nilgul_cetin_dogan225

Romansızların kitabı : Nilgül ile Çetin!

Polatlı’da evlenmişler, 1969 yılında, bir bankada memureydi, Çetin ise üsteğmen.


Üsteğmen, bu Çerkez ile Giritli karışımı güzel kızı görmek için her fırsatta bankaya gidiyordu, Nilgül’ün peşinde olduğunu anlıyoruz.

‘Şahane Altmışlı Yıllar’ın sonlarındayız, sona yaklaştığımızı bilenler azdır.

Ama Çetin Üsteğmen’de hep o yükselişi gördüm ve okudum, “emekçi halk” damgası var, belki de bu nedenle içerdedir, en azından ben damgadan eminim.

Güzel, devam ediyorum, Nilgül, kitabını Çetin’e sürpriz hazırlamış, ikisi de romansız kalmışlar, ben romana çok meraklıyım, bu nedenle olabilir, eksikliği görebiliyorum. Polatlı’yı görmeden ve Polatlı’yı duymadan evlenmişler; nasıl olur, anlayamıyorum.

Herhalde romansızlık böyle başlamaktadır.

*** *** ***
“Bir gün sabah olursa!”

Güneş mi, belki de dünyada en güzel Bebek’te doğar, dünya mı, benim olan ve sadece benim gördüklerimdir.

Benim güzelliklerimde bir mülkiyet şartı var; sadece benimdirler.

Türkçe mi, bütün dillerin en güzelidir, çünkü annem benimle Türkçe konuştu, ilk önce Türkçe duydum, ayrıca güzeldir, ancak tarifi bu kadar basittir.

Bebek’te sabahın erken saatleri mi, zaman zaman Demirtaş Ceyhun’un Bebek Karakolu’nun üstündeki evinde kalırdım, sabahları güneş Boğaz’ı kırmızıya boyardı, Beethoven’ın senfonisi kadar yakıcı ve heyecan vericidir, coşardım.

Polatlı’da güneşin batışı ise sanki bir Çaykovski’dir, morun en dinlendiricisi, kızılın en solgunu, güneş çok yavaş çekilir ve çok mistiktir.

Polatlı’da sufiyane’dir ve biz düşmanı Polatlı’da durdurduk.

Ankara’da top atışlarını duyuyorduk, Mehmet Akif ve yakınları Ankara’yı terk ettiler, Kayseri’ye göçtüler.

Belki de bu nedenle Kayseri’yi hiç sevmiyorum, ille Polatlı, harikadır.

Düşmanı durduracağımız sabah yakındır, haber veriyorum.

*** *** ***
Vardiya'da bir kadın!

Bende mülkiyet kavramı sadece güzelliktedir.

Güzellik söz konusu ise, hem kıskanç ve hem cimri oluyorum.

Nilgül ise bir ayrıntı cimrisidir, halbuki hem insan ve hem de bir insan sanatı olan roman ayrıntıya dayalıdır, hiç vermiyor.

Annesine hayran, bir vesile ile Çerkez olduğunu anlıyoruz ve babasını görmüyoruz.

Ancak şeytandır, Paşa ile Londra'da görevli olduğunda, saf İngiliz generallerini, partilerdeki Mısırlı Hanımlar'a elham cüzünden bir dua okuyarak, Arapça bildiğine inandırıyormuş, babaannesinin Giritli olduğundan da, çocukluğundan kalma bir iki Yunani tekerlemeyi satışı nedeniyle haberdar oluyoruz.

Böylece İngiliz generaller Yunancası'na da hayran kalmışlar.

Çalışkan, hiç boş durmamış, üniversitede istediği bölüme, tıp ve eczacılık, giremeyince, iyi ki girememiş, girseydi Nilgül'den yoksun kalırdık, bankada çalışmaya başlamış. Çetin nereye giderse, orada kendisine bir iş bulmuş, öğretmenlik, Hacettepe'de sekreterlik, bunlar arasındadır.

Nilgül'ün yapamadığı yok, ayrıca mektupçu, Genelkurmay Başkanlığı'na mektup yazmayı seviyor; İlker ve Işık Paşalar'a mektupları var.

Erkan-ı Harbiye Reis-i Umumileri'ni mektupla azarlamaya bayılıyor, ben de okumaya bayılıyorum; iş edindiğini söyleyebilirim.

Son işi "vardiya" tutmak; Çetin Paşa tümden tahliye olursa, ne iş yapar, herhalde kara kara düşünüyordur.

Ama ben yine de Nilgül'ün mektuplarının okunmasını şiddetle tavsiye ediyorum.

Akıllı kız, Çetin'in işi zor olmuştur, haber veriyorum.

Akıllı kızlarla evlenmek felakettir, biliyorum.

*** *** ***
Kurmay sınıfı sınıfta kaldı!

Öyle anlıyorum, Çetin Paşa, "pekâlâ Nilgül Hanım" formülünü bulmuş, "alienation effect" diyebiliriz, Brecht tiyatrosunda çok var, "Y-Etkisi", ben de "Hanımefendi" sözünü kullanırım, bir savunmadır ve savunma, yabancılaştırmadır.

Ve bu arada not ediyorum, artık Türk Yüksek Komutanları ne hücumdan ve ne savunmadan anlıyorlar; yıllardır, "kurmay sınıfı sınıfta kaldı" sözünü bu nedenle telaffuz ediyorum.

Kaldılar. Hâlâ bilmiyorlar, bir Genelkurmay Başkanı'nın selefi, protesto ile istifa ettiyse, selefinin selefi hapisteyse, kendisi nerededir; tabii, sınıftadır.

Ve kalmıştır.

Savunma mı, hücumdur ve bir kadına en iyi hücum ise "hanımefendi" ile başlıyor.

Çok hoş, hanım'ı İran'dan, efendi'yi Yunan'dan almış durumdayız.

Ve biz, iki büyük medeniyet, İraniler ve Elenler arasında bir icadız; Anadolu icattır, şimdi yıkmaya çalışıyorlar.

*** *** ***
Giritliler!

Babası Mehmet Albay’ı da tanıyamıyoruz, annesi Nilüfer'in, Çetin'i de gölgelediğini fark edebiliyoruz, İrani bir isim, benim sevgili kız kardeşim de Nilüfer'di.

Tuhaf, belki bilmiyor, "mavi" anlamı da var.

Nilüfer, Nilgül'e bir gün, "bu Çölaşan, İzmir'deki Meteoroloji Müdürü'nün oğlu olur, onlarla ailecek görüşürdük" demiş, Ümran Beyefendi'nin oğlu Emin'den söz ediyor ve ben Girit'e bağlıyorum.

Nilgül'ün bir tarafının Giritli olduğunu satır aralarından tespit edebilmiştik.

Giritliler birbirlerine çok düşkündürler, akrabadan ötedirler diyebiliriz.

İzmir'de Selçuk Yaşar'lar, Çölaşan'la Ertuğrul Özkök, Serdar Turgut, tabii, Hüsamettin Cindoruk, Girit'ten geliyorlar.

Öyle, ben çok kötü idim, hasta olmuştum, bizim Artun Ünsal'ın oğlu Çan'ın Kandilli'deki düğününe gidememiştim.

Temren gitmişti, Kandilli'ye Hüsam'ın da geldiğini söylemişti, biz "Hüsam" sözüne alıştık, çok şaşırmıştım, ama Giritli olduğunu hatırlayınca çözdüm, birbirlerine akrabadan daha bağlıdırlar.

Emin ile Cindoruk akrabadırlar, ayrı ayrı ikisini de çok sevdiğimi hep not ediyorum, burada ayrıca münasip düşüyor.

*** *** ***
Gazeteci yazımı!

Ama iyi olmamış, Nilgül yazdıklarını, "koç" bilmiş, Emin'e götürmüş, yazık artık gazeteciler roman ve edebiyattan çok uzaklar.

Emin hâlâ yazdıklarına "sevgili okuyucularım" deyu başlıyor; böyle bir usul yoktur, yazar üçüncü kişidir, estetikte "Tanrı" diyoruz, okuyucusuna uzak durmak zorundadır. İster anı, ister roman olsun, yazar, kişilerini yeniden yaratmak durumundadır; onlara tanrısal bir adalet ile yaklaşması şarttır.

Güzel, ama biz sosyalistiz, adaletsizliği hemen görüyoruz ve günahını Emin'e yüklüyorum, omuzları sağlamdır, kaldırır, diyorum.

Ortada bir gazeteci yazımı var.

Ancak Nilgül çalışkandır, tadını atmış görünüyor, devam edeceğinden kuşku duymuyorum.

Bundan böyle Emin ile, annesi misli, sadece konken oynamasını tavsiye ediyorum.

*** *** ***
Nilgül'ün romanı!

Üç kız kardeşler, anne Nilüfer olduğu için bütün kızların adı "Nil" ile başlıyor; Nilgül, "mavi" anlamına geldiğini kaydediyor.

Tam yanlış demiyorum, ama "mavi" Nil-gun'dur, -gun eki, biz "gün" diyoruz, "benzer" ve "gibi" anlamındadır.

"Gulgun" var, "gul", biz "gül" diyoruz, çiçek demek olup, çiçek-gibi ve "çiçek" demektir.

Nil Nehri mavi'dir ve Nilgül, mavi-gibi olmakla, tamı tamına "mavi" olarak kullanıyoruz.

Güzel, bunu öğrenmiş oluyoruz; ancak, Nilgül'ün dışında, Nilcan ve Nilşen hakkında hiçbir bilgimiz olamıyor.

Adaletten uzak bir yazım var, tanımıyoruz.

Ama Nilgül'ün de bir romanı var, bir "hüznünü" haber veriyor, "bu da benim hayattaki en büyük eksikliğimdir" diyor; kızı Pınar, habersiz, nagehan, ansızın diyorum, bir evlilik yapıyor. Nilgül, "onlara her şeyi verdik ama herhalde güven veremedik", bunu da eklemektedir.

Peki, ben de duyduğu eksiklikler için pek eksiktir, diyorum.

*** *** ***
Hasan Cemal olmamanın yolları!

Tekrar ediyorum, kaçmayı biliyorum. Cumhuriyet'ten kaçtım, peki kaçmasam ne olurdum, "Hasan Cemal olurdum", başımıza gelebilecek daha büyük felaket düşünemiyorum. Amerika'dan, Yale'den kaçtım, kaçmasam ne olurdu, çok parlaktım, güncelleştirerek söylüyorum, rahatlıkla bir "Mehmet Öz" olurdum - New York tv'leri "oaz" söylüyorlar, "o" çok kısık, az'a yakın, İbrani'dir, "güç" anlamındadır - yüzünde kimlik ve bir mana bulamıyorum, iki, biz iktisatta, "matematik iktisada bir misafir olarak geldi, ev sahibini kovdu" diyoruz; matematik iktisatçıları, iktisatçı ve tabii meslek sahibi sayamıyoruz.

Nilgül ile Çetinin kızlarına geliyoruz.

*** *** ***
Cahilleştiren meslek : İktisat!

Ben mi, yaptım yaptım, kısa pantolonlu iken, Planlama'da, Uzun Vadeli Planlar Dairesi'nin başındaydım, ilk sermaye/hasıla katsayısını, dış ticaret hadlerini, Türk vergi sisteminin ekonometrik analizini biz yaptık, üzerlerinde imzam var. Bilgisayar'ı, bilgi sayılmaz, ilk önce biz kullandık; bunları da ekleyerek, üç, iktisat artik cahilleştiren bir meslektir, diyoruz. London School of Economics'den mezun olanları cahil ve Harvard'ta ders verenleri bilgisiz biliriz. Kemal Derviş bunlardan birisidir ve burada duruyorum.

*** *** ***
Zorunluluğu kavramak!

İlavem sudur, Pınar Hanım, kitaplarında, Hasan Cemal türünün neden Çetin Paşa'ya sahip çıkmadığını soruyordu, demek ne Cumhuriyet'i, ne düşmanlarını biliyor, anlatmak istediğim budur.

Babasını seven, ancak babasının ne yaptığını bilmeyen bir kızları var; acı çekiyorum.

Güzel, iyi ki Amerika'dan, iyi ki Curnhuriyet'ten kaçtım, ekliyorum, iki No'lu Cezaevi'nden çıkıyorduk, bir amir söyledi, "Hocam" dedi, "halkımız Yalçın Hoca cezaevini seviyor, onun için sık sık giriyor" diyorlar, ne dersin; hayır sevmiyorum, hapislik insana en aykırı yerdir.

Ama bu halk, en paradoksal doğruları icat eden ve en acıları yakan bu halk, şu anda ben hapiste olmasam, beni kabul etmez, bunu söylemek istiyor.

Bu halk bana, "yerini buldun" diyor, hepsi budur.

Hiç bulmak istemem ama determinizm var.

Uymayan, yokluğa mahkûmdur.

*** *** ***
Başka türlü bir subay!

Bitiriyorum, bizim ailenin bir kısmı Şam'da büyükelçi idi, gidip gelirken, Adana'da, Asayiş Kolordu Komutanlığı zamanında olabilir, Çetin Pasa ile karşılaşıyorlarmış; Temren bana, "Yalçın başka subaylara benzemiyor" diyordu.

Paşa hakkında, benzerini işittim, müthiştir.

Annem de ben küçükken, "benim oğlum insanlara benzemez" diyormuş, Nilüfer, bu dünyadan ayrılmadan söylüyormuş, şaşırtıcıdır.

Yerindedir, Nilgül'ün kitabındaki fotoğraflara baktım, belki diğer paşalara benzemiyor, ama çocukluğumdaki İtalyan aktörlerine benzediği mutlaktır. Yakışıklıdır.

*** *** ***
Yok hükmündeki paşalar!

Paşa'yı sattılar.

Bundan kuşku duymuyordum, Nilgül'ün romansız kitabı görüşlerimi kesinleştirdi.

Bir, yerine gelen Birinci Ordu Komutanı Yaşar Büyükanıt'tır, en küçük bir cunta işareti olsa, Yaşar Paşa'nın bilmemesi imkânsızdır. Susmaktadır ve susmak, satmaktır, iki, en yakın arkadaşı, bir sınıf önde Hilmi Özkök'tü, o sırada Kara Kuvvetleri Komutanı idi, susmanın ötesindedir, arkadaşını kurban eden adam rolündedir.

Özkök'ün tutumu ya da tutumsuzluğu olmasa, bir kişinin içerde kalmasını düşünemeyiz, işte roman buradadır.

Kemal Tahir'in Kurt Kanunu kitabının sonunda, karakterlerden biri olan Emin, arkadaşını kurtarmak için, "Emin'in arkadaşı, buradayım" diye bağırıyordu.

Hilmi Özkök artık yoktur.

*** *** ***
Çıkmaz sokak : Teskin politikası!

Nilgül, İlker Paşa'nın, bir gün yumruğunu masaya vuruşunu hatırlıyor, kadın hali, "eli acımıştır" diyor, üzülmektedir.

Kalbi acımaktadır.

Verdiler, başta Çetin Paşa ve Birinci Ordu subaylarını yakarlarsa, yangını durdurabileceklerini sandılar.


Binbaşı Ahmet'i bilirkişi yapmakla başladılar, yazılarımızı bir kenara attılar ve illa teskin etme yolunu seçtiler.

O kadar öyle ki, Gata'yı, bir akepe adli tıbbı haline getirdiler.

Gata'nın Çetin Paşa'ya, Hurşid Paşa'ya yaptıklarını, Silivri Hastanesi yapmıyor, sorumlusu İlker Paşa'dır.

Bunları burada daha fazla yazmıyorum; hep tekrarlıyorum, İngilizler'in sözüdür, it's right or wrong it's our army, "doğru ya da yanlış, bizim ordumuz" olarak çeviriyorum. Gata, utanç verici bir yerdir; hasta subaylara zulümhanedir; işte Paşam buradayız.

Ve burada, çöküşte totalite buluyoruz.

*** *** ***
We shall over come!

Güzel işler yapmış, İbrahim'i tanırım, İbrahim Demirel, atölyesinde Kayıhan Keskinok'ten, tanırım, resim öğrenmiş, çok isabetlidir.

Çetin'in akademideki ödevlerine yardım etmiş ve bu arada üniversite bitirmiş; bunları okumaktan da, yazmaktan da kıvanç duyuyorum.

Hepsi budur. İnsan açısından en imkânlı sanat olan romana gelince, bekliyoruz.

Nilgül bu ve "yapar" diyorum.

Talihleri Polatlı'da açılmış, biz makûs talihimizi İnönü'de değil, asıl Polatlı'da yenmeye başladık.

Püskürttük diyoruz, Churchill de arkalarını boşaltmıştı ve şimdi Polatlı'dayız.

Arkaları boşalıyor, Polatlı'dan yürüyoruz.

Polatlı'dan, gurubu romantik Polatlı'dan.

We shall over come.

Polatlı'dan.

Yalçın KÜÇÜK - 23 Mart 2012 - Aydınlık

Son Yazılar

Sunny

25°C

Istanbul