ata_1numarali_komutan_geldikleri_gibi_gidecekler225

‘Ergenekon’da Gelinecek Yere Geldik!

‘Ergenekon davası’ başladığı zamandı.


2007’nin Nisan ayı başları.

Zekeriya Öz diye bir ‘müddei umumî’ öyle bir ‘iddianame’ hazırlamıştı ki; gülüp geçilecek bir türdendi.

O dönemde üç yazı yazmıştım.

‘Ne’ davası olabilirdi böyle bir dava; ‘kimin davası’?

“Bizim ‘örgüt’ün bu davada davalı mı davacı mı olduğu da dava görüşülürken belli olacak.” Diye yazmıştım.

Bugün, beş yıl sonra, ‘bizim örgüt’ bu davada davacı konumuna geçmiş bulunmaktadır.


‘Bizim örgüt’ün ise, yine o günlerde yazdığım gibi “yetmiş milyonluk Türkiye halkı” olduğu ortaya çıkmıştır.

Davalı duruma düşenler ise  “Yetmiş milyonda yetmiş kişiler topu topu ve topun ağzındalar.” diye tanımlanandılar.

Hani eski Anayasa Mahkemesi’nin ‘irticanın odağı’ diye mahkum ettiği..

O ‘zavallı’ ve sözde savcı ve yargıçları saymamışım bile.

Onları ‘Reddi hakim’ başlıklı yazımda ele almıştım.

Onlara sadece acıyabilirdim; acımıştım, şimdilerde acıyorum ama cezalarını çekecekleri zaman ‘acımayacağım’ da bir başka gerçekliktir.

Cezalarını ‘bu dünya’da çekeceklerinden ise zerre kadar kuşkum yoktur.

Şimdi, beş yıl önce yazdıklarımı yeniden okumanıza sunuyorum:

Habip Hamza ERDEM - 02 Misan 2012

*** *** ***

İtiraf Ediyorum! (1)

14 Temmuz 2007 günü Paris’te Talat Paşa Komitesi’nin bir toplantısı yapıldı. Türkiye’den gelen konuklar bir gün önceden gelmişler, Kemal Alemdaroğlu’nun gelişi toplantı gününe kalmıştı. O’nu havaalanından almak da bana düşmüştü.

İlk kez karşılaşacaktık ama onu televizyonlardan görmüşlüğüm vardı.

Bekleme salonundan el salladım o da beni kasketimden tanımış olmalı ki ‘tamam’ der gibi başını salladı.

Böylece ‘örgüt’ümüzün büyüklerinden biri ile başbaşa kalmak olanağım oldu.

Charles De Gaulle havaalanından Paris’e değin en az yarım saat ‘örgüt’ün kimi sorunlarını konuştuk.

- İlhan abi, dedim bir ara, neden gelmedi ?

- O Ankara’yı örgütlüyor dedi, Mustafa ile birlikte.

- Balbay mı?

- Sen de hepsini tanıyorsun der gibi yüzüme baktı.

- Tercüman gazetesi de bizden gibi görünüyor dedim.

- Ooo biz ‘Millî Çözümü’ de bize bağladık, haberin yok mu ?

Utandım desem yeridir. Nasıl da güzel ‘örgüt’leniyorduk, ben ayırdında olsam da.

Zaten bu tür ‘örgüt’lenmeye başlamayıverin, gerisi kendiliğinden gelirdi.

Ankara Ticaret Odası tamamdı, anlattığına göre. Ancak Sanayi Odası’ndan Çağlayan ‘Hükûmet’ tarafına kaymıştı. 22 Temmuz seçimleri öncesi bakanlık-makanlık, ihale-mihale sözü alanlar kayıyorlardı.

Ertuğrul Günay’dın örneğin. Ama Günay’dın Ertuğrul’un kayacağını ben daha önceden kestirmiştim zaten.

Olsun !

Askerle durum nasıl dedim ?

- İki kafa adamımız var dedi.

Şener ve Hurşit paşaların adını böylece öğrendim.

Bir dizi general ve amiral da vardı kuşkusuz ama hepsini sayamazdı ki.

Silah durumumuz nasıl dedim, gerekirse buradan gönderelim.

Üzüldüğü her halinden belli oluyordu; el bombalarımızın önemli bir kısmı ele geçmiş, birkaç tanesi de Cumhuriyet gazetesi operasyonunda kullanılmıştı. Elde çok az sayıda maytap ve mantar tabancası kalmıştı.

Sahici tabancayı ise Alparslan mı ne ele vermişti.

Böylece Sinan Aygün’ün odasından yitirdiğimiz tabanca ile ikinci sahici tabancamızdan da olmuştuk.

Avrupa’dan çaresine bakmak da kolay iş değildi. Saddam olsa belki yardım edebilirdi ama ne yazık ki o da yoktu.

Bakıştık, ağlayacak halde idik.

Ancak bizim gibi ‘örgüt’lü insanlara ağlamak yakışmazdı.

Gülüştük bu kez, toparlandık.

Bekir Coşkun’u niye bağlayamıyoruz diyecek oldum. Günü gelince Emin Çölaşan da bizimle olacak dedi, merak etme sen.

Paris’e yaklaşıyorduk. Ödünç otomobile hem yakıt almak ve hem de bir kahve içmek için istasyona girdiğimizde,

- Aman, dedi Alemdaroğlu, valize dikkat edelim; içinde krokiler var.

- Ne krokisi demeye kalmadı, toplantının yapılacağı salonun adresini gösteren kent planını çıkarmaz mı?

Ya karşılamaya gelen olmaz da taksi tutarsam diye düşünmüş, İstanbul’dan Paris planını yanına almıştı.

Gülüştük.

Bizim ‘örgüt’de hiçbir ayrıntı savsaklanamazdı.

Sahi bizim ‘örgüt’ iyi bir ‘örgüt’tü ama adı neydi?

Hay Allah senden razı olsun Zekeriya Öz beyefendi. Ergenekon demesen aklımıza gelmeyecekti.

*** *** ***   

İtiraf Ediyorum! (2)

‘Örgüt’ümüzün yapmayı tasarladığı ve uzun yıllar savaşımını verdiği kimi konuları açıklamaya devam ediyorum.

Birinci Paylaşım Savaşı’nda, Lenin son Türk Devleti olarak Afganistan’ı gösteriyordu.

‘Örgüt’ümüzün Anadolu’da bir Türk Devleti kurabileceğine başlangıçta Lenin bile inanmıyordu yani.

Ama bizden önceki ‘örgüt’ üyelerimiz önce Lenin’i sonra da tüm avrupalı devlet yöneticilerini yanılttılar. Lozan’da ister istemez Türkiye Cumhuriyet’ini tanımak zorunda bıraktılar.

1930’larda özellikle Sovyetler Birliği’nin desteği ile bir tarım toplumundan sanayi toplumu yaratma çabası gösterdi örgütümüz .

Devletle bütünleşmiştik bir bakıma. Çalışıyor ve başarıyorduk.

Planlı bir ekonomi ile bir yandan yuttaşlarımızın gelir düzeylerini artırırken bir yandan da onların eğitim düzeylerini yükselttik.

‘Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen’ kadınlarımız başı açık, alnı dik olsun istedik; seçme ve seçilme hakkı vererek onları da ‘insan’ konumuna yükselttik.

İkinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra kimi zorluklarla karşılaştık.

Amerika önce yöneticilerimizin beynine, sonra da dibine girdi. O günkü gazete kupürlerinden bulunabileceği gibi, İhsan Sabri Çağlayangil’in kendi anılarına da bakılabilir bu konuda : CİA,Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanı’nın ‘dibini oymuş’ bulunuyordu.

‘Örgüt’ümüz başbakan ve bakanlarımızın dibini kurtarmayı öncelikli görevler arasına aldı. Ancak düşman da boş durmuyordu ; ABD o güne değin bir ölçüde bize karşı yansız davranan Avrupa ile işbirliğine girerek okur-yazar (Aydın değil)’larımızın dibine değin uzandı.

1980’lerde artık yöneticilerimizde dip-mip kaldı denilemez.

Çünkü biz yenilmiştik.

O arada MİT’imiz küreselleşti.

Yani yuvarlaklaştı, çünkü globalleşme, fransızca globe’dan gelip, yuvarlak demektir.

Devlet için çalışmaktan çok kendisi için çalışmaya başladı.

Asker dışındaki güvenlik güçleri ile oynaştı ve birlikte yuvarlaklaşmaya başladılar. Yani küreselleşmeye…

Böylece MİT ve Emniyet’imizin kendi ‘emniyet’leri için yaptıkları ile yabancıların istekleri bir anlamda çakışmış oldu. Yabancıların ayrıca istekte bulunmasına gerek kalmadı artık.

‘Örgüt’ümüz ABD ve Avrupa için ne denli tehlikeli ise kendi MİT ve Emniyet’imiz için de o denli tehlikeli olmaya başladı.

O nedenle şu son davayı Amerika açtırdı demek abartma olur.

Özünde bu dava MİT ve Emniyet’in kendi davasıdır.

Başbakan ve bakanları ile, yazar ve gazetecileri ile ve MİT ve Emniyet’i ile kendi davaları.

Bizim ‘örgüt’ün bu davada davalı mı davacı mı olduğu da dava görüşülürken belli olacak.

*** *** ***

İtiraf Ediyorum! (3)

Baykal da bizim ‘örgüt’tendir Necmettin Erbakan da..

Çünkü bizim ‘örgüt’ dinamik bir yapılanmadır. Giriş serbest ve bir anlamda doğal, ancak çıkış izine bağlıdır.

Ve çok güçlü bir ‘örgüt’ümüz olmuştu 1980’lere doğru.

ABD korkuyor AB çekiniyordu bizden.

Derken bir onulmaz darbe aldık 12 Eylül ile birlikte.

Bir oyuna geldik betimlenmesi olanaksız. şaşırdık. Bu ülkeye ‘yuvarlaklaşma gerekiyorsa, küreselleşme yani, onu da biz getireceğiz’ denildi. ‘İman gerekiyorsa işte imam’, ‘Atatürk’se o da biziz’ denildi.

Cumhuriyet gazetesi’nin İlhan Selçuk’tan önceki başyazarı, siz Atatürkçü iseniz ‘Ben Atatürkçü Değilim’ diye başkaldırdı o ara.

Atatürk diye diye bizi Atatürk’ten, din-iman diye diye bizi inancımızdan ediyorlardı.

‘Ben adamın zenginini severim’ dedi başbakan olacak adam. Ve başbakanların adamlağından kuşku duyulmaya başlandı.

Kuşku, kaygıya yolaçtı; biribirimize güvenimizi yitirdik ve dağılmaya başladık.

Önce Öcalan koptu ‘örgüt’ten, ayrılacağım dedi.

Dedim ya bizim ‘örgüt’ten çıkmak ‘izine’ bağlıdır. Çıkıyorum diyerek çıkılmaz.

Otuz yıl boyunca otuzbin insan yitirdik.

Biz biribirimizle uğraşırken, aaa bir de baktık imamdan başbakanımız olmuş.

Hayırlara vesile olsun olmasına da pek hayra alâmet değil bu dedik.

Bırakınız yüzde bilmem kaç oyu, Recep bey’in Türkiye’de başbakan olamayacağı benim ret oyu verdiğim Aldıkaçtı anayasasına göre bile olanaksız idi.

Ama oldu.

Olduğu ile kalsa iyi, anayasayı da değiştireceğim demez mi?

Bizim ‘örgüt’ün dağınıklığına güveniyor olmalıydı.

Daha önce hesaplamıştım, oranlandığında kendilerine milyonda bir düşüyor.

Yetmiş milyonda yetmiş kişiler topu topu ve topun ağzındalar.

İtiraf ediyorum, bizim ‘örgüt’ yetmiş milyonluk Türkiye halkıdır.

Ve ‘örgüt’süz halk hiçbir koşulda ulus diye tanımlanamaz.

O nedenledir ki ‘örgüt’ diye diye bizi ulusumuzdan da edeceklerini sanıyorlar.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Son Yazılar

Rain

8°C

Istanbul