yalcin_kucuk77_225

Dünyanın günahkarlarının başına : Weber & Sombart & Keynes & Veblen ve Hobson ile Lenin! (1)

Davos Başkanı Schwab, 2002-2012 yıllarını tarif ediyor, bir tefecilik ve sefalet dönemidir ki, akepe iktidarına denk düşüyor.

Demek sonunu yazıyorlar ve on yıldan beri en çok, Süreyya Yalçın ile Ali Ağaoğlu’nu temsili buluyorum.

İlki, günlük on altı bin dolarlık mayolarla denize giriyordu.

İkincisi, sürekli olarak gazetecilere, markalarını bile söyleyemeyeceği lüks otomobillerini gösteriyor

*** *** ***
Düşüyorlar ve Yunanistan’a bakarsak düştüler.

Klaus Schwab’in sözü var, son Davos’u açarken söylemiş, şimdi hatırlanıyor.

Ben Mona Chollet’in yazısında okudum, Le Monde Diplomatique’in Mart sayısında, “nous payons les péchés de ces dix dernières années”, açıkça din yüklü, son on yılın günahlarının kefaretini ödemekten bahsediyor; hedef, Avrupa ve Amerika’dır.

Yalnız on yılı az bulanlar çoktur, Point’ın yayın yönetmeni, “otuz yıl” diyor, “bétise”, aptallık yapmışlar, l’on a vécu au-dessus de nos moyens, çılgınca bir yaşam sürdürmüşler, imkanlarını çok aştıklarında hemfikirler.

Şimdi çare peşindeler, bulmak çok zor görünmüyor, hatta hazır; eğer sallanan kapitalizm ise, aslına dönerler ve reçetesini Weber’de buluyorlar.

Weber, kapitalizmin kuruluşunu Protestanizm’de görmüştü; aslında Calvinism, aslında ascétisme, “çilecilik” diyoruz, kefaret ödemek, çile çekmektir, hep birlikte çilekeş oluyoruz.

Güzel, peki nasıl mı, Avrupalılar ve Amerikalılar henüz bu lafı tedris etmediler, ama sanki öyle söylediklerini duyuyoruz:

“Biz hepimiz çilekeşiz”, globalizm, tefecilik, finansçılık denilen uzun sefahatin sonuna gelmiş bulunuyoruz.

Artık on yıl çile çekeriz.

*** *** ***
Keşiş ile kapitalizm!

Çile mi, daha önce de vardı, ancak manastırdaydı; Weber, Protestanizm’in, çileyi, manastırdan çıkardığı ve böylece kapitalizmin doğuşunu sağladığı kanısındadır. Kapitalizmin Ahlakı çalışmasının temel felsefesi budur ve burada şeref kürsüsünü, on altıncı yüzyılda yaşamış sufi Franck’a veriyor. Franck, Weber’den okuyoruz, “every christian must be a monk for an entire life time” demiş; her Hıristiyan artık sadece manastırda değil, günlük yaşamında da tam bir keşiş olmak zorundadır. Ve buradan kapitalizm doğmaktadır; Weber işte budur ve şimdi Avrupa ve Amerika’da peygamber minderine oturmak üzeredir. Oturtuyorlar.

*** *** ***
Puritanizm!

Güzel, devam ediyorum, Franck'ten Calvinism'e geçen kapitalizmin yolu uzundur, pek çok tarikat vardır, demek istiyorum. Bunları yazmak durumunda değilim; ancak Weber'e göre, nerede ise, kapitalizm ile özdeş olanın Puritanizm olduğunu söylemekle yetiniyorum. Puritanizm ki, "purify", temizlenmek, sözcüğünden geliyor ve bunun için Paul'ün, if anyone will not work, let him not eat, "çalışmayana yemek yok" uyansını, Bolşevik Devrimi'nde, "işlemeyen dişlemez" diyorlardı, kabul ediyorlar; Puritanlar temiz olmak için çalışmayı şart görüyorlar. Çocuk doğurmanın dışında, evlilikte, cinsel ilişkiye ise kesin karşıdırlar. Demek, kapitalizmin kapısındayız.

*** *** ***
Puritanizm'den Judaizm'e!

Görüyoruz, Puritanizm, Weber'in en güçlü olduğu noktadır, ancak ne yazık, aynı zamanda en zayıf halka diyebiliyorum. Neden mi, bir küçük parantezle, "The Jews and Modern Capitalism" yazan Sombart'ın, Weber'in yakın arkadaşı olduğunu hatırlattıktan sonra, Judaizm ile Puritanizm arasında tam bir özdeşlik olduğunu savunduğunu ekleyebiliyorum. Çok ikna edicidir; Judaizm'de de evlilikte, sadece çocuk için cinsel ilişkiye yer var, Sombart haklı görünüyor.

Sombart'ı, daha çok, kapitalizmi yaratanın judaizm olduğu doktrini nedeniyle biliyoruz; bu sözcüğü de, "kapitalizm" sözcüğünü, Marx'a değil Sombart'a borçluyuz. Ayrıca temel doktrinine gelirsek, merkantilizmi, kapitalizmin çocukluk aşaması kabul edersek, merkantilizm, sabetayizmin daha deniş hali olan maronizme dayanıyordu ve burada da Sombart çok ikna edicidir. Ayrıca yeni araştırmalarla desteklenmektedir. Masonlar, her yerde vardılar, birbirlerini biliyorlar, ticaret yapıyorlardı; adeta bir banka sistemidirler.

*** *** ***
Obama'nın kaderi!

Şimdi sırada hem Keynes ve hem Barak Obama var; Barak adının, Ehud Barak, İbraniler tarafından taşındığını, ama İbrani olmadığını not etmişim. Obama'nın hali pek kötüdür. Keynes'in kapitalizm için, in the long-run we are all dead, sözü çok ünlüdür, uzun dönemde biz hepimiz ölüyüz, diyordu; ama, Obama, in the short-run, is dead, kısa dönemde ölüdür ve üstelik ölümlerden ölüm beğenmek durumundadır. Bütçesi çok dar, hiç yatırım yapamıyor, az gelişmiş bir memleket halinde, o kadar öyle ki, çare olarak Amerika dışına yayılmış yatırımlannı, içeriye çekmeyi planlıyor; Amerikan İngilizcesi'nde childish diyoruz, çocukçadır. Çocukça, ama aynı zamanda bir de çok büyük hevesi var, yani savaş alanını, İran'dan, Çin Deniz'i üzerinden, Pasifik'e çekmek istiyor; Pasifik Okyanusu'nun üstünü yeni ve modern silahlarla örtmek acil planıdır. Çünkü artık, savaşı, İran, Kuzey Kore ve Çin'de görmektedir. Çin'i, ihracatını kısmaya, parasını revalüe etmeye iknaya mecburdur, işi zor görünüyor. Yüce Gök yardımcısı olsun, dua ediyoruz.

*** *** ***
New Deal ya da Keynes!

Güzel, Çarli Kemal'in bilmediğinden eminim, Obama'nın Keynes'i duymuş olduğunu düşünebiliyorum. Çocukça işleri bırakırsa önünde iki yol var: ya Roosevelt misli bir "new" New Deal ilan etmek ya da Keynes'in tavsiye ettiği üzere, Amerika'da kuyu kazıp kuyu doldurmak durumundadır, istihdamı artırmanın başka yolu yoktur, ancak, kafasının alabileceğini sanmıyorum. Tabii Wall Street isyancılarının ileri sürdüğü, kazançlara bir tavan getirilmesi planını da anlayabilmesi imkansızdır; bu, Amerika'da unutulmuş ölçüde bir devrimci taleptir. Şimdi isyancılar taleplerini yükseltiyorlar.

*** *** ***
'Merkantilizm üzerine notlar!'

Keynes'i zaman zaman, tekraren okumayı çok severim; en çok da, "Notes on Mercantilism" başlıklı uzun eki, Merkantilizm Üzerine Notlar'ı seviyorum. Koğuşta, yine düşünerek okudum; merkantilizmi, yüzyıllar boyunca "çocukça tutku" saymanın ne büyük bir hata olduğunu yazıyor, pratik devlet idaresinin, statecraft, en iyi örneklerinden birisi biliyor. Benim kitaplarımda da var, merkantilizm, sanayileşme, kalkınma ve planlamadır; kafaları küçülmüş Avrupalı ve Amerikalılar'ın anlayabileceklerine hiç ihtimal vermiyorum. Ayrıca Keynes'te ne okuyacaklarını hiç bilemediler.

*** *** ***
Günah döneminin sonu!

Güzel, yavaş yavaş Türkiye'ye geliyorum, Davos Başkanı Schwab, on yıllık günah dönemi demişti ve peki ne demiş oluyordu; 2002-2012 yıllarını tarif ediyor, bir tefecilik ve sefalet dönemidir ki, akepe iktidarına denk düşüyor. Demek sonunu yazıyorlar ve on yıldan beri en çok, Süreyya Yalçın ile Ali Ağaoğlu'nu temsili buluyorum, îlkini kitaplarıma almıştım, ikincisi yeni cıkü. îlki, günlük on altı bin dolarlık mayolarla denize giriyordu, ikincisi, sürekli olarak gazetecilere, markalannı bile söyleyemeyeceği lüks otomobillerini gösteriyor; gazeteciler, sürekli metreslerinin değiş-tokuşunu yazıyorlar. Evde bir de karısı var. Sefa Çağıdır ve gösteriş üzerinedir.

*** *** ***
Gösteriş tüketimi!

İşte islami düzen budur, şunu netlikle söyleyebiliyoruz, hiçbir dini düzende, Veblen'in formülasyonunu kullanacak olursam, böylesine yüksek bir "conspicuous consumption" gösteriş tüketimi olmamıştı; Veblen'in "sefa sınıfı" çok çok gerilerde kaldı. Belki yalnız, on altıncı yüzyılın İstanbul'u ile karşılaştırabiliriz; İspanya'dan masonlar gelmişlerdi, kovulmamak için Katolik olmuşlardı, Türkiye'ye gelince Yahudiliklerini ilan ettiler, ama hala Katolik misli şatafatlı giyiniyorlardı. Bizim çok zengin aristokratlanmızla yarıştılar ve o kadar öyle ki, İstanbul'un yerli Yahudileri, Romanyotlar, bunların Yahudi olabileceğine inanamadılar. Ancak içlerinde bir Süreyya veya Ağaoğlu yoktular. Akepe döneminde var oldular.

*** *** ***
Amerikan İslamı!

Bunlar mı, parasitizm sendromlandır; Hobson da, Lenin de yazıyorlar, emperyalizm ve tekeller bir kağıdın iki yüzü gibidir, her yüzünde aynı insanı görüyoruz. İster tekeller ve isterse emperyalizm diyelim, Hobson iki dayanağını görüyor, bir kez "masked words", maskeli sözcükler kullanılıyor ve ikincisi bu düzende tutarlılığa hiçbir yer verilmiyor. Emperyalizmde ve aynı anlama gelmek üzere tekeliyette, maskeli sözlere dayanan "decorative notions", manken fikirler, diyebiliyoruz, çıplak gerçekleri ikame ediyorlar. Çok hoş, öyleyse Hobson, farketmeden "takiyye" kültürünü anlatmaktadır. Şimdi buradayız, Amerikan islamındayız.

*** *** ***
Sapkınlık hali!

Hobson, Büyük Britanya'ya emperyalizmin, 1870 yıllarında girdiğini kaydediyor; Veblen'in, "Aylak Sınıf" deniyordu, benim adını "Sefa Sınıfı" olarak değiştirdiğim kitabı ise 1899 tarihlidir. Marx dışında, kapitalizme en büyük darbe budur, diyebiliyorum. Hobson, emperyalizmin yoldan çıkmış, sapkınlık halinde insanların, depravity, bir millet olarak yaşama hali olduğunu not ediyordu. Veblen en çok "conspicuous", gösteriş sözcüğünü kullanıyordu; emperyalizmin ilk aşamalannda Amerikan tekelcileri içleri boşaltılmış yaratıklardı, ve ancak gösterişle var olduklarına inanıyorlardı, bunu anlatmaktadır. İçlerinde bin dolarla sigara yakanlar çoktular; ama henüz on altı bin dolarlık süsle denize girenler ya da otomobillerini gösteriş tüketiminde kullananlar veya her hafta bir metresten diğerine geçenler icat edilmemişti. Biz ilerideyiz. Depravity'de, sapkınlıkta sınır ve rakip tanımıyoruz. Bunu islami düzende yapabiliyoruz; paradoks mu, hayır, uyum var.

*** *** ***
Düzenin afyonu: Dizi sektörü!

Veblen kadınların erkekler tarafından mülk edinildiği dönemden de söz ediyor ve biz yine geçiyoruz. Şimdi en parazit sektörlerden birisinin dizi ve eğlence işi olduğunu biliyoruz; bu sektör düzenin afyonlarından birisidir. Daha "bıyıkları terlememiş" dizici kızlar her gün bir sevgili değiştiriyor ve bunun exchange veya mübadele üzerine, çok ciddi ve büyük laflar ediyorlar. Hem şaşırıyor ve hem seviniyoruz. Paris'te, Londra'da görmemiştim, gözümüz açılıyor. Aynca altmışlı yılların Amsterdam vitrinlerini Talimhane'ye getirdiklerini de duyuyoruz ki, sevincimiz "tavan" yapmaktadır, Allah'ımıza şükrediyoruz.

*** *** ***
Parazitik yaşam!

Şimdi tersi var, dizici kızlar hep bir İtalyan, bir İngiliz, bir Amerikan ve vesaire, "adam" ediniyor, birlikte gösteriş yapıyorlar, gerçi adamlarını pek göstermiyorlar. Adamları gösterişte tüketiyorlar, bir nedenini hemen söyleyebilirim, puritanizm'e ve judaizm'e göre, sabetayizm'de daha büyük yasak var, birilerini bulamazlar; Türk-Müslüman ile ilişki yasaktır, zavallılar kıtlıkla karşı karşıyalar. İkincisi, bu sektörde para çoktur, hepsinin evleri var, İstanbul artık şehr-i sefadır, İtalyan, İngiliz, Amerikan ve hatta Fransızlar koşuyorlar. Buna Veblenesque bir hal ile, "conspicuous" birliktelik diyoruz. Var olduklarını anlıyorlar, aksi halde, boşluğa düşebilirler. Parazitik bir durumdur.

*** *** ***
Kokuşan devlet!

Lenin'in kitabının kapağında, İmperializm' kak noveyşiy etap kapitalizme, vardı, Moskova baskısını kastediyorum, "en yeni" ve "en son" anlamındadır, İngilizce çevirisinde neden "Highest Stage" dediklerini anlayamıyorum, "en yüksek aşama" daha az isabetlidir. Kitabına "popüler deneme" diyor, Çarlık sansürü gazetelere yazdığını ve kaynağının Hobson olduğunu netlikle belirtiyor. Bitiriyorum.

Lenin, emperyalizmin en sağlam ekonomik temelinin tekel olduğunu tekrar tekrar vurguluyor. Buna ister emperyalizm ve isterse tekel devleti diyelim, aynı zamanda "rantiye devlet" veya "tefeci devlet" de demektedir. Ve "rentier state is a state of parasitic decaying capitalism", ilaveten, rantiye devletin asalak ve çöküşen kapitalizm olduğunu da ekliyor. İşte hepsi budur, on yıllık, asalak ve kokuşan bir devirdir.

*** *** ***
Günahın çocukları!

Demek her yerde asalaklar ve kokuşanlar var. O halde günah çıkaranların ve çilekeşlerin çok az olacağını tahmin etmek durumundayız. Asalaklar ve kokuşmuşlar bilmezler. Kendilerini de bilmiyorlar.

Günahın çocuklarıdırlar.

Yalçın KÜÇÜK - 04 Nisan 2012 - Aydınlık

Lügatçe

Merkantilizm; 1450'lerden 1750'lerin ortalarına kadar olan dönemi içine alır. Yarı mamul madde ihracının yasaklanması ve tarım alanından gelen yünün ülke içindeki yün manüfaktürlerine verilmesi merkantilizmin ana özelliğidir. Terim, merkantilist sistemin 17. yüzyıldaki savunucularından olan Sir James Steuart ya da Jean-Baptiste Colbert gibi yazarlar tarafından hiç kullanılmamış olup, kavramı yaygın olarak kullanıma sokan "Ulusların Zenginliği" kitabı ile Adam Smith olmuştur. "Ulusların Zenginliği" kitabında Smith merkantilizmi, onu bir tür değerli madenlere düşkünlük olarak tarif eden bugünün iktisatçılarının tersine, İngiliz yünlü dokuma sanayiine bağlayarak inceler. İngiliz "yünlü imalatçılarının yasama organını, ulusun refahının kendi işlerinin gelişmesine bağlı olduğuna ikna etmede başarılı" olduklarını söyleyerek, merkantilist iktisadın asıl olarak yünlü dokuma sanayiine dayandığını ileri sürer. Gerçekten de İngiliz yünlü dokuma imalatçıları merkantilist dönem boyunca, uluslararası rekabette rakip ülkelerin kolaylıkla yün bulamamaları ve İngiliz tarımcılarının yünü ihraç etmeyerek kendilerine ucuza satmalarını savunurlar. İkinci Charles zamanında ise yün ihracatını tümüyle yasaklatmayı başarırlar. Yasağa uymayanlara yönelik, idama kadar varan sert cezalar uygulanır. Böylelikle imalatçılar üretimleri için ucuza mamul madde ihtiyacını, devlet gücünün de yardımıyla, sağlamış olurlar. Bu haliyle merkantilizm, yünlü dokuma sanayiinde somutlaşan sanayileşmeyi, aşırı bir disiplin ile planlama düşüncesi olarak ortaya çıkmaktadır. Kaderi de bu yüzden yünlü dokuma sanayiinin kaderine bağlı kalmıştır. 1750 sonrasında, pamuklu dokuma alanındaki buluşların önayak olduğu sanayi devriminin, yünlü dokuma sanayiini geri plana atması ile merkantilist cağın sonu gelir.

John Maynard Keynes: 1883-1946 yılları arasında yaşamış, ekonomik durgunlukla mücadelede müdahaleci para ve maliye politikalarını savunmasıyla tanınan ünlü İngiliz iktisatçıdır. Keynes, kapitalist sistemin kendi haline bırakılamayacağına inanıyor, bu nedenle devlet müdahalesini, ayrıca yatırımları bir manivela olarak kullanmayı öneriyordu. Keynes'e göre, yatırılabilir fonlar, yeterince kârlı yatırım imkanlarından fazladır. Tüketim yatırımların kârlılığını arttırır; bu nedenle geniş kütlelere tüketim gücü sağlanması gereklidir. Bunun için, gerektiğinde, "kuyu açtırıp kapattırmak" da bir yoldur. Keynes, alınabilecek her türlü tedbire rağmen uzun dönemde ölü gördüğü kapitalizmin temellerini sürdürebilmek için ekonomik ve toplumsal regülasyonun kaçınılmaz olduğunu, güçlü ve uluslararası planda müdahale araçlarını devreye sokmak gerektiğini savunuyordu. Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi kurumlar, bu planlamanın sonucudurlar.

Son Yazılar

Cloudy

13°C

Istanbul