mustafa_kemal_basarinin_sarti_tam_bagimsizlik225

Zenginler, Yoksullar ve Savaşlar!

Aziz dostum Halide Pek’in anısına saygıyla


Türkiye, hem Suriye politikasında izlemekte olduğu kuryelik politikasının duvara toslamasını, hem eğitim sisteminde çağın geriye düşüşünü, hem de enerjiye yapılan zamları konuşuyor. Ama sadece konuşuyor ne yazık ki. Bütüncül kalkınmayı, kamusal çıkarı, tam bağımsızlığı, emeği, eşitliği, adaleti yıllardır siyasi sözlüğünden çıkardığı için, çözüm bulamıyor. Kısır döngüyü yaramıyor.

Kapitalist büyüme modelini benimseyen iktidarları işbaşına getiren bir toplum, hele bir de yoksulluk, bağnazlık, cehalet üçlüsünün adeta betonlaşmış olan girdabının içindeyse, gerçekleri kolay kolay göremez.

Kapitalizmde ekonomik başarının şirketlerin yatırım yapmasına, büyümesine, istihdam yaratmasına bağlı olduğunu hemen anlayamaz. İşsiz kalsa da, toprağından olsa da, insanlık dışı koşullarda çalışsa da, verilenle yetinir. Sadaka ekonomisine alıştığından, insanca, hakça bir düzen talep etmez. Daha da acısı böyle bir düzeni belki de tahayyül, tasavvur dahi edemez. Zenginlerin yaşamlarından kesitleri televizyon dizilerinde izler ama o yaşamların yalnız ve ancak kendisinin sömürülmesi sayesinde kurulduğunu kavrayamaz. Bu yüzden, örneğin yıllar boyunca çok övündüğümüz tekstil sektöründe bile eski performansını yitiren, pamuk ithalatında dünya ikincisi olan, tekstil kumaşı ithal eden bir ülkede, sigortasız, sendikasız, merdiven altı atölyelerde çalışsa da, yüzünü halkçı, toplumcu, kamucu, devletçi politikalara dönmez, dönemez.

“Devlet küçülsün” sloganları atanların (ki aralarında ne yazık ki kendisini solda tanımlayanlar da vardır), devlet küçüldüğü zaman adliye binalarının büyümesine, yeşil kartlıların artmasına, açlıktan çocuk ölümlerinde patlama yaşanmasına itirazları olmayabilir. Ama itiraz etmek gerekir. Bu duruma koşut olarak özel güvenlik hizmeti veren şirket sayısındaki artışa, kamu düzenliğine ve güvenliğe bütçeden ayrılan payın artmasına, hatta bu payın askeri harcamaları geçmesine, “yetmez ama evet” tayfası karşı çıkmayabilir. Ama karşı çıkmak gerekir. Tarım alanlarını hızla kaybeden, buralara sanayi tesisleri, toplu konutlar, otobanlar inşa eden (yanlış anlaşılmasın, bu yapılanlara itirazımız yok ama verimli tarım arazilerine yapılmasına itirazımız var) bir ülkede, elde kalan tarım arazilerinin veriminin hızla azalmasını, su kaynaklarının kurumasını, toprağının kirlenmesini, zehirlenmesini “ileri demokrasi” sevdalıları dert etmeyebilir. Ama dert etmek gerekir.

Bir zamanlar dünya üzerinde kendi kendisini besleyebilen 7 ülkeden biri olan Türkiye’nin, Birleşmiş Milletler raporlarına göre 172 ülke arasında aç insan sayısı bakımından 51. sırada olmasına, GDO’lu besin ve tohumlara açık pazar haline gelmesine, “işleri tıkırında olanlar” hayır demeyebilir. Ama hayır demek gerekir. Türkiye’nin enerjide yüzde 75’e varan oranda dışa bağımlı oluşuna, (doğalgazda bu oran yüzde 98’dir), güneş, rüzgâr, su, jeotermal, hidroelektrik, linyit gibi kaynaklar açısından zengin olmasına karşın, bunları verimli kullanamayışına, dünyada güneş ve rüzgâr enerjisine olan yönelimi değerlendiremeyişine “ihalelerde malı götürenler” kafayı takmayabilir. Ama kafayı takmak gerekir. Güneş enerjisi açısından pek şanslı olmayan Almanya gibi Avrupa ülkelerinin, Afrika’ya yerleştirilecek dev güneş yansıtıcıları sayesinde güneş enerjisinden yararlanmanın yollarını aradıklarını bir dünyada, petrol için Libya’da oluk oluk Müslüman kanının aktığı bir dönemde, “Soros’un sivil toplumcuları ve liberal demokrat tosuncukları” yoksullara ve mazlumlara karşı duyarlı olmayabilir. Ama duyarlı olmak gerekir.

Evet, yüksek borç sadece gelişmemiş ekonomilerin değil, gelişmiş ekonomilerin de sorunudur. Dünya, gelişmiş kapitalist ülkelerin borçlarını konuşmaktadır. Evet, ABD dünyanın en borçlu ülkesidir. ABD ve İngiltere’nin borç toplamı 29 trilyon doları aşmıştır. Evet, Avrupa’nın gelişmiş ekonomileri de yüksek borç sarmalı içindedirler. Büyümeleri çok yavaşlamıştır. Yüksek işsizlik başta olmak üzere yapısal sorunları vardır. Portekiz, İrlanda ve Yunanistan’ın toplam borcu 1 trilyon doları aşmıştır. İtalya’nın borcu 2 trilyon doları geçmiştir. Evet, Avrupa Birliği’nde de işler iyi gitmemektedir, ciddi denge ve uyum sorunları vardır. İtalya’nın borcu 2.16 trilyon dolardır. Ancak unutmayalım, ABD ve Avrupa ülkeleri emperyalist ülkelerdir. 6.9 milyarı geçen dünya nüfusunun 20’de biri olan ABD’nin GSMH’sı 15 trilyon doları aşmaktadır. Dünyanın GSMH’sının 60 trilyon doları geçtiği düşünülürse, ABD inişte olmasına karşın, dünyanın en büyük ekonomisi olmayı sürdürmektedir.

Emperyalistler Mazlumları Birbirine Kırdırır!

2050 yılında dünya nüfusunun 9 milyar olacağı dikkate alınırsa, enerji kaynaklarının yanında, su kaynakları ve gıda temini üzerindeki rekabet, kıran kırana mücadeleye, hatta savaşlara gebedir. Çünkü bu nüfusu doyurmak için gıda üretiminin dünya genelinde yüzde 70 artması gerekmektedir ve bu olanaksızdır. Kaldı ki, her 6 kişiden birinin açlık çektiği, her yıl 15 milyon çocuğun açlıktan öldüğü, 1 milyardan fazla insanın açlık ve yetersiz beslenme nedeniyle sağlık sorunları yaşadığı bir dünya, zaten yoksulları, güçsüzleri, kimsesizleri, arkasızları, ezilenleri, mazlumları umursamayan, dert etmeyen bir dünyadır. Bir yandan açlığın bir yandan da obezitenin yaygınlaşması bunun kanıtıdır zaten.

Türkiye ne yazık ki Batı için tedarikçi ekonomidir. George Soros’un dediği gibi “en iyi ihraç malı ordusu olan”, Ortadoğu’da ucuza güvenlik üreten bir ülkedir. Dünyada en fazla dış açık veren, cari açığı tehlike sınırını çoktan aşan bir ülke olması nedeniyle de, sadece iktisadi açıdan değil, siyasi, askeri, toplumsal, diplomatik, teknolojik açıdan da bağımlıdır, kırılgandır. Ucuz döviz kuru nedeniyle yerli sanayisi büyük darbe yemiştir. Sıcak parayla gelenler de yatırım yapmayıp, Türkiye’den büyük kâr elde edip bir süre sonra da gitmiştir ya da gitmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin Suriye ve İran’a müdahale etmesi için yürütülen pazarlıkları düşünürken, “Arap Baharı” üzerinde kafa yorarken, 2011 Ekonomik Görünüm Raporu’nda açıkça küresel depresyon sinyali veren, Euro Bölgesi’nin dağılmasından söz eden OECD’nin dilinin altındaki baklayı da görmek gerekir.

Türkçemizde “Parayı veren düdüğü çalar” veya “Para alan, emir alır” derler. Yunanistan’a ekonomik krizi aşması için adalarını satmasını öneren Almanya’nın Maliye Bakanı Wolfgang Schaeuble, işin siyasi yönüne gönderme yapmıştır. Atina’nın ev ödevlerini sıralarken “Egemenlik borç verenindir” demiştir.

Kore’de kapalı kapılar ardında ve İstanbul’da “Suriye’nin Dostları” toplantısında acaba bize neler söylenmiştir?

Barış DOSTER - 02 Nisan 2012 - İlk Kurşun

Son Yazılar

Partly cloudy

13°C

Istanbul