yalcin_kucuk_basi_kalpakli_konusurken225

Akepe’nin toslama ve foslama dönemi!

Hiçbir on yıl öncekine ve sonrakine benzemiyor; kurucu partiden sonra, her denenen iktidarın on yılda tükendiğini görüyoruz.


Demokrat Parti, net on yıllıktır ve Adalet Partisi’ni 1965-1975 arasına yerleştirebiliriz, eksi ve artı, on yılın sonunda sadece uzatmalar var.

Anavatan, 1983-1993 arasındadır, hepsi işte budur.

Akepe’yi ise 2002 ve 2012 tarihlerine yazıyoruz; bundan sonra ne kadar hükümette kalabilir, bunu pek önemli görmüyorum.

Önemli olan artık her dakika bir yere toslamasıdır ve herkes artık foslama sesini duymaktadır.

Kaybetti, şimdi “hükmü yoktur”; bundan sonra doğum sancılarını işitmek durumundayız.

*** *** ***
Çöküş işaretleri!

Akepe, mutlak olarak, Israel dahil, düvel-i muazzama tarafından kurulan ilk parti ve hükümet oldu.

İslami renk ve görüntüsüne rağmen, kökü tümüyle dışarıda idi ve şimdi de düşüşü ile ilgili ilk ve mühim işaretler hep dışarıdan gelmektedir.

Akepe bu işaretlere pek duyarlı görünüyor; bakanları müstemleke valisi tepkileri vermektedir.

Garip bir dönemdeyiz; emperyalist ülkelerin yüksek bürokratları, istihbarat şefleri, Türkiye Cumhuriyeti başvekâlet kapılarını aşındırır oldular.

Bu yolu son Osmanlı döneminden biliyoruz; başvekilleri en çok baş tercüman Fitzmaurice görüyordu.

Ne hoş, artık Obama da telefonları bıraktı, subay ve istihbaratçı gönderiyor; terfi-i rütbe yapmış kabul edebiliriz.

*** *** ***
Amerikan yalanları!

Yazdıklarına bakacak olursak, Semih İdiz, atılmaktan pek korkmuyor, ya cesur ya da gazeteci hali sağlam ve belki de her ikisi de.

Arap dünyasında gazeteci bir yabancı arkadaşına dayanarak, Araplar'ın artık, Tayyip Erdoğan'ı görünce kanallarını kararttıklarını haber verdi; Türkiye'de türünün ilki sayabiliriz.

Hoş, olacağı budur: Arap dünyasında Erdoğan'ı bir kahraman olarak göstermek bir Avrupa-Amerika yalanı idi; biz Türkler'i sevmedikleri kesindir.

Tabii, Davos'tan heyecanlanacak bir tayfa lümpen var, her yerde vardır; köksüzdürler ve çabuk unuturlar.

Sözü edilmeye değmez, bir propaganda kampanyasıydı, geldi-geçti, diyoruz.

*** *** ***
Duvara toslamak!

Bu bir yana, İdiz, okuduğum son yazısında, 17 Mart Milliyet, içerde bir "sürekli gerginlik" politikası izlendiğine işaretle, bunun, "arabayı bir noktadan sonra duvara ciddi şekilde toslatmadan ilelebet" sürdürülemeyeceğine işaret ediyordu.

Bu, benim bilgime göre, "toslama" sözcüğünün ikinci kullanımıdır; akepe toslamaktadır ve daha çok duymaya hazırlıklı olmayı öneriyorum.

*** *** ***
Yönetilemeyen ülke!

Yazısında daha da dikkat çekici tespiti ise şudur: "Güzel ve yalnız ülkemizin, herhangi bir dış parmağa ihtiyaç duyulmadan, hem etnik, hem dinsel, hem de ideolojik açıdan giderek daha fazla bölündüğü ortadadır."

Ben de güzel diyorum, dış parmağın olmadığını kabul edebiliriz.

Yalnız bu üçlü bölünme sendromundan, sevinen ve sevinecek dış mahfiller, herhalde çokturlar.

İlaveten, Semih İdiz'in bizim sektörün jargonunu bilip bilmediğini tartışmamıza gerek yok, ama bu söyledikleri, Leninist sözlükte, ülkenin yönetilemez hale geldiğini ifade etmek oluyor.

Doğru şu aşamada, yönetilemezliğin tüm gerek-koşullarına sahip değiliz, ama toplumsal eylemlilikte artışı görebiliyoruz.

*** *** ***
Sönen hayaller!

Le Monde Diplomatique'e geçiyorum, Mars 2012, yeni l'Atlas Geo-politique çıkarmışlar, bizi ilgilendiren iki nokta var. Bir, "La Turquie avait un rêve européen. Elle a pris acte du refus de Bruxelles et se tourne maintenant vers l'Orient et la Russie," çok enteresan, ezcümle, Türkiye'nin bir Avrupa rüyası vardı, Türkiye artık Brüksel tarafından reddedildiğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Doğu'ya ve Rusya'ya dönüyor.

Güzel, teknik çalışmaları ve yüksek düzey açıklamaları bir kenara koyuyoruz; bunlar popüler yayınlardır ve Türkiye'nin Avrupa hayalinin sona erdiğini haber vermektedir. Öyle mi, bu haber doğru mu, bu bir yana, eğer doğruysa, bu dönüş akepe'yi çok aşar ve gitmek zorundadır.

Akepe'nin Rusya'ya partner olması imkânsıza yakın olup, Türkiye'nin bölünmesinde Rusya'nın bir çıkarını göremiyoruz.

Avrupa için akepe bir bölücü aletti ve öyleyse, her yerde toslama var, diyebiliyoruz.

İki, "Israël, membre observateur de Conseil de l'Europe, est souvent classe avec les pays européens dans les nomenclatures établies par Nations Unies." Artık Israel'in, Avrupa Konseyi'nde gözlemci üye olduğu ve Birleşmiş Milletler nomenclature'unda, "yoklama listesi" okuyabiliriz, Avrupalı sayıldığı konusunda bir şüphe bulunmamaktadır.

Ek olmalı, Nato'ya üyeliğinin tartışma masasında olduğunu da biliyoruz.

*** *** ***
Değersiz tampon!

Geriye Türkiye'nin "tampon" ülke hali kalıyor; ne tampon ne tampon, Rusya istediği zaman Akdeniz'de ve Lazkiye'dedir.

Türkiye'nin Suriye'ye karşı ateşli hitabetini soğutabilmektedir; bu durumda, tamponun bir kıymet-i harbiyesinin kalmadığını görmek durumundayız.

Şöyle de söyleyebilirim, atı alan Üsküdar'ı geçti.

Ve Türk Ordusu'nu bütün kabullerini gözden geçirmeye zorlayan bir durumla karşı karşıyayız.

Kof övünmeler ve mantık dışı ittifak ve taahhütlerle hiçbir yere gitmek mümkün değildir.

Buradayız.

*** *** ***
Yükselen Çin!

Bir de şu var, Amerika'da elli yıl geriye döndük; Obama, genç Kennedy'nin sorunuyla karşı karşıya geldi.

Kennedy, Sovyetler'i Küba'dan çıkarmak istiyordu ve Rusya, Suriye'ye yerleşmek üzeredir.

Bu o kadar önemli değil, Sovyetler uzaya ilk insanı gönderdiler; genç Kennedy, birden bire "aşılıyoruz", bizi geçiyorlar korkusunu duydu.

Şimdi Obama, Çin'in dünyanın en büyük sanayi ülkesi olduğu gerçeği ile karşı karşıyadır.

Ayrıca Çin, bilim ve teknolojik araştırmalara çok daha fazla kaynak ayırabiliyor; buna mukabil, Amerika, para satmak ve globalizm politikaları sonucunda, bir az gelişmiş ülke derecesine düşmüştür.

En büyük zenginleri, emlakçı, computerci, ne yaptığı bilinmez yaratıklardır; dışarıdaki yatırımlarını içeriye çekme sevdasındadır.

Yeni New Deal, yeni Keynesian'lar bunları tartışıyorlar.

Toslama var toslama, görüyoruz.

*** *** ***
Yeni durum, yeni görev!

Sovyetler'de bu hallere "yeni durum ve yeni görevler" adı veriliyordu; yazık, bunları ne Yüksek Komutanlar'ın ve ne de akepe'nin anlamasını bekliyoruz.

Beklediğimiz, birisinin değişmesi ve diğerinin gitmesidir; doğrusu başka çare göremiyorum.

Gördüğüm, çare olmamakla birlikte, şudur; Yüksek Komutanlar'ın otuz beş yıl özlemle beklediği ve on yıldır, hükümette seyrettikleri ekip artık sadece toslamaktadır. Aslında toslayan Amerikancı İslamdır, sonunu tutabiliyoruz. Ve buradayız.

Bize "kuyruk" muamelesi yapıyorlar, Rusça hvost, yakalıyoruz.

*** *** ***
Erdoğan'ın sağlığı!

İşte tam bu sırada Figaro'nun haberi çıktı; Figaro, sağ tandanslı, Paris'in büyük gazetesidir.

Haberi nerede ise pek gizlice olsa da, sadece Milliyet yayımladı, Erdoğan'ın sağlık durumundaki bilgisizlik ve belirsizliğe işaretle, "parti içerisindeki iktidar arzularını açığa çıkarıyor" diyordu.

Milliyet bir de şunu ekliyordu: "Durumu, hastalığı kamuoyundan saklanan SSCB lideri Leonid Brejnev'in haline benziyor."

Brejnev, hasta hasta görevini sürdürüyordu, benzetme bu olmalıdır.

Aydınlık, Figaro haberini daha geniş yayımladı. Erdoğan'ın sağlığı hakkında açık ve güvenilir bilgiler verilmemesinin, "Akp'de çökme korkusu" yarattığını sadece Aydınlık'tan okuyabildik.

Figaro'ya göre, bu durum, akepe içinde "liderlik için iç mücadeleyi" ateşliyordu ve halk, "İstanbul'daki villasının hastaneye dönüştürüldüğü" dedikodusunu yayıyordu.

Bu, talihsiz zamanlı bir haberdir, artık büyüyor.

*** *** ***
Bekleyen tehlike!

Tabii, bir bilinmez tarafı var, bilinmez güce "ilahi" diyoruz, ancak kötü manage edildiği mutlaktır.

Tayyip Bey hastalık bilgilerine de, Beşar Esad'a davrandığı şekilde bakıyor, daha nazik ve daha açık olmak gerekiyordu.

İnsanlar, ansız ve umulmaz hastalıklarda güçlerini denememeliler ve denerlerse iyi olmuyor.

Ne mi oluyor, ne olabileceğini Semih İdiz Arabistan'dan haber ediyor.

Yazık, diyorum.

Yalçın KÜÇÜK - 27 Mart 2012 - Aydınlık

*************************************************
Nomenclature: Latince'de "nomen", ad ve "calare", çağırmak sözcüklerinden türetilmiştir. Belli bir saha ve disiplinde kullanılan sözcükler sistemi ve ad listesidir. Adlandırma ilkelerini ve törelerini incelemesi bakımından onomastik bilimiyle de bağlantılıdır. Sözcük ayrıca, Sovyet düzenine muhalif yazar Mihail Voslenskiy'in Sovyet yönetici sınıfını da anlatan kitabının başlığında kullanılan "nomenklatura" terimine kaynaklık etmiş, bu terim politika yazınında yaygınlık kazanmıştır. Burada da "nomenklatura" sözcüğü, "güvenilir adları tayin eden listelerin" yazarlarına, yani düzende yükselecek kimseleri belirleyen otoritelere gönderme yapmaktadır.

Küba Krizi: Ekim 1962'de Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasında gelişen füze krizidir. İki kutbun nükleer savaşa en çok yaklaştıkları bunalım olarak tarihe geçmiştir. Soğuk Savaş'ın başlamasından itibaren, özellikle Kore savaşının bitişiyle birlikte SSCB ile ABD arasında bir savunma hattı oluşturma yarışı başlamıştı. 1958'den itibaren iki kutup da birbirlerinin çevresine bazı silah sistemleri kurma hamlelerine girişmişti. Bu çerçevede, ABD tarafından 1961 yılında Türkiye'ye ve İtalya'ya da nükleer başlıklı IRBM füze sistemleri kurulmuştu. Bunlara karşılık olarak SSCB, ABD'nin bazı açık saldırı girişimlerine uğramış Küba'ya, ABD'yi vurabilecek füze sistemleri yerleştirmeye başladı. Ekim 1962 başında bir ABD casus uçağı Küba'da kurulmaya başlanan füze sistemlerini saptadı. ABD Başkanı John F. Kennedy, öncelikle Küba'ya bir askeri harekât düşündüyse de, sonunda adayı karadan ve havadan ablukaya almaya başladı. SSCB Başkanı Hruşçov, Kennedy'ye yazdığı mektubunda, "uluslararası sahalardaki hava ve deniz ablukasının dünyayı bir nükleer savaş cehenneminin eşiğine getirdiği" uyarısını yaptı. Basın propagandasıyla birlikte, dünya kamu kanaati, nükleer savaş dehşetini yakından hisseder olmuştu. Ama görünürdeki bu çatışmalı durumun dışında, kapalı kapılar ardında yapılan müzakerelerde bir anlaşmaya varıldı. İzleyen bir yıl içinde ABD, İtalya ile Türkiye'deki, SSCB de Küba'daki füze sistemlerini adım adım kaldırdı.

Son Yazılar

Cloudy

20°C

Istanbul