abd_eyvah_batiyoruz225

Küresel yayılmanın finansal sınırları!

I. Tarihte neler oldu?


Altının ons (28,3 gram) fiyatı 2000 Dolara doğru yol almakta iken, 100 yıl öncesine giderek, dünya ekonomi politiğinin kilometre taşlarını anımsamak zamanı geldi.

1944 yılında Bretton Woods anlaşması ile 44 ülke ABD Dolarını uluslararası ödeme aracı olarak kabul etti. Böylece günümüze kadar süren Dolara dayalı dünya düzeni inşa edilmiş oldu. Kurulan düzenin en önemli araçları ya da kurumları, Dünya Bankası (World Bank/WB), Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund/IMF) ve Ticaret ve Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması (General Agreement of Trade and Tariffs/GATT) oldu. ABD Doları uluslararası rezerv para statüsü kazandı. Dolar ve diğer rezerv paraların değeri altına bağlanarak, bir ons altının değeri 35 Dolar olarak belirlendi. Artık, İngiliz Sterlininin egemenliği sona ermişti. Avrupa ülkeleri için, karşılığında belirli bir miktar altın ödemeyi vaat eden Amerikan Doları kullanmak en güvenilir yoldu. Batı kurtulmuştu. “Kardeşlik, eşitlik, özgürlük” (!) yoluna devam edilebilirdi.

Federal Reserve Bank/FRB(ABD Merkez Bankası)veya FED, ekonominin istikrarı ve krizleri önlemek amacıyla, 1913’te kuruldu. Uluslararası bankerler ve sanayicilerin kontrolündeki bu süper güç, zamanla, tamamen ABD hükümetinin yerine geçti. Rothschild hanedanının büyük oğlu baron M. A. Rotschild’in, “Bana bir ülkede para basma yetkisi verin, kanunlarını kimin yaptığı umurumda değil” sözleri giderek gerçekleri ifade eder oldu.

FED üye bankaların özel mülkü, politikalarını kendisi oluşturuyor. Kongre’nin ve Başkan’ın denetimine tabi değil, rezervlerinin denetçisi ve tedarikçisi, parayı düzenliyor ve basıyor, devlet tahvili alıp satıyor ve bunları alabilmeleri için üye bankalara kredi veriyor. Büyük hissedarların çoğu Musevi kökenli: Rothschild, Lazard Bros, Seiff, Kuhn-Loeb Company, Warburg, Lehman Bros, Goldman and Sachs, Rockefeller... Bank of England’in sahibi Rothschilds ailesi FED’in gerçek sahibi gibi. Paul Warburg, Paul Volker, Alan Greenspan gibi FED Başkanlarının çoğu CFR (Dış İlişkiler Konseyi) üyesi. ABD para politikası Rockefeller hanedanının egemen olduğu bu örgütün çıkarlarına göre belirleniyor. Örgüt, ABD yönetici eliti’nin tarikatı gibi. Etkili politikacılar, akademisyenler ve medyanın önemli kişileri buna üye. CFR etkisini, Yeni Dünya Düzeni’ni Amerikan yaşam tarzına ve bu tarzı da tüm dünyaya yaymakta kullanıyor. Uzmanları karar alma sürecini destekleyen bilimsel yazılar yazıyor; akademisyenleri kendi hegemonyaları altında birleşmiş, bütünleşik bir dünyanın hikmetini açıklıyor; erdemlerinden bahsediyor; medya da bu mesajı yayıyor.

I. 1. Küresel yayılmacılıkta dönüm noktası: 1ons Altın=35 Dolar eşitliğine son verilmesi

1971 yılı çok önemli. Başkan Nixon döneminde, sürekli finansal ve ticari açıkların ABD altın stoklarını eritmesi nedeniyle, Bretton Woods Anlaşmasının 27 yıllık ömrü sona erdirildi. Doların altına çevrilebilirliği ortadan kaldırıldı. Dolar ve başlıca döviz fiyatları artık piyasa güçlerince belirlenecekti. Böylece ABD, hiçbir yükümlülük altına girmeksizin Doları karşılıksız basarak istediği gibi dünyaya dağıtmak imkânına sahip oluyordu. Dolar dünya merkez bankalarının rezerv parası olmuş, ulusal kalkınma ideali yerini liberalizme bırakmıştı.

Ancak, 1970′lerde Alman ve Japon ekonomileri, ABD’nin reel sektördeki, üretim alanındaki egemenliği frenlemeye başlamıştı Yeni güçlü ekonomiler, ABD’nin sermaye fazlasına (karşılıksız Dolarlarına) iltifat etmez olmuş, hatta sermaye ihracını hızlandırmışlardı. Yatırımları da üretim fazlası veriyordu. İsrail-Arap Savaşı sonrasında yaşanan 1973 dünya petrol krizi petrol fiyatlarını % 400 artırınca, emtia (mal) fiyatları da artmıştı. Bu aşamada, küresel ekonomik durgunluk başlayınca, karşılıksız Dolarların gidecek yeri kalmadı.

Bunun üzerine, 1980’lerde monaterist (parasalcı) programların “buluşçusu” Friedman’ın “Şikago Çocukları” (gelişmekte olan ülkeleri iktisatçılarının adlandırmasıyla, “Şikago Oğlanları”), üretim ve tüketim dengeleri, arz-talep mekanizmaları üzerinde duran klasik öğretileri tamamen bir kenara ittiler. Neoliberal öğretilerle[1],[1] merkezin (ABD+AB) daha hızlı kar ençoklaştırma istemini ifade ettiler. ABD’de “Reaganeconomics”, İngilterede “Thatcherisme” ile ilerleyen süreçte Keynesyen politikalar, New Deal uygulamaları rafa kaldırılıyor; sosyal devletin içi boşaltılıyor; “Free to Choose”(Seçme Özgürlüğü)[2][2] bağlamında, sanki böyle bir özgürlük gerçek yaşamda varmışçasına sosyal güvenlik sistemleri, sosyal politikalar, sendikal örgütlenme, görece adil bölüşüm mekanizmaları yozlaştırılıyordu.

I. 2. Birinci Körfez Savaşı ve ABD’nin Ortadoğu’yu düzenleme seferinin başlaması

Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov 1985’te iktidara geldi. Zaten Batı, birkaç yıldan beri Sovyetlerin sonunu konuşmaya başlamıştı. Sovyetler Birliği Komünist Partisi de Gorbaçov’un Perestroyka siyasetini 1988’de onayladı. Sovyetler “yeniden yapılandırılırken” ekonomi büyük sorunlarla karşılaşarak çökme noktasına gelmişti. İnsan hakları, temel hak ve özgürlükleri temel alan Glastnost siyaseti de ABD’nin tetiklemesiyle kontrolden çıkmış ve patlama noktasına varmıştı. Ulusal güvenlik yok oluyordu. Nihayet, 1989’da Berlin Duvarı yıkıldı, Varşova Paktı ve Soğuk Savaş son buldu. Sovyetler Birliği ve Uluslararası Komünizm, savaş ve işgal olmadan çökertilmişti.

1990’larda güç dengesi kalktı ve rakipsiz olan Batı’da bu defa, aşırı liberal bir ekonomik programla Siyonist-Evanjelik ideolojinin bileşkesi olan “Yeni Muhafazakarlık (Neo Conservatism/Neo-Cons)” yükseliyordu. Yeni Sömürgeciler, Batının sosyalizmle rekabet etmek üzere geliştirdiği toplumsal ve uluslarüstü kazanımlara, hak ve özgürlüklere son vermeyi amaçlıyorlardı. Bu sırada Saddam, aşırı petrol üreterek fiyatları düşürdüğü ve petrol havzalarını da içeren sınır sorunlarını çözmeye yanaşmadığı gerekçeleriyle, küresel merkezin de o sıradaki sessizliğinden de cesaret alarak Kuveyt’i işgal ve dünya dengelerini altüst etti. 1’nci Körfez Müdahalesi… Ama, Turgut Özal’ın hem Türkiye’nin savaşa girmesi, hem de ABD’nin işi tamamen bitirmesi konusundaki tüm ısrarlarına rağmen, iş bir seferde bitirilemedi.

I. 3. AB gelişme ve genişlemesinin doruğundan BOP savaşlarına ve Batı’nın büyük krizine 1992’de Maastricht’te Avrupa Birliği Antlaşması ile Avrupa bütünleşmesi ekonomik boyutun yanı sıra siyasal bir nitelik kazandı. Doların karşıtı olarak, Euro’nun dünya finans âlemine sürülmesi kararlaştırıldı. Ekonomik küresel çatlama başlıyor, ABD’nin keyfi kaçıyordu.

Aynı dönemde, biraz toparlanan Rusya, 1996’da Çin, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan ile Şanghay Beşlisi’ni oluşturarak Şanghay İşbirliği Örgütü’nün temelini attı. Ancak, 1998’de petrol fiyatları varili 10,5 Dolara gerileyince, dış borç ödemelerini 90 gün süreyle durduran Rusya’nın ekonomik krizi dünyayı sarstı.

Neoliberalizmin borsalarda patlayan krizi, Türkiye’ye 2000 ve 2001’de cari açık-ödemeler dengesindeki ciddi zafiyetten doğan krizler olarak yansıdı. Türkiye duvara çarptı ya da çarptırıldı. Kriz sırasında gecelik faizler %3000-4000’lere çıktı. Tarihi devalüasyon ile Dolar (yeni TL ile) 70 liradan 600 liraya yükseldi. Ve de dünya 11 Eylül operasyonu ile, Türkiye ise bu krizle, daha sonra doğru olmadığı anlaşılacak nedenlerle (kitle imha silahları bulunduğu, demokrasi götürüleceği vb), Irak’a yapılacak müdahale için diz çöktürüldü

Bu süreçte Mao sonrası Çin’indeki ilginç gelişmeler meyvelerini veriyordu. Çin, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye oluyor; fiyatlar üzerindeki devlet kontrolü aşamalı olarak kaldırılıyor; sosyalizm ve kontrollü liberal ekonomi karması bir ekonomik yapıda birleşiyor ve tüm dünyada şaşkınlık, gıpta ve ilgiyle izlenen büyüme hızlarına ulaşıyordu. Tabii burada, bu tür kalkınma ve büyüme modellerinin bir tür öncülüğünü, Atatürk dönemi “karma ekonomi modelinin” yaptığını anımsamamak mümkün değil…

2004’te Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Slovenya, Letonya, Litvanya, Estonya ve Kıbrıs RY, 10 yeni üye ülke AB’ye katıldı. 25 üyeli AB’nin refah düzeyi ABD’ye yaklaşacaktı. Ancak, Fransa ve Hollanda’nın 2005 referandumunda, Avrupa Anayasası taslağını reddi Avrupa’yı çatlattı.

ABD’nin “küresel üretim hegemonyası” zayıflayınca, finansal piyasalara dayanan, sanal yanı ağır basan “küresel finansal hegemonyası” tüm yoğunluğu ile gündeme geliyordu. ABD Hazinesi IMF ile yakın çalışmalara başlamıştı. Hedefteki azgelişmiş ülkeler, sermaye piyasalarını ve ekonomilerini borsa oyuncuları için iyice liberalleştirmeliydi!

ABD+ AB şirketlerinin, azgelişmiş ülkelerin çöken bankalarını, iflas eden şirketlerini düşük fiyatlarla ele geçirmesi kolay oldu. Artık ABD karşılıksız Dolarları kullanacak yer bulmakta zorlanmayacaktı. Bunda ülkelerin kötü yönetimi veya işbirliği de önemli paya sahipti.

Yıllarca “Devletin elinde bir şey kalmasın, tüm KİT’leri özelleştirin” diyen Batı, kendi stratejik kuruluşlarını satmamış, üstelik gelişmekte olan ülkelerininkileri bedavaya kapatmıştı.

2007’de, merkezden tüm yerküreye üflenen sanal köpüklerin sönmesiyle patlayan finansal kriz, şimdilerde hızla, bulaşıcı bir hastalık gibi reel sektörü de sararak “Düşük Yoğunluklu Dünya Ekonomik Bunalımına” dönüştü. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve neoliberalizmin gücü zayıflama başladı. Devletlerin denetimindeki fonların önemi bayağı arttı. ABD, neoliberalizmin önemli ilkelerini terk etti. Dahası, batan iki bankaya el koyan ABD, dünya tarihinin 12 trilyon Dolarlık en büyük devletleştirmesini yapmıştı.

“Düşük Yoğunluklu Ekonomik Bunalım” küreselleşme sürecinde elbette ABD’de ile sınırlı kalamazdı; tüm dünyaya yayıldı. Kriz metropolde yoğunlaştı. “Gelişmiş ülkelerin” tümü dikkate alındığında, 2008’de büyüme sıfır, 2009’da ise yüzde 3,4 oranında küçülme gerçekleşmiştir. Çevre ekonomileri ise, “sadece yavaşlayanlar” ile “daralanlar” olmak üzere ikiye ayrılmışlardır.

Giderek, 2010 canlanmasının da barutunun da hızla tükendiği görüldü ve Batı ekonomilerinin kriz öncesindeki büyüme oranlarına ulaşmaları artık hayaldir. Bu iç karartıcı tabloya, Ağustos (2011) başından bu yana ABD ve AB’de borsaları ile finans çevrelerinin hükümetleri serseme çeviren asabî ruh hallerini de etkileyelim. Metropol ekonomileri bir büyük daralma değil, çeşitli finansal gerilimler, kriz-canlanma aşamaları içeren inişli-çıkışlı, bir büyük durgunluk-bunalım dönemi içinden geçmekteler. Ve 2011 sonbaharıyla birlikte yeni bir finansal çalkantı başlamıştır.

II. ABD’nin ve Batı’nın büyük düşüşü

ABD 100 yıldır dünyanın en büyük ekonomisiydi. Bütçesi 3 trilyon olara, açığı 2007′de 163 milyar Dolardan, 2009′da 400 milyar olara yükselmişti. Ekonomik krizde, 5 trilyon Dolar sanal para yaratmıştı. Cari açıkları kümülatif olarak 7 trilyon Doları aşmıştı. Mart 2009’da dünya piyasasında dolaşan, ABD gayri safi milli hâsılasının sekiz katı, 120 trilyon Dolar para basmıştı. Tüm ülkelerin toplam gayri safi milli hâsılası 60 trilyon Dolar iken, ABD bu tutarın iki katı para basmıştı. Bitmedi, bunun da %70’i sanaldı! CFR ve FED gerçekten dahice hareket etmişti!

II. 1. Sistemin ahlaki çöküşü

Bu arada sisteme kanalizasyon suyu da karışıyor, “Madoff olayı”[3][3] gibi rezillikler de ortaya çıkıyordu. 50 milyar dolarlık dolandırıcılıkla suçlanan Bernard Madoff’un, Washington’da herkes tarafından tanınması, hükümete, yatırımcıların dolandırıcılara karşı nasıl korunacağı konusunda bir tür danışmanlık yapması, ABD Sermaye Piyasası Kurulunda (SEC) sorgulanması sırasında nasıl kolay ve çok para kazandığını böbürlenerek anlatması, Komisyon Başkanı Donaldsonla “dalgasını geçtiği” haberleri, Kapitalist dünada “tuzun da iyice kokuşmuş olduğunu” gösteriyordu. Nihayet kendisini yargı önünde bulan Madoff tarafından dolandırıldığını ileri süren kuruluşlar arasında 7,5milyar Dolar ile Fairfield Greenwich Danışmanlık Şirketi, 3,2 milyar Dolar ile İspanyol Santander Bankası, 1 milyar Dolar ile İngiliz HSBC Bankası başı çekiyor. Dolandırıldığını ileri süren irili ufaklı 20 kuruluş arasında Fransız BNS Paribas ve Societe Generale, İtalyan Unocredito gibi önemli markalar da var.

Sistem tarafından tamamen denetim dışı kalan bu balonun patlamaması, bu dehşetengiz sanal köpüklerin sönmemesi mümkün değildi. Bir süre köpüğü, Amerika ve Avrupa’da konut sektörünü, “mort-gage” finansman yöntemi ile allayarak pullayarak pompalayıp sürdürmek istediler. (Tanrı esirgedi, bu trene atlamaya çalışan Türkiye, gecikip treni kaçırdı). Balon en çok şişen yerinden patlar ve oradan patladı. Tıpkı patlayan balondan süratle boşalan hava gibi, süreç tersine işlemeye başladı. Dönmeyen konut kredileri, satılamayan konutlar ve yerkürenin en büyük yatırım bankası Lehman Brothers’ın batışı ile “Küresel Finans Kapital Krizi” tescil edilmiş ve tarihe düşülmüş oldu. Ardından, ülke yöneticileri ve merkez bankaları guvernörlerinin “adını ağızlarına salavatla aldıkları”, ülkelere ve bankalara not vermekle ünlü Meryll Linch, Standart and Poors gibi kuruluşların ciddi destekler istemeleri, arkasından başta bankalar ve uluslararası sigorta şirketleri olmak üzere krizin tüm küresel finans piyasasını uçurumun kenarına getirmesi, Amerika’yı bu kuruluşlara 1 trilyon Doların, AB ülkelerini ise 1trilyon Avronun üzerinde devlet desteği sağlamaya zorunlu kıldı. Bu destek politikası ve önlem paketleri, sistemin özüne aykırı olmasına karşın “denize düşen yılana sarılmıştı.”

Ancak, sanallaşmış finans sektörü kurtarılmaya çalışılırken, ateş bacayı sarmış, kriz reel sektöre de tam anlamı ile sıçramıştır. Merkezden başlayarak çevre ülkelere süratle yayılmakta olan kriz reel sektörde derinleştikçe, vahşi etkileri daha da belirginleşmekte ve artmaktadır.

Sonuç olarak, bugüne değin krize karşı oluşturulan politikalar ve açılan önlem paketleri son 30-35 yıllık süreçten ve halen içinde bulunulan yozlaşmış durumdan ders alınmadığını, öncelikle çürümüş finansal sistemin tarihte görülmemiş maliyetlerle onarılmak niyetinde olunduğunu göstermektedir. Çalışan kitleleri yoksullaştıran küresel krizin sorumluları, Siyonist-Evangelist finans kapital ve CEO’ları yine bu ahlak dışı oyunu sürdürmeye çalışmakta ve yine krizin çözümü ile ilgili uluslar arası toplantılara özel uçakları ile gidebilmekte, astronomik gelir ve primlerini artırmanın yollarını bulabilmektedirler.

Bu bağlamda, ABD’nin 2000′den beri süren nisbi çöküşü, devam ediyor. Şimdi “düşük yoğunluklu ekonomik bunalım” ile boğuşuyor. Irak bataklığının, Afganistan dağlarının finansmanını dahi zorla sağlıyor, giderek dünyanın finans piyasası merkezi olma özelliğini kaybediyor. Yeni rezerv para birimleri tartışılıyor.

II. 2. Altın ve emtia fiyatları, yeni rezerv para oluşturma çabaları

1944 den bu güne %6 enflasyonla 67 sene üzerinden hesaplandığında 1944 yılının 35 doları bugünün 1700 doları ediyor. Ne olmuş diyebilirsiniz. Ne olmuşu var mı? Dolar enflasyonu olmuş, bunca yıldır ABD basmış Dolarları, küresel maceralarını finanse etmiş…

Ancak, evdeki ya da ekonomik alandaki hesap çarşıya uymuyor. Bakın neler oluyor: ABD 2007 finans krizinden bu yana 12 trilyon Doları aşan kurtarma paketleri uygulayıp, Gayri Safi Milli Hâsılasının sadece yüzde 13’ünü üretirken, dış ticaret açığı 630 milyar Dolara dayanmış durumda. Ulusal borcu 7,4 trilyon Dolar. Her gün 1 milyar Dolar nakit paraya ihtiyacı var. Sadece Çin’den alınan borç 830 milyar dolar[4].[4]

Böylece, ABD’de başlayan finansal kriz, Dolar ekseninde öngörülen ekonomik hegemonyayı iyice tartışılma sürecine sokuyor.

ABD eski hazine müsteşarı felaket tellalı gibi. Wall Street Journal’da editörlük de yapmış olan Paul Craig Roberts “Kıyamet’e Giden Yol” adlı makalesinde, “21. yüzyılın ikinci on yılı başlarken, ABD, Aralık 2007′de başlayan ‘Büyük Ekonomik Durgunluk’un yaralarını saramadı.”diyor.[5][5]

Geçen yılın 16 Ağustosunda ABD’nin not görünümünü “durağan” olarak belirleyen uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, ABD’nin ‘AAA” not görünümünü ise “negatif”e çeviriyor. Standard and Poor’s (S&P) ise, 5 Ağustos’ta dünyanın en büyük ekonomisi ABD’nin “AAA” olan uzun vadeli kredi notunu, tarihinde ilk kez düşürerek “AA”ya çekip, kredi not görünümünü ise “negatif” olarak belirliyor. Ülkelerin tarım-sanayi alt yapısı, üretim, banka-sigorta sistemleri, bütçe açıkları, toplam borç ve cari açıkları göz önüne alınarak karmaşık bir yöntemle belirlenen bu not sisteminde ABD son 80 yıl boyunca (AAA)’yı koruyordu.

Dünya bu gelişmelere verdiği tepki gelecek açısından önemli:

· Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar, Umman ve Bahreyn’in 1 Ocak 2010′dan itibaren “El Halici” adı verilen bir ortak para birimini hedefledikleri izleniyor.

· Latin Amerika‘nın kendi ekonomik alanı içinde gittikçe gelişen bir yapılanma ve ortak bir para birimi oluşturma çabası içinde olduğu biliniyor.

· Bu bağlamda, Arjantin’in Çin’den 10 milyar Dolar karşılığı 70 milyar Yuan aldığını ve aralarındaki ticaretin bu para birimine göre yürütüleceği ifade ediliyor.

· Rusya Federasyonu, Kazakistan, Beyaz Rusya, Kırgızistan, Tacikistan’ın “Avrasya Ortak Para Birimi”ne geçiş çalışmaları yapıldığı basına yansıyor.

· Çin, Avrasya-Pasifik alanı için yeni bir para birimi öngörmektedir.

· Ayrıca Çin’in Brezilya ile ticaretinin Yuan üzerinden yapılacağı açıklanıyor…

· Türkiye ile Rusya Federasyonu’nun, aralarındaki ticareti Ruble ve TL üzerinden yapma konusunda anlaştıkları haberleri gündemde yer alıyor…

· Aynı şekilde, Çin Büyükelçiliği müsteşarı, Türkiye ile Çin arasındaki ticaretin, Yuan ve TL üzerinden yapılmasını öneriyor…

· Son gelişmeler içinde, Haziran 2009 ayı ortalarında “BRİC” ülkelerini (Brezilya, RF, Hindistan ve Çin) ekonomik zirvesinde, Dolar yerine ikame edilecek yeni bir para birimi için çalışmalara başlanması hususunda görüş birliğine varılıyor.( Bu yakınlaşma ile eş zamanlı olarak, Hindistan ve Çin sınır bölgesinde bazı ihtilafların çıkmış/çıkarılmış olması da anlamlıdır.)

· Ayrıca, Beyaz Rusya, RF ve Kazakistan’ın gümrük birliğine gitmeleri, gene RF, Kazakistan ve Ukrayna’nın aralarında buğday birliği oluşturacakları da aynı haberlerde yer alıyor.

· Putin, bu açılardan Dünya Ticaret Örgütü ile karşı karşıya geliyor.

· Yeni bir para birimine oluşturulmasına ilişkin yaklaşım ve çabalara Obama şiddetle direniyor…


II. 3. Gelişmelerin ve geleceğe ilişkin öngörülerin ekonomik alana olası yansımaları

Altının ons fiyatı 1.700’lerden, 2010′da veya en geç 2012′de 2.000 dolara yükselecekmiş. 2012′de petrolün 236 Dolara, 1 Euro’nun 5 Dolara yükseleceği hesaplanıyormuş.

Dünya Bankası tarafından hazırlanan ”Yeni Dünya Ekonomisi” adlı rapora göre, uluslararası para sisteminde 2025′ten sonra Dolarla birlikte Çin para birimi Yuan ve Euro Bölgesi’nin ortak para birimi Euro da rezerv para olarak kullanılmaya başlanacak.

Dolar, Euro ve Yuan’ın rezerv para birimi olduğu çoklu bir uluslararası para sisteminin ortaya çıkacağı bir senaryonun gerçekleşmesinin güçlü bir olasılık olduğuna dikkat çekilen raporda, söz konusu senaryoda 2025′ten itibaren Doların uluslararası para sistemindeki tartışmasız konumunu kaybedeceği belirtiliyor..

Dünya Bankası’nın kestirimlerine göre, 2025′ten sonra küresel ekonomik büyümenin yarısı, çoğu BRİC ülkesi olan Rusya, Endonezya, Hindistan, Güney Kore, Çin ve Brezilya’dan oluşan 6 gelişmekte olan ülkeden kaynaklanacak.

Bu ciddi gelişmelerin ekonomik alana dramatik yansımalarını ise Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Christine Lagarde, küresel ekonominin “kayıp on yıl riski” ile özetliyor.

Çin’i ziyaret eden Lagarde, Pekin’de düzenlenen finansal forumda yaptığı konuşmada, Avrupa borç krizinin küresel ekonomiyi “kayıp on yıla” sürükleme riski taşıdığını ve zengin ülkelerin büyümenin ve güvenin sağlanmasının yükünü omuzlaması gerektiğini söylüyor.

Avrupa’nın Yunanistan için kurtarma paketi destekleme planlarını doğru yönde atılmış adım olarak değerlendiren, ancak güvenin kazanılmasında daha fazlasının yapılmasına ihtiyaç olduğuna işaret eden Lagarde, küresel ekonomi için görünümün halen tehlikeli ve belirsiz kalmaya devam ettiğini ifade etti.

Avro Bölgesi borç krizinin yayılması ile yüksek işsizlik oranı ve büyümeyi desteklemekle mücadele eden ABD ekonomisindeki yavaşlama kaygıları birlikte düşünüldüğünde bunun küresel ekonomi için büyük tehdit oluşturduğuna dikkat çeken Lagarde, “Ufukta kara bulutlar dolaşıyor. Özellikle Avrupa Birliği ve ABD gibi gelişmiş ekonomilerde kara bulutlar dolaşıyor” dedi.

Asya ekonomilerinin göreli olarak güçlü olduğunu, ancak herhangi bir fırtınaya hazırlıklı olması gerektiğini söyleyen Lagarde, ancak “Asya’nın, dünyanın geri kalan bölgelerindeki sorunlardan muaf değil. Hataya yer yok” ifadesini kullanıyor[6].[6]

İş ve Ekonomi Araştırmaları Merkezi’nin (CEBR) verilerine göre, Euro Bölgesi ülkelerinin borç krizinin çözülmesi çok zor. Avrupa’da derin bir durgunluk yaşanıyor. İngiltere; ABD, Çin, Japonya, Almanya, Fransa ve Brezilya’nın ardından halen dünyanın en büyük 7. ekonomisi. Daily Telegraph, 2020 yılına kadar İngiltere’nin en büyük ekonomiler sıralamasında sekizinciliğe gerileyeceği tahminlerine de yer verdi. BRIC olarak adlandırılan gelişmekte olan ülkelerin önde gelen Batılı ülkeleri geçmekte olduğuna dikkat çeken merkezin uzmanlarından Douglas McWilliams, ”Asya ülkeleri ve emtia üreten ekonomiler yukarılara doğru tırmanıp Avrupa gerilerken, dünyanın ekonomi haritası da değişiyor” dedi. Dünya Bankası’nın kestirimlerine göre, 2025′ten sonra küresel ekonomik büyümenin yarısını çoğu BRİC ülkesi olan Rusya, Endonezya, Hindistan, Güney Kore, Çin ve Brezilya’dan oluşan 6 gelişmekte olan ülke sağlayacak. Çin GSMH’ı ABD’nin ensesinde[7].[7]


II. 4. Güncel ortam ve olası gelecek atmosferinde küresel merkezde toplumsal sorunsal

İşte, Wall Street kapılarına dayanan “Amerikan Baharı”nın 10 somut gerekçesi:

1.Açlık sınırının altındakilere verilen ‘Yiyecek Pulu’yla yaşayan Amerikalı sayısı 40 milyon 800 bin.
2.2007-2010 yılları arasında 11 milyon kişi işini kaybetti. Resmi nitelikteki yüzde 10 işsizlik oranı gerçeği yansıtmıyor.
3.Yeni iş bulma süresi ortalama 9 aya kadar çıktı.
4.Hazine rakamlarına göre ulusal borç 13,6 trilyon Dolara çıktı.

5.2010 yılında ödenen borç faizi 700 milyar Dolar. 2020’de 2 trilyona çıkması bekleniyor. Amerikan bütçesi 4 trilyon Doların altında.
6.Sosyal Güvenlik alanında alınan vergi ve primlerden çok daha fazlası işsizlik parası olarak ödeniyor.
7.Her emekliye 3,3 çalışan düşüyor. Kıta Avrupa’sında da benzer bir durum var. İşsizlik arttıkça, emekli maaşlarının ödenmesi gün geçtikçe güçleşiyor.
8.Üst düzey yöneticilerin maaşları 1973 yılından beri 300 kat artmış durumda.
9.Her ay, ortalama yüzde 10′un üzerinde “mortgage” ödemesi yapılamıyor.
10.1970 yılında 20 Dolara alınan bir ürün bugün 112 Dolara alınabiliyor

Küresel Merkezin topal bacağı AB’ye gelince; Avrupa, tarihinde ender rastlanan bir şekilde bir uçurumun kenarında biçare görünüyor[8].[8]

Dünyanın saygın tarihçilerinden Niall Ferguson, Wall Street Journal için Avrupa’nın yaşadığı mali krizden yola çıkarak 10 yıl sonra kıtanın ne durumda olacağı üzerine bir distopya kaleme aldı. Ona göre Avrupa’nın toplumsal yapısı da şöyle oluşuyor[9]:[9] “2021’in Avrupa’sına hoş geldiniz. İspanya ve Fransa da dâhil yaklaşık 10 hükümetin kafa derisini yüzen 2010-2011 büyük krizinden beri on yıl akıp geçti. Bazı şeyler aynı kaldı, ancak çok fazla şey değişti. Euro hala tedavülde, ancak banknotlar artık nadiren görülüyor. Brüksel, Avrupa’nın politik idare merkezi olmaktan çıktı… Güney hizmetçi gibi… Avrupa Birleşik Devletleri’nin (Euro Bölgesi artık böyle biliniyor) çevre ülkeleri için hayat hala kolay olmaktan çok uzakta. Yunanistan, İtalya, Portekiz ve İspanya’da işsizlik yüzde 20’yi aştı. Ancak 2012’de yeni mali federalizm sisteminin yaratılması Kuzey Avrupa merkezinden fonların sağlam akışını sağladı. Daha önce Doğu Almanya’da olduğu gibi, Güney Avrupalılar bu takasa alıştı. (Hala kuzeye borçlular, borçları güney halkları yaşam düzeylerini yitirerek ödüyorlar-yazarın ek notu) Bölgenin nüfusunun beşte biri 65’in üzerinde ve beşte biri işsizken, insanlar hayattaki güzel şeylerin de tadını çıkarmaya zaman buluyor. Hepsi güneşli güneyde ikinci evlerine sahip olan Almanların hizmetçisi olarak çalışıyor.”

III. Askeri yayılmanın, devasa savaş makinesinin finansmanı “sürdürülebilir” mi?

III.1. Askeri yayılma ve maliyetine ilişkin bilgiler

Yayılmanın doğal, sosyo-psikolojik ve teknolojik sınırlarına ulaştığı süyleniyor. 446 bin Amerikan askeri dünyanın 725 noktasında görev yapıyor. Buna ek olarak; 153 ülkede sürekli askeri varlık bulunduruluyor; okyanuslarda iki düzine deniz filosu dolaştırılıyor. Dev mali güç, askeri iletişim teknoloji ve kapasitesi bu yükü sağlıklı olarak kaldıramayacak bir noktaya doğru gidiyor.

“Son on yılda bütçesinin borç limitini 10 defa yükselten ABD, geçen Mayıs ayı ortasında 14.3 trilyon Dolarlık limite ulaştı. 2009-2010 döneminde, Afganistan’daki aylık harcama 4.4 milyar Dolardan 6.7 milyara çıktı. Irak ve Afganistan savaşlarının milyarlarca Dolarlık maliyeti yanında Mart ayında NATO’nun Libya’da hava harekatı başlatması, Washington’u iyice zora soktu.

“Eski Savunma Bakanı Robert Gates, Mayıs’ta, tıpkı Afganistan gibi geleceği belirsiz olan Libya operasyonunun kendilerine şimdiden 750 milyon Dolara mal olduğunu açıkladı.

“Ancak Obama yönetiminin endişesi, ABD’nin sadece gırtlağına kadar borca batmış olmasından kaynaklanmıyor. Koalisyon güçleri, mutlak zafer sloganıyla girdikleri Afganistan’dan en kısa zamanda çıkmanın hesabını yapıyorlar.

“ABD ile Pakistan arasındaki ilişkiler, Washington’un insansız hava araçlarıyla sınır bölgesinde düzenlediği operasyonlar nedeniyle fazlasıyla gerilmişti. Ancak ABD’nin Afganistan savaşındaki en önemli kozlarından biri olan Pakistan desteği, 2 Mayıs’ta El Kaide’nin eski lideri Usame bin Ladin’in öldürülmesiyle kopma noktasına geldi.

“Pakistan, kendisinden habersiz gerçekleştirilen bu operasyonun ardından ABD’yi sert bir şekilde kınarken, bin Ladin’in malikanesinde ele geçirilen dosyalardaki El Kaide-Pakistan bağlantısına işaret eden bulgular, tansiyonu iyice yükseltti. Bu ayın başında, ABD çok sayıda askeri eğitmenini sınır dışı eden Pakistan’a yaptığı 800 milyon Dolarlık yardımı geri çekeceğini açıkladı. Pakistan, sert duruşunu bozmadı ve ‘ABD’nin yardımına ihtiyacımız yok’ restini çekti.”[10][10]

Küresel merkez, radikal sosyo-ekonomik önlemler yerine Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Asya “hayat alanında” savaşları yeğledi. Craig’in, “Ekonomik Armegedon”u bu. Savaşlar sürüyor. Giderek dünya yeni savaşlara gebe. Ama, ABD ekonomisinde değişen bir şey yok.

Galiba bütün mesele şu: Bu sosyo-psikolojik, finansal yapı bu devasa savaş makinesinin yükünü kaldırabilecek mi? Roma’dan Osmanlıya, Büyük Britanya’dan Sovyetler Birliğine değin bütün imparatorluklar böyle çökmüştü de…

Wall Street’te tutuklananlar arasında yer alan Pulitzer Ödülü sahibi, New York Times’in eski editörü Chris Hedges şu açıklamayı yapıyor: “Amerika’nın geri zekâlılaştırılmış orta sınıfı henüz iflas ettiğimizin farkında değil. Amerikan ekonomisinin düze çıkabilmesi için 200 trilyon Dolara ihtiyacımız var. Bu dünya GSMH’sının 3 katı demektir. Bu matematiğin bir çözümü yok. Askeri ve ekonomik olarak her an çökebiliriz. Artık, sadece çöküş tarihi tahmin edilebilir. 2011, 2012, en geç 2020…”.

Paul Craig gelinen noktaya değişik bir bakış açısı getiriyor: “Siz kimi kandırıyorsunuz. Körler bile görüyor. Siz Asya Pasifikte Amerikan çıkarları var. Stratejimizi değiştirdik, Asya Pasifikteki çıkarlarımızı koruyacağız. Bu yalanlara dünyada kimse inanmaz. İran’ı vurma hazırlıkları yaptığınızı Çin de biliyor. İran’ı vurarak Çin üzerinde etki yaratmak içindesiniz. Onun için Çin elindeki bir trilyon dolarlık Amerikan bonolarını satışa çıkaracak. O zaman Amerika’da enflasyon tavan yapacak. Çin, bu bonoları sizin (Amerika) basamadığız Euro, Ruble, Yen, İsviçre Frangı ve diğer paralar ile satacak. Bu sizin İran’a atacağınız bombalardan daha da etkili olacaktır.”

Küresel Merkez Çin’e güvenmek istiyor ama, Çin küresel merkeze pek güvenmiyor. Para musluğunu sonuna kadar açıp, sorunun parçası haline gelmekten korkuyor. Kapitalist sistemde “Bin lira borcun varsa senin uykun kaçar, bir milyon borcun varsa, alacaklıların uykusu kaçar” diye özetlenebilecek karşılıklı bağımlılık ilişkisinin Çin’in siyasal, toplumsal yapısını nihai olarak nasıl etkileyebileceği, Çin için büyük önem taşıyor. Zira her bakımdan böyle büyük bir “kıta devleti” dizginleri bir kere elinden kaçırdı mı, başına neler geleceğini geçmişin deneyimlerinden biliyor… Bu bakımdan Çin, bu krizde ona güvenmek isteyen küresel merkezin ihtiyaçlarına uygun çözümü değil, kendi ihtiyacına uygun borç verme politikasını izleyecek gibi görünüyor.[11].[11]

Sonuç: Bulunabilen çözüm, “Obama Doktrini”

Küresel sermaye ile Pentagon’un Obama’nın önüne bir şeyler koyduğu görülüyor. Çeşitli kaynaklardan yapılan bir derleme ile 2,5 savaş yerine 1,5 savaşı öngören “Obama Doktrini”nin konumuzla ilgili özeti şöyle:

· Obama’nın geçtiğimiz ay açıkladığı plana göre savunma bütçesinde 10 yıl içinde 487 milyar dolar kesintiye gidileceği,

· Ekseriyeti ağır silahlı piyade birliklerinden oluşan en az sekiz tümenin lağvedilmesiyle asker sayısının 570 binden 490 bine düşürülerek, orduda 80 bin askerlik bir indirime gidileceği,

· Buna karşılık, insansız hava araçları ve Bin Ladin operasyonunu yürüten “SEAL Team 6” gibi özel timler güçlendirileceği, (ABD Hava Kuvvetlerinin hâlihazırda 61 insansız hava aracı bulunuyor. Savunma Bakanı Leon Panetta kısa dönemde sayıyı 65′e, uzun dönemde de 85′e çıkarmanın planlandığını söyledi. Özel timlerdeki asker sayısı da yüzde 10 artışla dört yıl içinde 63 bin 750′den 70 bin’e çıkarılacak.)

· Ve Afganistan ve Irak gibi büyük savaşlar yerine gizli küçük operasyonlara odaklanan bu strateji için kilit nokta, dünyanın çeşitli bölgelerinde kalıcı üsler kurmak. ‘Nilüfer yaprağı’ adı verilen bu üsler ABD’nin insansız uçakları ve özel kuvvetlerine dünyanın her noktasında acil hareket kabiliyeti verecek. Obama yönetimi, olası çatışmalar için Libya’ya yapılan uluslararası müdahaleyi model alacak. ABD, sadece hava kuvvetlerini öncü güç olarak kullanacak, sonrasında “asıl oğlanlar” olarak müttefiklerine (örneğin, Libya Modelinde olduğu gibi NATO ülkeleri ve bu ülkeden aldığı paya çok ihtiyacı olan Fransa, Suriye için Türkiye vb.) ve karadaki yerel güçlere dayanacağı haberini verdi.

Diğer ülkelerin topsuz, tüfeksiz “hal edildiği”! (acaba?) değerlendirilerek 1,5 savaşın “1” i İran, “Buçuk” u Suriye olsa gerek… Bu saldırıların bırakın bölgede, dünyada nasıl bir kıyamete yol açacağını göremeyecek kadar gözü dönmüş müdür bunların?

İran gibi stratejik derinliği olan güçlü bir ülke ile arkasına İran ve iki büyük ülkeyi almış olan Suriye’yi “hal etmenin” yol açacağı “kıyameti” çıkar hanenize yazacak gücünüz var mı?

Küresel merkez ve müttefiklerinin içinde bulundukları “ahval ve şerait” içinde böylesine derin savaşların mali yükünü ne kadar taşıyabilecekleri ise ortada…

Ne diyelim? Tanrı zihin açıklığı ve akıl, fikir versin versin…

Noyan UMRUK - Nisan 2012 - Teori Dergisi

Dipnotlar :

[1][1] A. Smith ve klasik liberal iktisatçılarla, Neoliberaller arasındaki önemli ayırımlar için bkz: Francisco Vergana, Liberalizmin Felsefe Temelleri, İletişim Yayınları, 1.Baskı, Ekim 2006, İstanbul.

[2][2] Milton Friedman’ın önce TV dizisi olan sansasyonel kitabındaki teorileri, ilkin Pinochet Şili’sinde denendi.

[3][3] “Madoff Olayı”: ABD’de Aralık 2008’de açığa çıkan 50 milyar Dolar tutarındaki bir finansal vurgun olayı (16 Aralık 2008 tarihli AA Bülteni)

[4][4] Sale Kirkpatric, “Amerikan İmparatorluğu’nun Çöküşü”, http://www.hurriyet.com.tr/planet/18281432.asp

[5][5] Habertürk, 3 Ağustos 2011.

[6][6] Anadolu Ajansı (Pekin), 09 Kasım 2011.

[7][7] ] Daily Telegraph, 26 Aralık. 2011.

[8][8] George Friedman, Europe’s Crisis: Beyond Finance, November 15, 2011, Stratfor Weekly, http://www.stratfor.com/weekly/20111114-europes-crisis-beyond-finance?utm_source=freelist-f&utm_medium=email&utm_campaign=20111115&utm_term=gweekly&utm_content=GIRtitle&elq=c24cbde210574df091aabba1c8d9d72a

[9][9] Niall Ferguson, “2021: The New Europe”, Novomber 19, 2011

[10][10] Müfit Yılmaz Gökmen, “ABD bir ulusun geleceğini yok etti”, Hürriyet, 19 Temmuz 2011 (www.hurriyet.com.tr/planet/18281432)

Son Yazılar

Cloudy

20°C

Istanbul