ilhan_erdost_ve_kizi225

Dik Duruşun Simgesi : Muzaffer İlhan Erdost!

Bugünlerde sergilenmekte olan maskaralığın farkındasınızdır.

“12 Eylül Yargılanıyor” adlı oyun oyuncu sıkıntısı çekmiyor. Partiden derneğe, kişiden kuruma sayısız maskara bu kepazeliğin oyuncusu olmakta sakınca görmüyor.

Yaşları doksanları bulmuş iki canlı cenaze üzerinden 12 Eylül kahramanlığı yapılıyor. Suçluların yargı önüne çıkartılması kuşkusuz önemlidir. Ancak, darbe gibi uluslararası destekli bir eylemin yargılanması için kişilerin hedeflenmiş olması bu mahkemenin göstermelik olduğunun kanıtıdır.

Sağır sultanın duyduğu “Bizim çocuklar başardı!” sözü önemsenmelidir.

2012’de komşulara saldırı ve onların iç işlerine karışma siyaseti bu sözün önemsenmediğinin belgesidir.

Emperyalizmle halvet olarak 12 Eylül hesaplaşmasına girişilemez. Bu sözde hesaplaşmada şu ya da bu şekilde yer alan her kişi ya da kurum “maskara” olmaktan kurtulamaz.

Neyse ki bir Muzaffer İlhan Erdost var!


Otuz yılı aşkın süredir kendi kişiliğinde kardeşini de yaşatan bir dik duruş! Muzaffer Erdost 12 Eylül 1980’de başı derde giren sayısız aydından biridir. Kardeşi İlhan’la birlikte gözaltına alınır o karanlık günlerde! Kardeş İlhan ağabey Muzaffer’in gözleri önünde öldürülür. Hem de dayaktan!

O günden başlayarak ağabey Muzaffer’e kardeş İlhan’ı yaşatma görevi de düşmüş olacaktır. Bu nedenle Muzaffer İlhan Erdost olacaktır artık! Böylelikle çok yüce ve saygıdeğer bir görevi yaşamı boyunca üstlenmiş olmaktadır.

Acıysa acı, gerilimse gerilim, hücrelerine işleyen bir öfkeyse öfke! Muzaffer İlhan Erdost bu duyguların tümünü fazlasıyla yaşayan az sayıdaki insandan biri olmalıdır.

Muzaffer İlhan Erdost’u 12 Eylül tiyatrosuna oyuncu olanlardan ayıran bir şey vardır!

Onca acısına ve öfkesine karşın aklını yitirmemek onu diğerlerinden ayırmıştır.

Çünkü, o 12 Eylül’den hesap sormanın asıl yolunu, yordamını bilen az sayıdaki aydından biridir! Kişilere yönelik “cambaza bak cambaza” cinliğiyle işin içinden sıyrılan kolaycı ve ikiyüzlüler arasında yer almayarak tarihe geçecektir! Geçmiştir de…

Her türlü değerin dibe vurduğu bu dönemde insanlığı yüceltme ödevini eksiksiz yerine getirerek onurumuzu koruyan Muzaffer İlhan Erdost’a şükranla…

Ceyhun BALCI - 06 Nisan 2012 - TürkCelil

*****************************************************************************************

A Blok'tan 'kademe'ye telefon eden asker, C Blok'a götürülecek iki kişi için ısrarla 'büyük araba' istiyordu. "Büyük araba yok mu?" diye soruyor, "Küçük araba olmaz! Anlarsın ya" diyordu.

Evlerinde yasak yayın bulundurmaktan gözaltına alınmışlardı.

Ankara Emniyet Müdürlüğü'nden Sıkıyönetim Komutanlığı'na bu üçüncü getirilişleriydi. Beraberlerinde evlerinden alınan 'Doğanın Diyalektiği' adlı kitap vardı.

Bir türlü sıra kendilerine gelmemişti ilk iki gün. Mesai bitiminden sonra geri götürülmüşlerdi Emniyet'e.

7 Kasım Cuma sabahı yeniden getirildiler Adli Müşavirlik Dış Nizamiyesi'ne. Ancak bu kez sahibi oldukları İlkyaz Basımevi'nde 'çok sayıda yasak yayın bulundurmak'tan gözaltına alınmışlardı askerlerce.

Saçları kesilmiş; bir Traşlı, bir de Traşsız fotoğrafları çekilmişti.

Telefondaki askerin neden ısrarla büyük araba istediğini gelen 'Reo'ya binince anladılar. Tutuklu taşıyan arabalar 12 kişilikti ama içeride ayakta durmak olanaksızdı. 'Büyük araba'da ise ayakta durup adam dövmek kolaydı.

Daha arabaya binerlerken başlamıştı tekmeler, tokatlar.

Kendilerini teslim alan astsubay eşyalarını ararken "On yaşındaki bebeleri zehirlediniz, içerisi sizin zehirlediklerinizle dolu" diyerek tavrını ortaya koymuştu zaten.

Yargılama sürecinde de astsubayın emrindeki erlere "Bunlar birer yılandır, analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım!" diyerek dövmeleri için emir verdiği çıkacaktı ortaya.

Arabanın içinde dört er; iki kardeşi hazır ola geçirip tekmelerle, tokatlarla, coplarla dövmeye başladılar. Muzaffer bir ara İlhan'ın yere düştüğünü gördü. Yüzükoyun kapaklanmıştı. Doğrulmaya çalışıyordu İlhan.

Yarım saat kadar sürmüştü 'dayaklı yolculuk'. Arabadan inince de sürdü dayak. İlhan ikinci kez düşmüştü yere. C Blok'un önünde hazır ola geçirdiler. Erlerden biri arkadan "Ellerini yapıştır lan!" diye bağırıyordu. Ancak dayaktan şiştiği için iki kardeş ellerini bedenlerine yapıştıramıyordu.

Bitmek bilmeyen dayakla sokuldular koğuşa. İlhan'ın yüzü, gözü, paltosu kan içindeydi. "Midem bulanıyor" dedi ve yere yığıldı İlhan. Bir ranzaya yatırdılar. Ağzı açıktı. Muzaffer "İlhan! İlhan!" diye seslendi. İlhan'dan yanıt yoktu. Biri nabzına baktı ve "Durmuş" dedi.

İşte 12 Eylül darbesinin hemen ardından yaşanan bu 'gözaltında ölüm' olayı nedeniyle Muzaffer Erdost'un adı Muzaffer İlhan Erdost oldu. Yaşamında İlhan'ın yeri bir kardeşten çok öteydi Muzaffer Erdost için.

*** *** ***
Pazar Postası günleri!

Veteriner Fakültesi'ni bitirme sınavlarında tek dersten ikmale kalmıştı. Memleketi Artova'ya gidecekti ama parası yoktu. Pazar Postası'nda her hafta yazısı çıkıyordu. Telif ücretini almak için Yazı Müdürü Baki Kurtuluş'a gitti. Gazetede de para yoktu ama her an giriş olabilirdi. Kurtuluş "Bekle" dedi. Ancak para gelmedi. Kurtuluş da bir öneride bulundu Erdost'a; "Kal, burada çalış".

Ankara'da kaldı Erdost. Evi de getirdi. Fakültenin dördüncü sınıfında evlenmişti. Kardeşi İlhan da Artova'da Kur'an kursuna gidiyordu. Onu da getirip Ankara'ya, ortaokula yazdırdı.

Pazar Postası'nda sayfa sekreterliği ve düzeltmenlik yapıyordu. Sonra Ulus gazetesinde matbaa idare amiri oldu. Bir yandan 'Yayın Dünyamız' diye kitap tanıtım yazıları yazıyor, haftada bir de mizah sayfası hazırlıyordu.

27 Mayıs ihtilaline az bir süre var. İsmet Paşa Meclis'te o ünlü konuşmasını yapmış, "Sizi ben bile kurtaramam" diye. Konuşmaya yasak gelmiş. Emniyet'ten kullanıp kullanmadıklarını soruyorlar demeci. Erdost da "Hayır" yanıtını veriyor. Gazete basılıyor. Demeç manşette. Sabah matbaadan CHP milletvekillerine paket paket veriliyor yasak demecin basıldığı gazete. Bisikletli dağıtıcılar da matbaanın önünde. Ancak polis Rüzgârlı Sokağı tutmuş. Gazete paketini alan dağıtıcıyı çevirip elinden alıyorlar gazeteyi. Devreye Bülent Ecevit giriyor "Arama emriniz var mı?" diye. Polisler 10 dakikada telsizle alıyorlar toplatma iznini. 10 bin dolayında basılan gazete o gün için 35 bin basılmış. Erdost, gazeteyi kurtarmak için o günkü baskıyı eski gazetelerin arasına saklıyor. Bütün gazeteler polise kaptırılmadan dağıtılıyor. Bu nedenle daha sonra Tahkikat Komisyonu'nda ifade veriyor Erdost.

O gün gazeteden çıkıp Kızılay'a geldiğinde bir protesto eyleminin içinde buluyor kendisini Erdost. Mustafa Kemal'in Bursa Nutku'nu basıp bildiri olarak atmışlar bir binanın beşinci katından. Erdost da gözaltına alınıyor. Önce Mamak'a götürüyorlar. Tutuklanınca Soğukkuyu Cezaevi'nde alıyor soluğu. Ancak 27 Mayıs sabahı serbest bırakılıyor, o sırada kendisiyle beraber tutuklu olan Selahattin Çetiner ve Muammer Aksoy'la birlikte.

1958'de 'Açık Oturum' yayınlarını kuruyor Erdost. Yayınladığı ilk kitap da Henri Alleg'den 'La Question' oluyor. Erdost'un bu kitapla ilgili ilginç bir anısı var:

- 1980'de gözaltına alıp emniyet müdürlüğüne götürüldüğümüzde, bir polis önünde duran dosyayı göstererek, "Bak, bastığın ilk kitap dosyanda duruyor" dedi.

22 yıl önce bastığım kitap dosyada duruyordu. Yalnız o mu? Gözaltındayken aynı polis gülerek, "1953 yılında Ankara'daki bir 'şiir matinesi'nde okuduğun şiirin adını hatırlıyor musun?" diye sordu. Hatırladığım halde "Hayır" yanıtını verdim. Dosyama bakıp "Şiirin adı Harman" dedi. Doğruydu.

Artık yayıncıydı Muzaffer Erdost ve 40 yıldır süren, daha ne kadar süreceği de belli olmayan çileli bir yolculuğa çıkmıştı.

Yedeksubaylık kurasında 'veteriner hekim' olarak Şemdinli'yi çeker Erdost.

- Ne Nehri isyanını biliyordum, ne Seyit Taha'yı ve Nakşibendi tekkesini, ne Şeyh Ubeydullah'ı, ne Nesturileri, ne 'aşiret' dediğimiz toplumsal birimi. Ödünç aldığım fotoğraf makinesinin objektifinin açılmadığını da ancak altı ay sonra filmleri banyo yaptırdığım zaman öğrenecektim.

İşte orada doğar Erdost'un 'Şemdinli Röportajı' adlı yapıtı. Şemdinli'deki Kürt isyanından sağ kurtulan bir subayı bulmak için izinli geldiğinde Ulus'a bir ilan verir "Arkadaşımız Erdost, 'Şemdinli Röportajı' için sağ kurtulan subayı arıyor" diye. Ortalık birbirine girer, Kürt isyanlarını araştırıyor, diye. İzinden dönünce Şemdinli'dekiler, "Bize sorsaydın ya, o subay Kerküklüydü. Memleketine döndü" derler. Ama yaptığı çalışmadan ürküldüğü için yedeksubay olarak Aydın'a gönderilir.

Askerlik dönüşü 'Sol Yayınları'nı kurar Erdost. O güne kadar bilimsel sosyalizm alanında yapılmayan büyüklükte bir projesi vardır. Marx, Engels ve Lenin'in kitaplarını basacaktır. Hatta bir gün Doğan Avcıoğlu'na gittiğinde Şükrü Koç'la karşılaşır. Koç, Avcıoğlu'na "İşte" der, "Lenin'i basacak arkadaş". Marx'ın, Engels'in, Lenin'in yapıtlarının ilk baskıları 1961 Anayasası'nın getirdiği özgürlük rüzgârıyla yayımlanmaya başlar.

- Biz öğrenciyken solu, sosyalizmi bilmiyorduk. Ben askerdeyken bazı sosyalist yayınlar vardı. Ama Marx, Engels, Lenin olarak yoktu. İlk yayınlar arasında Lenin'in 'Emperyalizm', Marx'ın 'Ücret, Fiyat ve Kâr'ı vardı. Sol Yayınları olarak Marx'ı, Engels'i, Lenin'i tam olarak tanıdığımız söylenemezdi. Bunları, daha çok dostların yardımıyla ve el yordamıyla bulmaya başladım. Yayınlarımız, bu konuda daha önce yapılan yayınlara göre daha ileri ve bütünsel bir özellik oluşturuyordu. Gerici gazeteler, kitapların fiyatını ucuz bulmuş, "Bu değirmenin suyu nereden geliyor?" diye sormaya başladı.

1966'nın şubatında Mao'nun 'Teori ve Pratik'i yayımlanınca tutuklanıyor Erdost. Avukatı Halit Çelenk'in girişimiyle üç gün sonra serbest bırakılıyor. Bu arada bazı kitapları toplanıyor. Davalar açılıyor. Beş kitaptan toplam 37,5 yıla mahkûm oluyor.

12 Mart Muhtırası'ndan sonra gözaltına alınıyor Erdost. Önce İstanbul'a getiriliyor. Sorgu, bir zamanların işkenceleriyle ünlü Sansaryan Han'ında. Tutuklanma nedeni de belli: Sol Yayınları'nın sahibi olmak.

Çembere alıp dövüyorlar gözaltında. Bir süre sonra Davutpaşa Kışlası'na götürülüyor. Kimler yok ki kışlada? Yaşar Kemal, Kemal Türkler, Doğan Avcıoğlu, Cenan Bıçakçı, Samim Kocagöz, Kemal Burkay...

28 gün sonra Ankara'ya götürülüyor ve Ankara polisi tarafından gözaltına alınıyor bu kez. 'Türk Ceza Kanunu'nun ünlü 141 ve 142. maddelerini ihlal ettiğine ilişkin kuvvetli belirtiler' olduğu için tutuklanıyor; 7,5 yıl hapse mahkûm oluyor.

- 12 Mart'ta uzun sürecek olan bir cezaevi yaşamı başlamıştı. Beraat ettiğim kitaplar Yargıtay'dan dönüyor, oybirliğiyle beraat kararı veren yargıçlar, oybirliğiyle mahkûmiyet kararı veriyordu. İlk kesinleşen mahkûmiyet kararı da 'Ne Yapmalı?'dan aldığım 7,5 yıl oldu. Sonra arkası çorap söküğü gibi gelecekti. Askeri Cezaevi'nden salıverildiğim zaman, Ankara Merkez Cezaevi'ne getirilecektim. Benim Askeri Cezaevi'nden tahliyem böyle oldu. 1974 yılındaki afla Ankara Merkez Cezaevi'nden tahliye olduğum zaman kesinleşmiş 7,5 yıllık mahkûmiyetim vardı. 'Askeri Yazılar' adlı kitaptan yargılanıyordum. Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nde TCK 141'den davam devam ediyordu.

1974 yılındaki afla, 3,5 yıl yattıktan sonra 'özgürlüğüne' kavuşur Erdost. 12 Eylül'e doğru bir kez daha tutuklanır. Sonra 12 Eylül, kardeşi İlhan'ın gözleri önünde döve döve öldürülüşü...

*** *** ***
Artık o Muzaffer İlhan Erdost'tur!

Yazdığı yazılardan, yayımladığı kitaplardan gözaltılar, açılan davalar, verilen beraat kararlarıyla geldi 40 yıllık çileli yayıncılık yaşamının bu gününe. Şimdi hakkında Terörle Mücadele Yasası'nın 8. maddesinden verilmiş bir yıllık hapis cezasının Yargıtay'daki sonucunu bekliyor. Davanın süreci de ilginç. Erdost'un yayımlanmış 20 kitabı var. 19'uncu kitabının adı 'Türkiye'nin Yeni Sevr'e Zorlanması Odağında Üç Sivas'. Ankara DGM Savcılığı, kitaptaki bazı alıntılara dayanarak toplatma kararı veriyor ve hakkında Terörle Mücadele Yasası'nın 8'inci maddesinden, yani 'Türkiye Cumhuri-yeti Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhinde yazılı bölücülük propagandası yaptığı' savıyla dava açıyor.

Erdost kitabını anlatırken "Ben ister PKK'nın yayın organı olsun, ister olmasın, bilmem de zaten bunları, özellikle Kürt ayrılıkçıların çıkardığı belli olan bir dergide, 2 Temmuz 1993 Sivas kıyımını irdelerken, Sivas'ta, kurulan cumhuriyetin halkların üstünü betonladığı, Sivas'ta Türkiye Cumhuriyeti'ni dağıtarak üstü betonlanan halkların özgürlüklerine kavuşacağı yazılıyordu. Halklar ise, Türkmen, Kürt, Çerkez, Laz, Gürcü, Ermeni, Arap, Rum olarak, akla ne gelirse hepsi sayılıyordu. Egemen Türklük Anadolu'dan sökülüp atılacak, halklar siyasal ve askeri örgütlerini kuracaklardı. Ben buradan iki sonuç çıkartıyorum. Kürt hareketinde uç çizgide de olsa, azınlık da olsalar, Sevr'deki Kürdistan ile sınırlı olmayan, Sevr'de temel alınan etnik ve dinsel esaslara göre Türkiye'yi dört bir yandan bölme düşüncesi vardı. 'Üç Sivas'a bu pasajları aldım. Sonunda da sorunun 'Halklara özgürlük' sloganı altında Türkiye Cumhuriyeti'ni dağıtmak değil, sistemi demokratikleştirmek olduğunu yazdım" diye anlatıyor.

*** *** ***
Alıntılar Erdost'a atfediliyor!

Ancak, Erdost'un sözünü ettiği dergiden yaptığı alıntılarda kaynak belirttiği ve 'derginin görüşünü özetlemek gerekirse', 'örgüte göre' gibi notlarla tırnak içinde aktarma yaptığı halde dava bu alıntılardan açılıyor. "Oysa," diyor, Erdost, "Bu görüşleri eleştirdiğim apaçık ortada.."

Ancak, bu alıntılar Erdost'un düşüncesi olarak değerlendiriliyor ve bir yıl hapis, 100 milyon lira da para cezası veriliyor. Yargıtay da bu cezayı onaylıyor. Ancak hem mahkemenin, hem de Yargıtay 9. Dairesi'nin kararı herkesi şaşırtıyor. Çünkü, bilirkişi raporunu hazırlayan Prof. Dr. Anıl Çeçen, kitabın Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal çıkarlarına hizmet açısından önemli bir bilimsel katkı olduğunu, Erdost'un Türkiye için dış güçlerce hazırlanan bölücülük oyununa dikkat çektiğini,
kitabında bilimsel bir tutum ortaya koyduğunu yazıyor, ancak yine de mahkemeden mahkûmiyet kararı çıkıyor. Yargıtay Başsavcılığı bu kararın bozulmasını istiyor, ancak ilgili daire cezayı onaylıyor.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, cezanın bozulması için itiraz hakkını kullanarak Yargıtay Ceza Genel Kurulu'na başvurdu. Erdost şimdi Ceza Genel Kurulu'nun hakkında vereceği kararı bekliyor.

İşte Muzaffer İlhan Erdost'un, yazar ve yayıncı olarak bu ülkede yürüdüğü 40 yıllık çileli yolun kısacık bir öyküsü. Bir 'gönül adamı', inandığı yoldan milim şaşmayan kararlı bir entellektüel olarak Erdost, yaşadığı acıları ancak ısrar edilince utangaç cümlelerle anlatır. Ama belli ki Türkiye'de hiç de kolay değil 'İşte Marx'ı basan arkadaş' olmak...

******************************************************************************************

( Yukarıdaki yazı aşağıdaki yazara ait değildir. Bilginize! )

İlhan Erdost’a Türküler Söyleyelim!

İlhan Erdost, 7 Kasım 1980'de Mamak'ta öldürüldü. O, Türküler ve Alaz'ın babasıydı. O, Gül Erdost'un "gülen gözlerinin içinde yaşadığı" İlhan'ıydı. O, ağabeyi Muzaffer Erdost'un ayrılmaz parçasıydı. O da, 12 Eylül öncesi ve sonrasında caniler tarafından öldürülen nice insan da bizim ayrılmaz parçamızdı. Onlardan ayrılmamız bizleri de öksüz, bizleri de kırık, bizleri de eksik bıraktı.Kimseleri incitmeyen İlhan Erdost ve onu sevenler, 7 Kasım 1980'de derinden incitildiler.

İlhan Erdost, 7 Kasım 1980'de 12 Eylül'ün apoletli canilerinin emriyle, apoletsiz canilerin acımasız darbeleriyle Mamak'ta öldürüldü.

İlhan Erdost, ağabeyinin gözleri önünde öldürüldü. Muzaffer Erdost kimseleri incitmeyen kardeşinin adını da, çocuklarını da kendi adı ve çocukları gibi üstlendi. İlhan'ı kendi adına ve İlhan İlhan Kitabevi'nin adına işledi. İlhan'ın canına kıyılmasını ve 12 Eylül kabusunun ne demek olduğunu durmadan yazdı. Onun yazdıkları sayesinde, 12 Eylül'ün apoletli canilerinin insanlara neler yaptıklarını ve babasını yitiren çocukların neler yaşadıklarını daha iyi biliyoruz.

İlhan Erdost, acımasızca dövülürken "Artık dövmeyin, sabah kızımı göremedim" dedi. Ama caniler dinlemedi. İlhan Erdost, Türküler ve Alaz Erdost için hep 36 yaşında, hep kalın mı kalın, kara mı kara bıyıklı. Türküler'in anlatabildiği çok az anısı var; "Sadece küçük bir şey var babama ilişkin, belki yaşadım, belki de anlatılanlardan daha sonra yaşamışım gibi düşündüğüm bir şey... Komik bir şey ama... salondaki parkede gıcırdayan bir yer vardı. Ben orda zıplıyordum, babam kızdığında kaşlarını çatıp, 'haaa benim kızım ne yapıyor' gibi tepki verirdi. Tek anımsadığım şey o." Ama Türküler'in babasıyla çekilmiş fotoğrafları var. Kardeşi Alaz daha altı aylık bile olmadığı için onun Türküler gibi fotoğrafları, tek bir anısı da yok.

Bir çocuğun babasının elinden alınması  ne demektir anlamak için Muzaffer İlhan Erdost'un çalışmalarının belki de en kişiseli, en etkileyicisi İlhan İlhan'ı (Onur Yayınları, 1985) okumak gerek. Okumak ve anlatmak gerek ki, yüreği donanların yüreği çözülsün, bu adaletsizlikleri biraz olsun anlayabilsinler.

Serdar DEĞİRMENCİOĞLU -14 Kasım 2009

Son Yazılar

Partly cloudy

20°C

Istanbul