demir_parmakliklar_arasinda225

Akraba Şiirler! (2)

Akraba şiirler dizisine devam ediyoruz.

Bu diziye başlarken şiire olan ilgiyi arttırmayı amaç edindik. Benzer alt-yapıya sahip şiirleri bir araya getirme amacımızın, şiirin toplumsal yanını vurgulamak olduğunu söyleyebiliriz.

Yalçın Küçük, "hapse girmemiş olanların aydın sayılmadığı" bir döneme işaret eder. Aydın olmak için hapse girmiş olmak gerekir mi, tartışmıyoruz, ancak Türkiye tarihinin bir açıdan "devrimci ozanları hapse tıkma" ve "hapse tıkamadıklarının dünyasını hapse çevirme" tarihi olduğunu biliyoruz.

Türkiye'nin birçok büyük ozanının külliyatının ciddi bir bölümünün hapishane şiirlerinden oluştuğunu savunmak, bilmiyorum yanlış olur mu? Böyle bir araştırma içine girmedik. Böyle bir araştırma içine girmediğimiz halde bu vurguyu yapmak, bir gerçeği saptamak açısından önemlidir! O gerçek şiirin gücüdür!

Özündeki ve biçimindeki yoğunluğunun, şiiri daha etkin kıldığını söyleyebiliriz. Bu özelliğini de dikkate alırsak, şiir öbür türlere nazaran bireyi ve toplumu daha çabuk etkiler. Çabuk yayılması, kolay ezberlenmesi, okunması vb özellikler de şiire karanlık bir döneme karşı etkin bir "silah" olma niteliği kazandırır. Şiirin bu gücü ise, ozanını tehlikeli kılar.

Hapishane Şiirleri!

Şiire "silah" niteliği kazandıran ozan için hapishane tehlikesini belirtmeye gerek var mı? O tehlikeyi hep göze almış ve "mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta" kararlığı ile mücadeleyi sürdürmüş iki ozanı değerlendiriyoruz. Bugün açısından da büyük dersler taşıdığını vurgulamak, yerinde olacaktır.

Dost Dost İlle Kavga!

1951 tevkifatında tutuklanan ve Sansaryan Han'ın hücrelerinde işkenceyle boğuşan; davasına inancını hücrenin duvarlarına tırnaklarıyla kazıyan Enver Gökçe, kuşkusuz "kolektif hayatı" savunmanın, "dert ve mihnet çekmekle" eşdeğer olduğunun bilincindeydi. "And olsun şart olsun" şiirinde, "Ben böyle taşların, çukurların içinde kalmışsam, yalnızsam, hor görülmüşsem, arkasızsam ve böyleyse bahtı siyahım" diyerek buna işaret etmişti. Umutsuz değildi. Aynı şiirin bitiminde, "yemin kasem olsun ve and olsun, şart olsun yerde kalmaz ahım" diyerek, emekçi halkımızın mücadelesinin bir gün çekilen bütün acıların hesabını soracağına olan umudunu dile getirmişti. Enver Gökçe "kısrağa aştı" şiirinde bizden sadece "şu bitmeyen kavgayı" unutmamızı istemiştir.

Dünyayı doğru algılamış olmanın verdiği iyimserlik (ütopya değil), belki de ona "bizim caddelerimizde de" şiirini yazdırmıştır: "Açmaz, açamaz deme hiçbir zaman bu narçiçeği. Açacaktır. Bizim caddelerimizde de bayram olacak, halkın üstüne böyle kalksa da faşist namlular. Namert ellerdir, en sonunda bir bir kırılacak."

Yılanların, kırkayakların dahi toprağımızı yemesine tahammülü yoktur: "Kulaklara küpe olsun, küpe. Hem dillere destan... Ne ayak bassın toprağıma koca götlü, it suratlı gâvur; ne kırkayaklar yesin ne yılan kırkan. Yani içerdeki düşman... Kaba ardıçların, çamlarınla, sığırların, davarların ve asi insanlarınla berhudar ol, muzaffer ol, daha da özgür ol..."

Ayrılığı, ölümü, zulmü bir şekilde anlamaya çalışır fakat anlamadığı bir şey vardır: "Şu dünyada ayrılık var, ölüm var, ille de zulüm var. Gözüm başım üstüne. Hangi kitap yazıyor kardaş, ben çalışam, eller ala..."

Halkçıdır. Bütün bağlılığı halka ve halkın davasınadır: "Ben halkın ulusuydum. Yani doğdum yeniden. Şimdi mor ışıklı, ağulu bir kenger dikeni oldum ve yılan kemiği boğazlara... Döner ha dönerim şimdi alıcılar gibi, düşmanın iman tahtasına..."

Çekin Ellerinizi Çiçeklerimden!

Hasan Hüseyin Korkmazgil de zindanlara attığımız, hayatı zindan ettiğimiz ozanlarımızdan. Hep umudu yazdı. Umudu çoğalttı. En hüzünlü şiirlerinde dahi bizi, büyük umutların girdabına düşürdü. İzin vermedi karanlığın aydınlığa dokunmasına: "Çekin ellerinizi güzel aydınlığımdan. Dokunmayın ışık düğmelerime..."

Halkın kaderini paylaştı. O büyük bolluk toplumunun özlemiyle, yokluk içinde öldü: "Senden ayrı kalmanın adına gülüm, hapislik dedim. Yoksa inan ki farkı yok buraların, şu benim sömürülen halkımın, doğup, büyüyüp, ölüp gittiği, o yoksul hanelerden."

Bir ülkenin şairi, sanatçısı niçin tutuklanır: "Toprakları tutsaksa bir ülkenin, nehirleri, yolları ve kıyıları, madenleri tutsaksa bir ülkenin, elleri, ayakları, gözleri, tıkanmışsa karanlığı akıtan kanalları, irinleşe irinleşe büyüyorsa haksızlık ve kapatıp ışık sızan kapılarını, yatmışsa yüzükoyun, tutsaksa aydınlığı, elbet tutuklu olur, şairi sanatçısı."

Tutsak olduğu için insanlık, tutsaktır Hasan Hüseyin de fakat bir gün bitecektir tutsaklık: "Ben çıkarım buradan elbet, ben buradan elbette çıkarım, zincire vurulunca dışarıdaki Kızılırmak ve kırınca zincirlerini, yüzükoyun yatan toprak."

Nöbeti Pir Sultan'dan devir almıştır: "Hiç de yalnız sayılmam burada karıcığım, gündüzleri neyse ne de, ille de geceleri, ellerimi başımın altında kenetleyip yumunca gözlerimi, Pir Sultan dedem sessizce gelip, bağdaşıyor yanıma... Diyor ki bana, -sende mi nöbet şimdi Hasan Hüseyin, -Evet, baba! —Geçmedi mi kökü bu Hızır Paşa'ların, -Geçmedi, baba! —Gör ki neler gelir sağ olan başa."

Düşmanının ne kör olmasını ister Hasan Hüseyin ne kahrolmasını; yaşamalı ve görmelidir düşman, milyonların karanlığı dağıtışını: "Ekilir ekin geliriz, ezilir un geliriz, bir ölür bin geliriz, beni vurmak kurtuluş mu?"

Hapishanede yatmış ozanlarımızı düşününce yazının "yetersizliği" ortaya çıkmaktadır. Hapishane ve şiir deyince kuşkusuz ilk akla Nazım Hikmet gelir. Büyük ustayı unutmuş değiliz! Akraba şiirlerin devamında, hapishane şiirlerini işlemeyi sürdüreceğiz.

Cemil GÖZEL - 22 Mart 2012 - TGB Muğla
http://www.tgb.gen.tr/

Son Yazılar

Clear

27°C

Istanbul