürt ulusu gün gelecek birleşecek ve kendi kaderini tayin edecek. Ben şiddeti benimsemiyorum. Şiddet ve silah ile çözülecek bir mesele olarak da görmüyorum. Herkes de bunu bilmeli. Tarihten bugüne kadar Kürtlere karşı büyük bir zulüm yapılmıştır ve bu halka karşı artık insafa gelinmelidir.

Herkes bir müjdeyi bekliyor. Bu müjde her an da açıklanabilir. Ama ben de bilmiyorum, ben de buna şahit olabilirim, torunlarım da. Ama bu müjde gerçekleşecek ve engelenemeyecek bir gerçektir.[2]"



Barzani'nin aslında temelde Amerikan'ın gönlünde yatan gerçek başkaydı.

Zaman yazarı Şahin Alpay'ın yazdıklarına göre:

“Barzani'nin Kürt milliyetçilerinin gönlünde yatan, bütün Kürtlerin tek bayrak altında birleşmesi idealini dile getirdiği muhakkak. Bu görüşleriyle liberal-özgürlükçü nitelikte bir Pankürdizmi temsil ettiği söylenebilir. Bunun bir işareti, Kürt birliğinin zorla, şiddetle değil, ancak gönüllü olarak sağlanabileceğini vurgulaması. Bir diğeri ise KBY'nin izlediği politikalarda görüldüğü üzere, ilke olarak, bölgede yaşayan bütün halklara eşit demokratik haklar tanınmasını içeren, özgürlükçü ve çoğulcu demokratik rejimi savunması.[3]”

Proje anlayabilenler için bu kadar açıktan ve liberal bir ağızla dile getirilmekteydi.

Amerikan taşeronluğu üstlenen cenahlar, Barzani'yi parlatmakta; Suriye'de, Irak'ta, İran'da yaşayan Kürt kökenli ülke vatandaşlarını, Barzani marifetiyle, paramparça ettikleri coğrafyayı yapıştırmaya çalışmaktaydılar. Türk iç politikasında da, değişim bu çerçevede gereklilikti.

Onu da Bayramoğlu şöyle ifade etmekteydi:

“PKK'nın silah kullanarak görüşme yapamayacağını anlamasını sağlamak, Örgütü gerçek güç sınırına indirmek, Kürt sorunuyla Kürt siyasi hareketi arasındaki bağları esnetmek... Siyasi iktidarın bu istikamette Kürt dağını, Kürt siyasi alanını ve bu alana temas eden her aktör ve eylemi sıkı takip ve baskı altına aldığı çıplak bir gerçek.[4]”

KCK tutuklamaları çerçevesinde görülen ve daha önce de değinmiş olduğumuz üzere; AKP'lileştirilen Kürt siyaseti baskı altındaydı.

AKP’nin Erbil eksenine kaydırdığı “açılım” için altın şifreleri, partinin önde gelen ismi Mehmet Metiner açıklamıştı:

“Barzani, Irak’ın toprak bütünlüğüne saygılı ancak merkezi yönetim onu sıkıştırıyor. Bağımsızlık her Iraklı Kürdün düşüdür ama Barzani bunu son tahlilde düşünüyor. Ben Barzani ile defalarca görüşmüş bir insanım.

Neçirvan Barzani’yi de yakından tanıyorum. Barzani’nin Türkiye toprakları için bir toprak talebi yok, Pan-Kürdist bir siyaseti yok. Maliki, Saddam’ın politikalarına geri dönme yolunda. Bu da tabii Kürt bölgesinde rahatsızlığa yol açıyor. Irak’ın kuzeyinde kurulan bir devlet Türkiye’yi olumsuz etkilemez. Çünkü eğer katılma söz konusu olacaksa Irak’ın kuzeyi Türkiye’ye katılabilir. Bizden başka bir yere toprak gitmez. Kaygı duyulması gereken bir durum yok. Barzani’nin tavrı da içişlerimize müdahale anlamı taşımaz.[5]”

Yeniçağ Gazetesi'ne konuşan Metiner, Maliki yönetimini eleştirip, Barzani’nin politikalarını savunuyordu. Merkezi hükümetle Irak’ın kuzeyindeki Barzani yönetimi arasında ciddi sorunlar olduğunu vurgulayan Metiner

“Maliki’nin Saddam’ın politikalarına geri dönmek gibi bir politikası var. Bu da tabii ki Kürt bölgesinde ciddi rahatsızlıklara neden oluyor”

dedi.

Kuzey Irak’ta kurulan Neçirvan Barzani yerel hükümetinin Diaspora Bakanlığı kurmasını da değerlendiren Metiner, şunları söyledi:

“Türkiye için endişelenecek bir durum yok. Bizim Çin’deki, Kafkasya’daki, Almanya’daki Türklerin sorunlarıyla ilgilenmemiz nasıl o ülkelerin içişlerine müdahale anlamı taşımıyorsa, Barzani’nin bu tavrı da içişlerimize müdahale anlamı taşımaz.

Türkiye’nin akraba topluluklarıyla ilişki kuran bir birimi var. Zaten Barzani’nin geleneksel konumu bunu gerektiriyor. Yıllardan beridir, Türkiye’de, Suriye’de, İran’da yaşayan Kürtlerle Barzani’nin bağlantıları var. Dolayısıyla bunların, bundan sonra da hükümet düzeyinde bağlantılarının sürmesinden daha doğal bir şey olamaz. Ama ben Türkiye’ye yönelik Pan-Kürdist bir siyaset izlendiği kanaatinde değilim.”

Mehmet Metiner, AKP'nin sözcüsü olarak yaptığı açıklamalarda, Barzani adına garantiler veriyor, Türkiye'de yaşayan Kürt kökenli yurttaşların, Irak'a entegre dahi olabileceğini ifade ediyordu.

Çözüm, başta Türkler ve Kürtler olmak üzere bölge halklarının nasıl bir siyasal, toplumsal, kültürel, hukuksal statükoda birlikte var olacakları sorusuna yanıt üretmek demektir. Yaşananlarla bunun ne alakası var!

Açılım cephesinin bastırdığı, İmralı, Kandil ve BDP arasında farklılaşma yaratmak ne anlama geliyor peki?

Açılımcılar Kürt siyasetinin Van göçünden Uludere'ye, Nevruz teröründen KCK iddianamesine, Zana'nın evinin basılmasından Türk'ün yumruklanmasına, binlerce tutukluya kadar yeterince hırpalandığı kanısındadırlar ve köşeye sıkıştığını düşündükleri kediye çıkış kapısını aralamaktadırlar.

Buradan ancak, Kürt siyasetinin tek özneli ve Öcalan merkezli yapısını dağıtarak geçilebilir.

"Şimdilik BDP'nin temsilci olması kaçınılmazsa da, dağılma başladıktan sonra Diyarbakır Sanayi ve Ticaret Odasından Barzanicilere, Hizbullahçılardan Burkay'a kadar çok özne sökün edecektir sahneye![6]” öngörüsüyle, önemli bir noktayı imliyordu, Aydemir Güler: o da, bağımsız bir karar mekanizmasından uzak ve de bağımlılığın nirengi noktası olan ileri demokrasi ürünü açılımın belirsizliği pekiştirmesiydi.

Bu belirsizlik, Türkiye'nin önündeki en büyük engel olarak gerçekliğini korumaktaydı. Kürt siyaseti, etnik ayrışmayı ve etnik vurguyu öne çıkardığı sürece de özne olarak sahnede yer alamayacaktı. Liberal-muhafazakâr gericiliğin diline evrilmesi gerekiyordu. Liberal lâfazanlık, iç politik yapıda etnik Kürt siyasetini ayrıştıracak ve de ayrışan tarafların rolü Barzani'nin Pan-Kürdist açılımlarıyla bütünleştirilecekti.

Cemaatin önde gelen isimlerinden Hüseyin Gülerce, ilginç bir yazı yazıyor ve işin bam telindeki savrulmalara işaret ediyordu:

“Değişimin tarafları var. Birinci taraf statüko. Yani askeri vesayet rejimi. Bu rejimi savunanlar ummadıkları bir zemine savruldular. Hesap sorulmaz, üstlerine gelinmez zannediyorlardı. Layüsel olduklarına öyle inanmışlar, kendilerini öyle kaptırmışlardı ki, olan biteni bir türlü kabullenemiyor, bu durumun geçici olduğuna inanmak istiyorlar... Onların öfkeleri, hisleri, tepkileri, şaşkınlıkları, pervasızlıkları var. Bütün bunları vesayetin medyası diyeceğimiz yayın organlarında ve siyaset ayağında görmek mümkün... Hedeften şaşmama basiretine gelince. Vesayetçilerde oyun çok. Beynelmilel güç odaklarından da profesyonel destek alıyorlar.

Asla unutmayalım ki, Türkiye'nin bütün iç meseleleri aynı zamanda dış meseledir. Hele demokratikleşme ile güçlenecek bir Türkiye, ne kadar çok odağı rahatsız eder, hiç aklımızdan çıkarmayalım. Onun için demokratikleşme cephesini zaafa uğratmak, onları birbirine düşürmek en büyük hedefleridir. Dikkat, oyun içinde oyun var...[7]”

Oyun içindeki oyuncu olarak, emperyalist kuklacının kuklası olan AKP , Türkiye'de NATO karşıtı subayları elimine etmiş, anti-emperyalist, ulusalcı duruşu olanları Silivri'ye göndermişti. Ama Gülerce'nin yazdıklarından anlaşıldığı kadarıyla, bu ulusalcı cephe, demokratikleşmeyi engellemeyi sürdürmekteymiş. Asıl dikkat çekense,

“Türkiye'nin bütün iç meseleleri aynı zamanda dış meseledir.”

cümlesidir. Gülerce, cemaatin iç mesele olup, Pensilvanya'nın dış mesele olduğu varsayımını çokca benimsemiş olacak ki, içeride yaşanan demokratik açılımların, dış politikada da açılımları yani Barzani'ye eklemlenme siyasetini işaret etmekteydi.

Abdülkadir Selvi'yse, Amerikan hegemonyasının meşruiyetini açıktan açığa dışa vuran yazılarıyla, Ortadoğu coğrafyasında öncü güç olacak bir AKP iktidarından söz etmekteydi:

“3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra Avrupa Birliği ve özgürlükler konusunda dünyanın başını döndüren bir AK Parti vardı. Hakkını yemeyelim, gayri müslimlere ait taşınmazların iade edilmesi, Dersim'deki katliamdan dolayı özür dilenmesi ve Kürt sorununun çözümü konusunda önemli adımlar attı. Mücadelenin can alıcı noktasını ise, "Ergenekon operasyonları" oluşturdu.

Çünkü, Türkiye'nin yaşadığı sorunların temelinde askeri vesayet yatıyordu. Ergenekon ve askeri vesayet, birbirini besleyen yapılardı. Ancak, içinde bulunduğumuz süreç, Arap Baharı'nın da tetiklemesiyle birlikte, bölgenin kaderinin yeniden tayin edildiği bir dönem.[8]”

Arap Baharı olarak nitelendirilen süreçte, Ortadoğu'da akan kanın haddi hesabı yoktu. Öylesine vahşi bir ortam yaratılmış, öylesine yapay bir iç savaş senaryosu hazırlanmıştı ki; Suriye yönetimi Birleşmiş Milletler'den Kofi Annan'ın çözümünü kabul etmek durumunda kalmıştı.

Enis Batur, Cumhuriyet Kitap Eki'nde:

“Sorun, 'sıra'nın size gelip gelmemesine bağlanamaz: Başkalarına gelmişse, bir ülkenin içinde yaşanabilirlik katsayısı enikonu düşmüş demektir.

Benzetme yadırganmasın: Nükleer santral sızıntıları, kilometrelerce çağında bir alanın boşaltılmasına nasıl yol açıyorsa, baskı düzeninin yarattığı kirlenme, korku, sindirme ortamı da bambaşka bir düzlemde sonuç benzerliğine varabiliyor.

Farklı inanışların, düşüncelerin, duruşların gammazlandığı, sorgulandığı, kafeslendiği bir diyarda nasıl, neden yaşamak istensin? Asıl anlayamadığım: bu temel koşulu görmezden gelmeyi entelijensiyamızın önemlice bir bölümünün başarması. Tek bir hayatımız var, onu burada, böyle geçirmek yazgımız olmamalıydı.[9]”

Evet gerçekten de tek bir hayat söz konusuydu. Bu hayatımızın yazgısını belirleyenler de emperyal hizmetin bekçileri olarak kendilerini 'ileri demokrasi' havuzunda yapay dalgalarla, bizi gerçeklikten soyutlamaktaydılar.

Dışarıda engin bir deniz sizi bekliyorken; yapay demokratik ilkeler lâfazanlıklarıyla, soyut faşizm havuzu dayatılmaktaydı. Yaşam alanı bununla sınırlandırılmıştı.

Kaan TURHAN - 09 Nisan 2012 - Açık İstihbarat

Dipnotlar :

[1]    Ali Bayramoğlu, Kürt sorununun yeni üssü Suriye mi?, Yeni Şafak, 29.03.2012

[2]    Ferit Aslan, 'Kürt Ulusu Gün Gelecek ve..', Vatan Gazetesi, 23.03.2012

[3]    Şahin Alpay, Mesut Barzani ve liberal Pankürdizm, Zaman, 31.03.2012

[4]    Ali Bayramoğlu, Hükümetin Kürt Ufku, Yeni Şafak, 28.03.2012

[5]    Ceyhun Bozkurt, Barzani'nin İmaj Danışmanı AKP, Yeniçağ, 27.03.2012

[6]    Aydemir Güler, Yeni Açılım Mı?, Sol, 26.03.2012

[7]    Hüseyin Gülerce, Dikkat Oyun İçinde Oyun Var, Zaman, 30.03.2012

[8]    Abdülkadir Selvi, Paketten tutuklu vekiller ve gazeteciler çıkar mı?, Yeni Şafak, 27.03.2012

[9]    Enis Batur, Yaşanabilirlik Katsayısı, Cumhuriyet Kitap Eki, 22.03.2012, S.3

Son Yazılar

Partly cloudy

13°C

Istanbul