globalisation225

Hangi Dilden Anlıyorlarsa O Dilden…

ABD ve AB emperyalizmi, 1980’lerden sonra yayılmacı, sömürgeci politikasını tüm dünyaya kabul ettirmek; yandaş ülkeler, insanlar, kuruluşlar bulabilmek için, yeni politik bir çizgi izlemeye başladı.

Modern iletişim araçlarından da yararlanarak, kendilerini demokrasi ve insan hakları savunucusu olarak tanıttılar. Sömürgeci dış görünüşlerini cilaladılar, parlattılar, göz alıcı bir şekle soktular. Bu yeni emperyalizmin adı, Yeni Dünya Düzeni, “küreselleşme” (globalizm) idi.

O yıllarda uluslararası sermaye, ekonomik krizler nedeniyle tedirgindi, kaygılıydı. Ayrıca yeraltı petrol birikiminin giderek azalması da bu kaygıyı korkuya dönüştürüyordu. Kapitalist sistemin sağlıklı işleyebilmesi için yeni pazarlar, yeni enerji ve hammadde kaynakları bulması, para akışını hızlandırması gerekiyordu. Küreselleşme ahtapotunun kolları yeryüzünü sarmalıydı.

Bu küresel plana göre sınırlar kalkacak, dünya “global bir köy” haline gelecek ve neoliberalizm uygulaması ile birlikte özgürlük, demokrasi, insan hakları(!) da tüm yeryüzüne dağılacaktı.

Dağılacaktı dağılmasına da bu ilerlemeye set çeken bazı engeller vardı, bunların kaldırılması gerekiyordu. Neydi bu engeller? Başta ulus-devletler, ulusal ekonomiler, sonra, bağımsızlık bilinci, antiemperyalist duruş…

Onlara göre, ulusal yapılanmalar, örgütlenmeler, düşünceler yok edilmedikçe küreselleşme gerçekleşemeyecek, ülkeler bütünleşemeyecekti. Bu nedenle tüm ulusal sanayi kuruluşları, bankalar, haberleşme ağı, enerji üretim ve dağıtım sistemleri devlet tekelinden alınıp, özel ellere teslim edilmeliydi. Zamanla ulusal gümrükler de kaldırılmalı, ticaret uluslararası olmalıydı.

Ulus-devlet, ulusalcılık, devletçilik yeni emperyalizmin baş düşmanıydı. Ama bölücü, gerici, çağdışı ümmetçi, ırkçı ideolojiler onun destekçisi, yandaşı olduğu için, dostuydu. İşte bu nedenle emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşı vererek; ezilen, sömürülen mazlum ülkelere örnek olan Mustafa Kemal Atatürk ve 1923 Devrimi, küresel emperyalizm ve işbirlikçilerine göre bulaşıcı bir hastalık kadar tehlikeliydi. Atatürk’ü ve Atatürkçü düşünceleri kendilerine en büyük engel olarak görüyorlardı.

Bu küresel oluşuma 1980’lerden sonra Türkiye de omuz verdi. Özellikle “Bizim Oğlanlar” ve Özal zamanında serbest rekabet ve liberal demokrasi dillerden hiç düşmedi. İlk kez bu dönemde dönek solcular da satın alınarak “İkinci Cumhuriyetçilik” adı altında 1923 Devrimine, Cumhuriyet değerlerine bir saldırı kampanyası başlatıldı. Devletçilik, ulusalcılık çağdışı ilan edildi. Küresel emperyalizmin azgelişmiş ülkelere dayattığı yeni liberalizm ve onun felsefesi postmodernizm, yerli işbirlikçilerin temel ideolojisi oldu.

Bu küresel sisteme göre her şey özelleştirilecek, devlet küçülecek; sağlıktan, eğitimden, ekonomiden elini eteğini çekecekti. Özal’ın deyişi ile böylece “o, kırtasiyecilik, bakkallık(!)” görevini bırakacaktı. Yani daha açık bir anlatımla sosyal devlet yok edilecek, Türkiye Cumhuriyeti, küresel emperyalizmin ve yerli ortaklarının çıkarlarına göre yeniden şekillenecekti.

1980’lerden günümüze değin her şey bu plan çerçevesinde yürütüldü. İş başına gelen hükümetler şu ya da bu şekilde bu plana hizmet ettiler. Tansu Çiller “Özelleştirme Yasası”nı çıkardığı gün kadehini “son sosyalist devletin yıkılması”na kaldırmıştı.

Daha sonraları, 1990′larda Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle ABD emperyalizmi “dünya liderliği”ne soyundu. “Dünyanın tek ve biricik efendisi olabilmek” için ülkelere ekonomik, kültürel, siyasal saldırıya geçti.

Yugoslavya bu nedenle parçalandı.

Tüm dünyanın gözü önünde Bush, bu nedenle tüm askeri gücünü kullanarak, çocukların bile inanamayacağı sudan gerekçelerle ve Hitler yöntemi ile Irak’ı işgal etti.

Bu dönem, Yeni Dünya Düzeni’nin kuruluş dönemi, ilk aşamasıydı. Tarihe ve olaylara tanıklık ettiğimiz şu 2000′li yıllarda ise Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında küresel yayılma programının ikinci bölümü sahneye konmaktadır.

Onlarla aynı duyguları paylaşan Samuel P. Huntigton, Medeniyetlerin Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması adlı ünlü yapıtında kendinden olmayan, kendi dışındaki ülkelere şu aşağılayıcı öneriyi götürmektedir:

”…Batı ve özellikle de, her zaman bir misyoner ulus olagelen, Amerika Birleşik Devletleri; Batılı olmayan halkların, kendilerini, Batı’nın değerleri olarak kabul edilen a) Demokrasi, b) Serbest piyasa, c) Sınırlı hükümet, ç) İnsan hakları, d) Bireycilik ve hukuk devleti değerlerine teslim etmeleri gerektiğine ve kendi kurumlarında, bu değerleri gerçekleştirmeleri gerektiğine inanır…” (altı tarafımdan çizildi. A.E.)

Bu küresel çetenin ideolojisi neofaşizmdir, temeli militarizme dayanmaktadır. Onların tek itici gücü, insanlık anlayışları ise çıkarlarıdır! Bundan üç yüz yıl önce, çıkarları uğruna öz vatanlarını terk ederek, bir araya gelip Amerikan devletini kuranların torunları ”Yeni muhafazakârlar”, bugün, dünyayı yağmalamak amacıyla kendi dışındakileri aşağılayan, küçük gören bir davranış içerisinde mazlum ülkelere saldırmaktadırlar.

Bu amaçla ABD emperyalizmi, yeryüzünün dört bir yanında milyonlarca insanı katletmiş, yurdunu yuvasını dağıtmış, binlercesinin ırzına geçmiş; işkenceler altında canını almıştır…

Bunlarda ne insanlık, ne şeref, ne haysiyet, ne doğruluk, ne dürüstlük vardır. Onunla işbirliği yapan mazlum milletlerin yöneticileri de aynı niteliklere sahiptir.

Yozlaşma onlardadır. Yalan, dolan onlardadır. Sahtekârlık onlardadır. Din tacirliği onlardadır.

Utanmazlık onlardadır.

Her gün çarşaf çarşaf, yapılan haksızlıklar, hukuksuzluklar, talan, yağma gözler önüne serilmekte; pislikler, kirli çamaşırlar ortaya dökülmekte… Ama…

Ama duyan kim, dinleyen kim, gören kim?

Çıkarlarına dokununca, seçimle gelen milletin vekillerini bile tekme tokat meclisin dışına atıyorlar.

Artık sözün bittiği yerdeyiz. Şimdi eylem zamanıdır. Direniş zamanıdır. Genel grev zamanıdır.

Anladıkları dilden konuşma zamanıdır.

Tarihte o dili anlayan tek lider, en büyük lider, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tü.

Hem yedi düvele hem de yerli ortaklarına dersini bu dille verdi.

Boş konuşmaları, gevezelikleri bırakıp, artık biz de Atatürk’ün diliyle konuşalım.

Alanlara çıkalım.

Sokaklara çıkalım.

İP ayakta. TGB ayakta. Öteki yurtsever partilerin ve özellikle CHP’nin de komisyonlardan çekilip, halkın arasına karışmasını, doğrulup ayağa kalkmasını diliyoruz.

Geçen yazımızda:

“Taksim meydanı sizi bekliyor.

Tandoğan sizi bekliyor.

Kızılay, Konak, Alsancak, Gaziantep’in istasyon meydanı sizi bekliyor…” demiştik.

CHP, önümüzdeki hafta, grup toplantısını 27 Mart’ta Tandoğan’da yapacak.

Dileriz bu bir başlangıç olur. Çünkü Grup toplantılarındaki eleştirilerden kılı kıpırdamayan egemen güçler ucu kendilerine dokununca şimdiden bu eylemden rahatsızlık duymaya başladılar bile…

Ali ERALP - 24 Mart 2012 - İlk Kurşun

Son Yazılar

Cloudy

20°C

Istanbul